Sözün bittiği yerde...

Türkiye’nin ilk pantomim sanatçılarından Ergin Kolbek’i 45 yıl önce yitirmiştik.

06 Temmuz 2014 Pazar, 23:16
Abone Ol google-news

6 Temmuz 1969 günü Fındıklı’daki İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) çatısından atlayarak intihar eden Ergin Kolbek Türkiye’nin ilk pantomim kulübünün kurucularındandı.

Ölümünden bugüne kadar kayıp giden 45 yılda Kolbek’in hatırası çeşitli pantomim etkinlikleri ve kendisine adanmış bir Facebook sayfasıyla yaşatıldı.

45. ölüm yıldönümünde Kolbek’i anmanın hem genç kuşağın pantomime ilgisini artırmak, hem de Kolbek’in anısını hak ettiği biçimde yaşatmak açısından önemli olduğu kanısındayım.

7 Temmuz 1969’da Milliyet gazetesinde yayımlanan ölüm haberi, hiç tanımadığım 32 yaşındaki aile ferdimin intiharını inanılmaz bir duyarsızlıkla yansıtmıştı. En azından ben, yeni ve temiz bir Ergin Kolbek hatırası istiyorum.

Çocukluğum ve gençliğim Ergin Kolbek’le ilgili anekdotları çoğunlukla babaannem Zerrin Sağlam’dan dinleyerek geçti. Ergin Kolbek’in teyzesi olan babaannem, zaman zaman duyarlılığıma ve duygusallığıma tanık olduğunda, gözleri dolar, bazen suskunca ağlar, kırık kalbi ve titreyen sesiyle bana onu anlatır.

Aslında bu yazıyı yazmamı da, Ergin’i kendi oğullarından hiç ayırmadan seven, anısını acı-tatlı hikâyelerle yaşatan, bir yandan ölümüyle ilgili kendini çaresiz hisseden, öte yandan o çok sevdiği dalgalı saçlı, sempatik, sıcakkanlı çocuğun ölümünü yüreğinde kor bir ateş olarak hisseden babaanneme borçluyum.

Babaannemin ablası genç yaşta veremden ölmüş, ardında iki oğul bırakmış; büyük olanın adı Ergun, küçük olanın adı Ergin. Zor zamanlardan geçmiş iki kardeş. Ne yazık ki babaannemin annesi de, babaannemi doğurduktan kısa süre sonra hayata gözlerini yummuş.

O yüzden, babaannemin hem Ergin’e hem de abisi Ergun’a duyduğu derin anne sevgisinin bu çifte trajediden güç alarak Ergin’in ölümünden hem önce hem de sonra onun gözlerini buğulandırdığına inanırım.

Konuşuruz, o anlatır, ben dinlerim. Efkârlanır, bazen kaçamak bir sigara yakar, sonra da “Annesiz büyümenin ne demek olduğunu ben bilirim” der. Sonra hem kendini hem beni güldürmek için Ergin’in kediye rakı içirdiği zamanı anlatır.

Ardından Ergin’in içine şeffaf küçük bir hortum sallandırılmış Güzel Marmara şarap şişesini paltosunun iç cebine koyup, kimseye çaktırmadan yudumladığını da.

Ergin’in insan sevgisinden, resim tutkusundan söz açılır. İDGSA’da resim eğitimini Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde tamamladıktan sonra, Bilecik’te askerliğini yaparken babaanneme gönderdiği mektupları, resimleri (özellikle günebakanları resmettiği) teker teker anlatır.

Sonra da bana “Çok ince ruhlu çocuktu, tıpkı senin gibiydi” der. Bu hatıralarla büyümüş biri olarak hep “Keşke tanıyabilseydim, keşke çok daha önce doğmuş olsaydım” diye düşünürüm.

Şimdi bakıyorum Cumhuriyet gazetesi arşivinden çıkan iki fotoğrafa. Geriye kalan sadece Ergin’in temiz yürekli yüzü. Şimdi gözümün önüne geliyor babaannemin hatıraları, her karesi siyah beyaz. Tanımadığım Ergin’in anısı, sonsuzluğa uzanıyor.

