'Sürdürülebilir'in Geleceği

22 Kasım 2011 Salı, 07:27
Abone Ol google-news

İki dünya savaşını ve nükleer bir barışı geride bırakan dünya, yeni bir yüzyıl ve binyıla çelişkilerle girmişti. Bildik dünya sona eriyordu ama gelecek belirsizdi. Süper güç Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla rakipsiz kalan ABD, “Küreselleşen dünya” sloganıyla, barış ve refah getirecek bir gelecek umudu yayıyordu. Yaşanan “İletişim devrimi” ile Dünya köyünde sınırlar kalkacak, savaşlar sona erecek, böylece bir bilgi toplumu yaratılacaktı. Tüketim ekonomisinin vitrini göz kamaştırıcıydı; ama 2008-2011 krizleri, “Küreselleşen dünya” söylemi, Adam Smith’in “Serbest pazar” ya da “Pazar ekonomisi” tasarımından pek farklı olmadığını sergileyince, “Küreselleşen dünya” söylemi yerini “Küresel krizden çıkış” arayışına bıraktı. Çıktık, çıkıyoruz derken ulusal borçlar ve iflaslar AB’yi sarstı; bu, ülkemizi de etkiledi.

Küreselleşmenin yerini “sürdürülebilirlik” aldı. Hangi soruna ya da çözüme el atılsa, sürdürülebilirlik çıkıyor altından: Ekonominin, üretimin, tüketimin ve büyümenin, barışın, dengelerin, iklimlerin, doğal ve kentsel çevrelerin, ulusal ve tarihi mirasın; özetle, kurulu düzenin ve “yaşamın” sürdürülmesi! Son olarak da, “sürdürülenin sürdürülmesi” çıkarıldı manşetlere. Özetle, üretim-tüketim sürdürülmezse yaşam nasıl sürdürülebilirdi ki? Kemerler sıkılsa da tüketime bağımlı toplumlar, alıştıklarının azına razı olamıyordu.

Arturo Ui’nin Önlenemeyen Yükselişi

Brecht’in oyunu, büyük katillere hayran küçük burjuvaları uyandıramamıştı. Yazarın kahramanları “politik suçlular değil, suçlu politikacılardı”. Günümüzün tükenişinde geleceği görenler de çaresizdi; “küreselleşme” yanılsamasını aşamıyorlardı. Şöyle ki, çağdaş medeniyetin sürdürülmesiyle sürdürülememesi arasında 2 santigratlık dar bir sınır kalmıştı. Ortalama ısı 15 dereceye yaklaşıyordu; 17 derece, bütün canlıların sonu olacaktı. Enerji tüketimi ve sera (CO2) gazının salınım hızıyla, sadece 20-30 yılımız kalmıştı kıyamete; oysa tüketim toplumu, uzay kentlerdeki kule konutlarda yaşamaya özendiriliyordu. Yükseklerden mi izleyeceklerdi tükenişi? Küresel ölçekli sorunun adını koyamayan çaresiz yönetim uyarıyordu: “Dünya çok karıştı, her şey olabilir. İhtiyatlı olun!”

‘Dünya’nın sonu: Savaş mı barış mı?

Arthur Spengler, “Batı’nın Çöküşü” (1926) eserinde, yakıp yıkıcılığa “Sezarizm” adını koymuş; umudunu kesmemişti. Hayatta kalanlar doğal yaşamdan kültür ve medeniyete doğru ataların açtığı yolları izleyeceklerdi. Günümüzün bilginleri iyimser değildi. Bu kez, yalnız Batı değil, “Yaşamküre” çöküyordu. Bazı canlı türler hayatta kalsalar bile “Yaşamküre”nin ikinci bir serüvene el verip vermeyeceği bilinemiyordu. Doğal çevre, su, hava ve ısı, bilim ve teknolojinin onaramayacağı ölçüde hasara uğramış olabilirdi.

Uzayda ışık hızıyla dolanan yeni kuşak “Atılgan”ların acelesi vardı. Mavi gezegenin er geç tükeneceğini biliyor; yaşama elverişli yeni dünyalar bulma ya da inşa etme umudunu canlı tutuyorlardı. TÜSİAD “büyüme”, TEMA Vakfı “yaşam” diyor; kıyametten söz etmektense, “sürdürülenin sürdürülmesi” kulağa sanki daha hoş geliyordu. Einstein geçmişten sesleniyordu: “Kurtuluş yalnız bilime değil, hakça (etik) bir düzenin kurulup ‘sürdürülmesi’ne bağlıdır” (CBT 11.11.11). Asıl zor olan, bu hakça düzendi! Hele şu 12 Aralık’ta(?) sona erecek Maya takvimini ya da 12.12.12. şifreli kehanetleri hayırlısıyla bir atlatalım da, sonrası Allah Kerim, denebilir mi? Bir tsunami, iki artçı deprem yeterli olur mu aklımızı başımıza toplamaya? Van felaketinden sonra, sanal İstanbul’ları unutup emektar İstanbul’u kurtarmak için nasıl çırpınıyoruz!

“Sürdürülen düzenin artık sürdürülemeyeceği” galiba anlaşılıyor. Bütün bunlar barış için. Oysa Ahmet Altan Türkiye’deki bir iç çatışmanın 3. dünya savaşına yol açacağından emin görünüyordu (Gazetem.net 7 Mayıs 2007). Ülkemiz, olası bir çatışmayı önleyebilir mi? Bilmiyorum. Umudumu korumaya çalışıyorum.