‘Şiirin özünden bir hareket: Aşk!

İlk insandan günümüze aşkın her türlüsü (Cinsel, hayali, dinsel) insanda yurt edinmiş, yaşamı yönlendirmiştir. Şeyh Galib’in “Kıvılcım tanesi ektikleri / parça parça yürek biçtikleri” dediği gibi, her insana kıvılcım tanesi ekilen aşkı tanelere ayırsak (genetik, ekonomik, tarihsel, psikolojik, cinsel, kültürel…) çok fazla öğelerden oluştuğu görülecektir. Aşk bir harekettir, zamanı hızlandıran, renklendirendir. Vazgeçilmezliği kadar zulmü de bilinir. Ferhat dağları deler, Mecnun çöllere düşer, Yusuf kuyuda inler, Kerem yanar kül olur… Ne tahtlar çökmüş ne saraylar göçmüştür aşk yüzünden.

28 Mart 2021 Pazar, 00:03
Abone Ol google-news

“Aşk imiş her ne vâr âlemde

İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak”

Fuzuli

Aşk insana uzun ve çetrefilli yollardan gelir. Apansız dalar içeri. Dağıtır, devirir, yaralar, değiştirir… Zaman, kural tanımaz, öğüt almaz. “Akıldan nasıl çıkılır dışarıya / aşkla canım, aşkla” dizelerimdeki gibi aklın sınırlarını aşar. Yunus Emre’nin “Ne akilim ne divane / gel gör beni aşk neyledi” dediği bu olsa gerek.

Aşk yüzyıllardır şiirin ana temalarından biri olmuştur. Aşkı döndüren çark şiirdir ya da şiiri yürüten aşk… Kuşun kanat çırpmadığı, dalın oynamadığı, denizin kımıldamadığı şiirlerde aşkın eksikliğini görürüz. Aşk bir harekettir, zamanı hızlandıran, renklendirendir. Vazgeçilmezliği kadar zulmü de bilinir. Ferhat dağları deler, Mecnun çöllere düşer, Yusuf kuyuda inler, Kerem yanar kül olur… Ne tahtlar çökmüş ne saraylar göçmüştür aşk yüzünden.

HALK VE DİVAN ŞİİRİNİN ÖZNESİ

“Ben aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib/ kılma derman kim helakim zehri dermanındadır” diyen Fuzuli gibi birçok şair aşkın zehrinden, cefasından hoşnuttur. Şair Fitnat Hanım’ın “Elbette yapacağı bir iş vardır âşığa/ Fitnat yârin vefâsı yoksa da cefâsı var” dediği gibi. “Duramadım dayanılmaz isteklere/ bütün bağlardan kurtulup bir an/ gözlerinin büyüsüne geldim/ ellerinin ateşine / Yak beni” diyen Türkân İldeniz de yıllar sonra aynı şeyi söyler. Yüzyıllar geçse de aşkın en önemli özelliği yakması, âşıka zulmetmesidir.

Gerek halk gerekse divan şiirinin özünde aşk, şiirin öznesi konumundadır. Şair onu karşısına alır, sevgiliyle konuşur gibi konuşur, kızar, kıskanır, merak eder, özler… Aşk duygusuyla dil birleşir. Divan şiirindeki aşk, çoğunlukla belli kalıplarla ifade edilmeye çalışılır ve birçok şair tarafından tekrar edilirken, halk şiirinde doğaçlama söylem olarak karşımıza çıkar. Dil de farklıdır, dilin söylediği de.

Bu konuda ilk aklımıza gelen Karacoğlandır. Karşı cinse (kadına) duyulan aşkın her rengini, erotizmin estetik söylemini onun şiirlerinde buluruz. “Ala gözler ile kaşın eğmesin/ Gönlüm çekmez her güzeli sevmesin/ sıkça dikmiş kız döşünün düğümesin/ sıkmış memelerin gerilsin deyi…”

“Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş/ Meğer mahşereçe sökülmez imiş” diyen Seyrani, “Kalpten kalbe bir yol vardır görünmez” diyen Neşet Ertaş, “Güzelliğin on para etmez/ Bu bendeki aşk olmasa” diyen Âşık Veysel ve daha niceleri aşkın boyutlarını incelemişler, farklı söylemlerle dillendirmişler.