2008 yazında Ergin’i daha yakından tanımaya çabalamıştım. Kadir Has Üniversitesi’nde Oktay Anılanmert’i ziyarete gitmiştim. Sağ olsun, beni kırmamış, hatırı sayılır bir vakit ayırmıştı. Bana yakın arkadaşı Ergin Kolbek’i anlatmıştı. Türkiye’nin ilk pantomim kulübü Akademi Sözsüz Oyuncuları nasıl kurduklarını, nasıl çabaladıklarını anlatmıştı. Onda da yeri doldurulamaz bir hasret sezinlemiştim.

Şimdi ne zaman şarap ya da rakı içsem, ne zaman Londra sokaklarında bir pantomim sanatçısı görsem, ne zaman Van Gogh’un “Günebakanlar”ına bakacak olsam, ne zaman bir Güzel Sanatlar Fakültesi’nin önünden geçsem, aklımda tatlı ve yumuşak bir Ergin Kolbek rüzgârı esiyor...

‘Sözsüz Oyun’un Bico’su...

1937’de Samsun’da doğan Ergin Kolbek’in, çağdaş pantomim sanatının büyük ustası Marcel Marceau’nun öğrencilerinden Theo’yu izledikten sonra bu uğraşa gönül verdiği söylenir. 1958’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Pantomim Kulübü’nün kurucuları arasındadır. 1959’da Metin Talayman, Altan Candan, Oktay Anılanmert, Tülin Kalyoncu ile birlikte İDGSA Mim Pantomim Tiyatrosu’nu kurar.

1960’ta Oktay Anılanmert ile birlikte Akademi Sözsüz Oyuncuları Pantomim Tiyatrosu’nu oluşturur ve 100 kadar oyun sergilerler. Ankara, Antalya, Alanya festivallerinde, Bursa ve İznik’te, İstanbul’da Arena Tiyatrosu’nda gösteriler sunarlar.

İDGSA Bedri Rahmi Atölyesi’ni bitiren Kolbek, Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) 8. Uluslararası Üniversite Kültür Festivali gösterileri, Alman Kültür Merkezi gösterilerinden sonra 1965’te Fransa’da Nancy Tiyatro Festivali’ne katılır. Gen-ar Tiyatrosu’nda oynar. 1964’ten sonra TMTF’de ve İDGSA’da Kolbek Pantomim kursları açılır, yeni mim oyuncuları yetiştirilir.

1964’ten sonra yeni arayışlar içinde olan Kolbek, Bico tipini tasarlar. Bico, başı tıraşlanmış, yelekli, çizgili gömlekli, takkesi olan bir tiptir ve değişik karakterleri bünyesinde toplamıştır.

1967’de askerliğini yaptıktan sonra babasının yaşadığı Bilecik’e yerleşir. Bir kasap dükkânını kendisine sanat atölyesi yapar. Bilecik ve çevresinde oyunlar sergiler, birçok sanatçıyı davet eder. Ama siyasal çevreler rahatsızdır ve onu da rahat bırakmazlar. Kırgındır, üzülerek İstanbul’a döner. Son oyununu 1969’da oynar. 6 Temmuz’da Akademi’nin çatısından atlayarak yaşamına son verir.

Ergin Kolbek’in pantomimle ilgili notlarında onun bu sanata bakışını bulmak mümkündür:

“Kimi insan ha deyince anlatır, gördüğünü bildiğini deyiverir. Kimi de anlatacak şeyleri renge, biçime ve sese dönüştürür. Çoğu da dinler veya seyreder, bir diğeri de ne söyler, ne dinler. Ben sizleri kendi süzgecimden geçirerek Sözsüz Oyun ile sizlere anlatmak istiyorum, 1959’dan bu yana bu tema çevresinde çalışmalarımı devam ettire geldim, devam edeceğim...

Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bu sanata yakın oyunlara, sessiz oyun, Lal, işaret oyunu, samıt gibi adlar veriliyor. Bizler ise Türkçede en yakın olarak pantomimi karşılayacağına inandığımız Sözsüz Oyunu kullandık...”