Sybille Bedford'dan 'Miras'

20. yüzyılın en önemli yazarlarından Sybille Bedford'un Miras adlı tarihsel romanı, kaderi kaçınılmaz biçimde kesişen üç farklı aileyi anlatırken, arka planda önemin Prusya'sının siyasal ve toplumsal atmosferini de vermeyi başarıyor.

01 Ocak 2009 Perşembe, 09:38
Abone Ol google-news

Sybille Bedford'un Miras'ı (1956), Birinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda üç Alman ailesinin hikâyesini anlatıyor: toprakları birbirine komşu ve Güneyli Katolik iki aile ile Berlinli, imalatçı ve Yahudi bir aile. Annesi, yıllar önce aileleri birbirine bağlayıp karıştıran evliliklerden birinin meyvesi olan bir kadının ağzından anlatılan hikâye, bu ailelerin birbirinden farklı yollarla yirminci yüzyılın ve hızlı değişimin eşiğindeki Almanya'da yer alışlarını konu ediyor. Bedford, Katolik ailelerden birini, Feldenleri, şöyle betimliyor:'Ne saray erkânındandılar ne de vatan topraklarının ücra köşelerinde yaşayan kaba saba taşralılar denebilirdi onlara. Feldenlerin tümü, iyi yetiştirilmiş ve kültürlü toprak ağası beyefendilerdi. Masalarından yerli beyaz şarap ve kırmızı Bordo eksik olmaz; ayrıca kendileri de şarap yapmayı bilirler ve yaptıkları bu şarabı da içerlerdi. Amatör ruhlu birer doğabilimcisiydiler aynı zamanda. Ev mimarisi, müzik aletleri yapımı ve bahçıvanlık gibi yaşamın tadını artıracak sanat dallarıyla da keyifle ilgilenir ve bu sanat dallarına katkıda bulunurlardı. Sözcüklerin büyüsünü sıkıcı bulurlar, soyut kavramlardan sıkılırlardı. Felsefe yapılacaksa, elle tutulur şeyler hakkında olmalıydı, o kadar. Akustikle ilgili yeni kuramları severler, ama devlet yönetimiyle ilgili olanlara uzak durur, kuşkulu gözlerle bakarlardı. Müzik çalarken zanaatkâr, el becerisi isteyen işlerdeyse sanatkâr gibi iş çıkartırlardı.'Feldenler sevilebilecek kadar tuhaflar: Örneğin, oğullardan biri, Julius, onlara birer insanmış gibi davrandığı şempanzeler besliyor. Aile, kırsalda oldukça çekici bir çiftlik hayatı yaşarken, aşk onu Berlin'e çekince, Julius zincirlerini koparıyor ve bir daha gerçek anlamda düzelemiyor.Berlinli Merze Ailesi'nin büyük çiftliği hiç evlenmemiş teyzeler, nankör amcalar ve despot büyükanne-büyükbabalarla doluyken, Güneyli diğer aile, Berninler, üyeleri hükümette ve kabinede belli başlı yerlerde olduklarından, politik olarak onlardan daha aktifler. Dış dünyanın olayları onlara karışık bir halde ulaşıyor; sonra, o bulanık bilgiden ret ve inkâr noktasına gelinceye değin hiç durmadan şüphe ediliyor ve tartışılıyor. En büyük oğul olan Eduard'ın başına aldığı müsrifçe kumar borçlarının, aile reisi, birkaç kuzen, diğer bazı aile bireyleri ve başkâhya tarafından tartışıldığı bir sahne, evin içinde hüküm süren dikkatsizliğin, birbirinden habersizliğin ve acımasızlığın karışımını gözler önüne sermekle birlikte, Bedford'un komediyi diyaloglarda kullanma ustalığının da güzel örneklerini sunar:'Prafadır herhalde.''Değil, baba.''Her neyse, aptal oyunlardan biridir kuşkusuz. Yabana giden para işte. Ne de olsa ailenin kanında var bu. Emil dayına baksana. Hey, Emil! Uyan!' Kocababa'dan on beş yaş genç olan kayınbiraderi ne sağırdı ne de uyukluyordu. Kafasını kaldırıp Kocababa'ya baktı. 'Edu masalarda senin düşlerinde bile göremeyeceğin kadar fazla para kaybetmiş,' dedi Kocababa.'Zavallı Sarah,' dedi iyi bir insan olan Emil.'Sarah zengin bir kadın,' diye söze karıştı kuzen Markwald. Kendisi ne iyi biriydi ne de zengin.'İyi dersin de... Gene de son kuruşuna kadar ödemiş kadıncağız. Ne kadar demiştin?' Kocababa ne kadar olduğunu bal gibi biliyordu ama bir kez daha duymak istemişti.Friedrich bir tutar söyledi.'Yuvarlak hesap,' dedi Kocababa.'Zavallı Edu gene para mı kaybetmiş?' diye sordu Kocaanne. 'Şansı hiç yaver gitmiyor bu çocuğun. Onu dolandırdıklarından hiç kuşkum yok.''Onu mu?' dedi kuzen Markwald.'Sonuçlar o olasılığa işaret etmiyor, efendim.''Evet, anne; sanırım tefeciler onu dolandırıyorlar. Başka türlüsünü düşünmek olanaksız. Kim o kadar parayı soğukkanlılıkla riske atar ki.''Ben kimsenin o kadar parayı soğukkanlılıkla riske attığını duymadım,' dedi Emil.'Tefeciler mi?' dedi Kocaanne. 'Zavallı çocuk ne için ödünç para almış olsun ki?''Benim oğlum gerçekten de tefecilere mi gitmiş yani?' dedi yaşlı beyefendi. Duydukları gerçekten de canını yakmıştı. 'Ona beş kuruş vermeyeceğim bundan böyle! Kendini ne sanıyor bu sersem? Goy mu?''Bugünlerde herkes tefecilere gidiyor, baba,' dedi Friedrich.'Yozlaşmışız gibi geliyor, birader,' dedi Emil.
 

