"Telif konusu kanayan bir yaradır"

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Suat Gezgin ile sanat ve sanatçılar üzerine yapılan söyleşide Kültür Bakanlığı'ndan TRT'ye kadar çeşitli konulara değinildi. Gezgin "Sanat ve sanatçıya ilişkin politik çıkarlardan, ideolojik ayrımlardan uzak bir devlet politikası geliştirilmelidir..." dedi.

20 Ocak 2009 Salı, 13:42
Abone Ol google-news

 

-    Sanat, sanatçı Türkiye için sizce neden önemli ve bu anlamda genel olarak siyasi iktidarların yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

-    Kültür ve Turizm Bakanlığı, TBMM’deki bir soru önergesine yanıt vermeye çalışır. Soru oldukça basit bir sorudur: “Sanat faaliyetleri ve sanatçıların korunmasından ne anlıyorsunuz?”. Bakanlık, Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerine atıfta bulunarak yanıt vermeye çalışmıştır: “Türkiye Cumhuriyetinin temel kültürdür.”, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”, “Asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, yüksek kültürde ve yüksek fazilette, dünya birinciliğini tutmaktır.”, “Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.” Bakanlık, soru önergesinde yer alan sorulara verdiği yanıtların sonunda da Atatürk’ün sözlerine yer verme yoluna gitmiştir. Belli ki, soru önergesi de, soru önergesine verilen yanıt da, siyaset mesaisi kapsamında TBMM çatısı altında yürütülen çalışmaların bir parçası niteliğindedir. Soru önergesi de, verilen yanıt da kaynağı gerçekte yaşanan sorunlardır.
 


-    Sanat için bir “devlet politikası” mı  oluşturulmalı?

-    Özellikle sinemanın önemli bir ekonomik kaynak niteliği olduğunu da vurgulamak isterim. Yarattığı istihdam olanağıyla ve kendi iç dinamikleriyle ulusal ekonomiye katkı sağlayacak bir alandır. Salt ekonomik bir katkı, artı niteliğinde değildir, sinema. Aynı zamanda ulusal tanıtım açısından önemli bir araçtır. Nitekim ABD’nin sinemayı propaganda aracı olarak kullanımı özellikle II. Dünya Savaşı’nda yalnızca içe dönük bir uygulama olarak değerlendirilemez. Filmlerin dışarıya gönderilmesiyle etkin bir ülke tanıtımını gerçekleştirdiği de bilinmektedir. Sonraki yıllarda bunu ABD’nin çok etkin bir biçimde kullandığını da belirtmek gerekir. Türkiye’nin de tanıtım konusundaki hassasiyeti düşünüldüğünde, sinemanın bu anlamda değerlendirilmesi gerektiği ortadadır. Birçok sanatçımızın bu anlamda önemli adımlar attığını ve kişisel anlamda uluslararası alanda değer kazandıklarını söylemek olasıdır. Ancak bunun ulusal sinemamız açısından aynı düzeyde olduğunu, kurumsal boyutta yaşandığını dile getirmek pek mümkün değildir. Bu anlamda devletin sorumluluğunun çok büyük olduğunu belirtmek gerekir.

 

-    Sizce, devlet sanat ve özellikle de sinema alanında yeterli sorumluluğu taşıyor mu?

-    Son yıllarda bu konuda önemli gelişmelerin, arayışların varlığını kabul etmek gerekir. Özellikle Kültür Bakanlığı bünyesinde önemli destekler sözkonusu. Elbette bu desteklerin görmezden gelinmesi mümkün değildir. Ancak özenle ve ısrarla vurgulamak gerekir ki, sanat alanında etkin ve kararlı bir devlet politikasının oluşturulması gerekir. Bu politikanın da günlük politik çıkarlar adına yok edilmesinin de önüne geçilmelidir. Siyasal iktidarlar, günlük ve hedeften yoksun bir sanat politikası değil, ulusal bir sanat politikasını oluşturmalı ve bunun gereklerini yerine getirmelidir. Ayrımsız ve sorunu ideolojik bir çerçeveye taşımadan bir anlayış güdülmelidir. Evrensel değerleri gözeten, bu evrensel değerler üzerinden hareket eden bir çizgi olmalıdır bu.

-    Devlet bu konuda ne gibi önlemler alabilir?