ŞİİRİN DE AŞKIN DA TANIMI YOK!

Yalnızca bizde değil; dünya şiiri, romanlar, filmler, müzikler unutulmaz aşkları konuk eder. Şiirin de aşkın da tanımı bugüne değin yapılamamıştır, çünkü ikisi de bireyseldir, her şaire, insana göre değişir. Yine ikisinin de ortak yanı değiştiren ve dönüştüren olmasıdır. Aşk bir duygu hali iken, şiir; can suyunu duygu halinden alarak dile taşır. Aşkın olduğu yerde ölüm, ayrılık, acı, yasak, ihanet, nefret, kimi yerde intihar veya cinayet, cinnet de beraber gelir.

“Ama ne var ki eskisi gibi değil/ Bir başına değil aşk başka sevilerle koşullu/ Mesela barışa arada bir gökyüzüyle/ Her şeyin gerçeği insanlıkla beraber/ Aşk ünlü güzellik” diyen Cemal Süreya aşkın çok şeyle bağlantılı olduğunu, koşulların eski aşkları değiştirdiğini söyler. Aşk da yaşamdaki çok şey gibi, zamana ve kişiye göre değişir.

Turgut Uyar “Ölüm ölüm/üstün değilsin aşka” derken Melisa Gürpınar “Seninle/ bir ölüyü gömdükten sonra/yenen ilk yemek gibi/ sevişmeye çalıştık gece/ ve kim kimi öperse/ veba gibi bir hüzün bulaştı birbirine” dizeleriyle tükenen aşkları sezinletir.

ELİMDE DEĞİL GÜLÜM!

Çağdaş şiirimizin kurucularından Nâzım’ın aşk şiirleri hepimizin ezberindedir. Saat 21-22 şiirleri’nde Piraye’ye “Sen şimdi ne yapıyorsun şu anda şimdi, şimdi” diye sorarken; Şeyh Galib’in ‘Hüsn ü Aşk’ında söylediği gibi, aşkın en yakın arkadaşının merak olduğunu görürüz. Ardından “Elimde değil gülüm/ seni kıskanıyorum” diyerek kıskançlığın da aşkta varoluşunu söyler.

Kadınların şiirle tanışıklığı eski olsa da aşkı ve erotizmi yazmaları toplumsal ve dinsel baskılar yüzünden kolay olmadı. Birhan Keskin “Bir hülyanın hatırasında/ kasıp kavuruyorum kendimi/ diyor ki, hayat yalandır/ aşk da” dizelerinde aşkı yalanlarken, Nur Saka “Anne de olabilir insan hayatta/ âşık da” diye yazar. Gonca Özmen “Unutma kırmızı olur aşkbatımları…/ ve gizli aşklara sığınaktır/ deniz kabukları” dizeleriyle, gizli aşklardan söz eder.

KADINLARA YASAKLI!

Ataol Behramoğlu’nun kitap ya da şiir adları bile (Aşk iki kişiliktir, Bu aşk burada biter, Yeni aşka gazel, Sevgilimsin…) onun aşk temasını sık işlediğini, aşksız yaşayamadığını gösterirken; Ali Asker Barut aşkın dışardan da görünürlüğünü sezerek “Unutma ki sonsuza kadar/ gizlenmezsin bir aşkta” der. Ertan Mısırlı “Bir salıncaktı aşk kalbimizde sallanıp duran/ Şimdi hangi yüreğin ormanında beni budamaktasın” diye sorar.

Dün de bugün de aşk imgesini kullanmayan şair yok gibidir. Yalnızca kadınlara yasaklı kalmıştır çoğunlukla. Yüzyıllardır kadınların suskunluğunda sakladığı yeraltı nehridir aşk. En çok da biz biliriz yaktığını, sürgüne yolladığını, günahkâr kıldığını… Bu yüzden ‘Tanrıyla Konuşmalar’da “Cennet kendisini aşkın cehenneminde sınar” demiştim.

Aşkla kalın!