Komedi ve gerçeklik

Bedford hem bu tür komedinin kolaymış gibi görünmesini sağlıyor, hem de bu ailelerin gerçeklerle ve gerçeklerin getirdiği, kendilerine hem kaybettiren, hem de onları inişe geçiren sorunlarla yüzleşmeyi reddedişlerini ustaca gösteriyor.Ancak roman, Bedford'un Sarah'a, yani Eduard'ın uzun zamandır acı çeken karısına, daha net bir biçimde odaklanmaya başlamasından itibaren canlanıyor. Sarah önceden, evliliği dolayısıyla edindiği akrabalarının aksine, dünyayı olabileceği gibi değil de olduğu gibi kabul edip yaşarken, işe yaramazın tekiyle evliliğinin artık sonlarına yaklaşmaya başlamıştır. Bedford bununla ilgili şu özlü tanımlamayı sunar:İnsanlarla olan ilişkilerinde kendi benliğinin bilincinde olmayı severdi Sarah. Hoşlandığı ancak birkaç kişi vardı. Birinden hem hoşlanıp hem de onu sevemezdi uzun süre; kendinden hoşlanmama diye bir lüksü de olamazdı. Vakarı ve vicdanı, onun zırhı ve güç almak için başvuracağı tek şeydi. Kişilikliydi, iyi eğitilmişti; muhakeme yetisi vardı, çok uzun boyluydu. Erkekler ona, onlara kendini nasıl gösterirse öyle davranırlardı. Üstelik bugüne kadar hiç kimse kendisiyle, Julius'un şempanzesi Tzara'yla konuştuğu gibi konuşmamıştı. Zaten böyle konuşması kabul edilebilecek biri de yoktu hayatında. Doğruluk-dürüstlük, başarı ve kişilik arardı Sarah; hoş bir görüntü, zekâ ve zekâ pırıltılarıyla dolu bir konuşma tarzı isterdi. Ve bunların tümünün şimdiye dek tek bir insanda var olduklarını görmemişti. Karşısındaki yakışıklı olmazsa ve de 'hiç olmazsa' uygar bir dış görüntüsüne sahip değilse, duyguları harekete geçmiyordu. Zekânınsa, tanıdıkları arasında ancak şapşalca giyinen derbeder kılıklı egoistlerde ya da şapşalca giyinen derbeder kılıklı vurdumduymazlar arasında bulunabileceğini çoktan kabullenmişti. Ve ömrünün bu döneminde tümüyle yalnızdı Sarah.Sarah'nın doğal sert mizacı, soğuk görünümü, o kadar inandırıcı çiziliyor, o kadar tanıdık ve kapsamlı ve en önemlisi de, sempatik- ki, bir bölümde onun Bedford'un 'geç kalmış aşk' olarak tanımladığı durumun içine düştüğünü öğrendiğimizde, bu itiraftan oldukça etkileniyoruz. Aşkının nesnesinin vefasız, maymun iştahlı, dönek, hercai gönüllü ve yüksek ihtimalle değersiz biri olduğunu keşfettiğimizde, Sarah için acı duyuyoruz; ki aynı zamanda, Bedford bu aşkı o kadar iyi çiziyor ki, yaşananları anlıyoruz.
 

Abartı ve umursamazlık

Sarah'nın aşkının nesnesi bize bir yemek partisiyle veriliyor ve Caroline adında, evli, partiye geç kaldığı hükmüne varılan, toplanmış insanlara özürlerini sunan bir kadın olarak karşımıza çıkıyor:'Beni affedebilecek misin? Şu Brahms var ya... bir türlü bitmiyor. Ondan sonra da taksi bulmak olanaksızdı. Üstüne üstlük bir de tipi...'Partide dolanmaya başlıyor, 'arada bir de sanki soluklanmak istercesine daldığı derinliklerden bir telaş su yüzeyine çıkıp bıcır bıcır konuşuyor', bir ara Sarah'nın akrabası ve arkadaşı Julius'la etkileyici bir fikir alışverişinde bulunuyor:'Şu yemek davetleri,' dedi Julius. 'Öyle gereksizler ki... Yani böylesine büyük davetler. Bu kadar insan hep bir arada yemek yiyor. Hele yemekten sonrasının yüz ifadeleri. Kadınlara hiç yakışmıyor.''Lord Byron hakkında ne düşünüyorsunuz?''Şu şair olan mı?' diye sordu Julius, hiç olmayacak bir tahminde bulunanların o umursamazlık kokan tavrıyla.Caroline, Julius'a gülümsedi. Artık tümüyle su yüzüne çıkmışa benziyordu. 'Evet,' dedi. 'Şu şair olan Lord Byron.'Ama sonra, kalabalık biraz azalınca, Sarah onu bir köşeye çekiyor:'Efendim, güzelim?''Beni bu geceki davranışımdan dolayı nasıl affedebileceksin diyecektim. Affedilmez bir şeydi yaptığım. Hem biliyor musun...''Sevgili dostum... Bu akşamüstü çalınan Brahms değildi, Schumann çaldılar. Bunu biliyorum, çünkü ben de oradaydım.''Deme! Amma komik.' Sarah'ya bakan gözlerinin içi gülüyordu genç kadının. 'O zaman beni gördüğünü de söyleyebilirsin.''Lütfen, lütfen, güzelim; yalvarırım dikkatli ol.''Peki, olurum. Birazcık. Seni memnun etmek için... Bir de tanrılara yem atmış olmak için.''Üstünü de takside değiştirdiğini söyleyeceksin galiba?'Caroline'in bakışları 'sanki derinlerinde bir yerde bir anı araştırmak istiyormuşçasına' gene kendi içine döndü.'Tek başına taksilere binmekten de bu kadar çok söz etme.''Tek başıma değildim ki.''Ben korkuyorum.''Bense mutluyum,' dedi Caroline. Yüzü asılır gibi oldu bir anlığına; sonra gözlerini hiç kaçırmadan Sarah'nın gözlerine dikti ve elini Sarah'nın eline değdirdi tüy gibi hafif bir dokunuşla. 'Sarah... O kadar mutluyum ki...' dedi. 'Dünya bile...''Bu seni görünmez yapmaz. Hele incinmekten hiç korumaz.''Ama yapıyor,' dedi Caroline. 'Basbayağı yapıyor işte.'Aman Tanrım, o umursamazlık, o hayat, o şaşaa' Görebiliyor musunuz? Hepimiz hayatımızın bir noktasında bunlara, bilmeden de olsa, kanmadık mı? Bu sahneyi her okuyuşumda tüylerim hep diken diken oluyor ve o sahneden sonra geriye kalan o kadar sayfada da aynı şekilde... *I've Been Reading Lately