-    Bu konuda öncelikle devletin sanata, sanatçıya gelir sağlayıcı, destekleyici bir tutum sergilemesi gerekir. Tıpkı sanayide yatırımlara dönük desteklerini sanat ve sanatçılar için de gerçekleştirilmelidir. Özellikle uygulayacağı vergi politikasıyla, yapımlara vereceği mali desteklerle somut adımlar atabilir. Özellikle bu konuda uğraş veren meslek örgütlenmelerine kulak vermelidir herşeyden önce. Sorunları bizzat yaşayan ve destek çağrısında bulunan özellikle meslek örgütleridir. Örneğin sinema konusunda çok somut beklentiler ve istekleri vardır, SE-SAM’ın. Yaptıkları çalışmalarla taleplerini çok açık biçimde dile getirmektedirler. Örneğin teşvikte diğer sektörler gibi sinemanın da bir sektör olarak tanınmasını talep etmektedir SE-SAM. Öte taraftan üretimdeki giderlerin tümünün gider olarak gösterilmesi için mevzuatın değiştirilmesini istemektedirler. Öte taraftan kendi ürünleri üzerinden toplanan vergilerin, yine kendilerine aktarılmasını, sinema sektörüne kazandırılması için gerekli değişikliklerin yapılmasını istemektedirler. Uluslararası alanda gösterime girecek filmler için altyazı, çeviri desteği yine açıkça dile getirilen talepler arasında yer almaktadır. Öte taraftan ulusal sinemanın dışa açılımını sağlamakla birlikte, ülke içindeki yabancı girişimlerin desteklenmesi ancak bunun ulusal sinemaya katkı sağlayacak biçimde örgütlenmesi gerektiği de açıkça dile getirilmektedir. Öte taraftan üretim için gerekli malzemelerin lüks tüketim ürünü olarak adlandırılmaması gerektiği de bir başka istemdir. Bir başka açıdan müzik yapımcılarına, emekçilerine baktığınızda benzer tabloyla orada da karşılaşıldığını belirtmek gerekir. Bu konuda devlet kulaklarını tıkayamaz. İstemleri dikkate almalı ve gerekli girişimleri bir an önce başlatmalıdır. Özellikle telif konusunda yaşanan sıkıntılar herkesin malumudur. Telif konusu, deyim yerindeyse kanayan yaradır. Örneğin bu konuda acilen çözüme kavuşturulması gereken bir sorun, eserin takvime tabi tutulmasıdır. 1995 öncesi üretilen filmleri telif hakkının dışına taşımak eser sahibine yapılmış en büyük haksızlıktır. Böylesi bir ayrıştırmanın ne anayasada ne evrensel hukuk sınırları içerisinde karşılığı vardır. İnsan hakları ve özgürlüklerinin de gaspı demektir bu durum.
Kuşkusuz bu tek taraflı bir suçlamayla da açıklanabilir bir durum değil. Kabul etmek gerekir ki bazı olumlu adımlar da atılmıyor değil. Atılan bazı adımların da karşılık bulmadığını biliyoruz. Kültür Bakanlığı’nın uygulaması sonucunda oluşan fonlardan yararlanma konusunda hak sahiplerinin de ilgisiz kaldığını ve gereken ilgiyi göstermediklerini söylemek mümkün.

 

-    Telif hakkı demişken, sanatçıların durumun nasıl değerlendiriyorsunuz. Bildiğiniz üzere “devlet sanatçı” ünvanı veriliyor, ayrıca ödüllendirme yoluna gidiliyor. Devlet-sanatçı ilişkisi bağlamında neler söyleyebilirsiniz?

-    Magazin haberlerinin yoğunluğundan kendine yer bulan diğer haberlerde “vefasızlıkla” karşı karşıya kalan sanatçılarla ilgilidir. Yaşlılığında yalnız ve hepsinden önemlisi de parasız kalan sanatçılar. Mali sıkıntılar yüzünden perde kapatmak zorunda kalan tiyatrolar. Sokakta kalan sanatçılar. Devlet Sanatçısı olma “onurunu” edinemeyenlerin konsolosluk kapılarında vize beklediğini içeren trajik görüntüler. Bir diğer boyutu da siyasi nedenlerle yaşananlardır. Siyasi boyutu gündeme taşıyan da yakın geçmişte Cumhurbaşkanlığı tarafından “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün edebiyat dalında Yaşar Kemal’e verilmesidir. Kuşkusuz Türk edebiyatının önemli bir ismidir Yaşar Kemal, ancak Yaşar Kemal’in geçmişine baktığınızda dikkate değer birçok anıyı da bu ödülün çerçevesine yerleştirmekte yarar vardır. Öte taraftan bir diğer uygulamayı daha anmakta yarar var o da “Devlet Sanatçısı” ünvanı verilmesidir. Ünvanı alanlara dönük tartışmalar, ünvanı kabul etmeyenler akıllarda devlet-sanat-sanatçı ilişkisinin sorgulanmasını haklı kılmaktadır. Bu tartışmaların ideolojik pencereden değerlendirilmesi belki de bu konunun hassasiyeti açısından yapılmış en büyük haksızlık olacaktır. Sanatın, kültürün önemine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın rehberi Yüce Önder Atatürk’ün sözleri kanımca her siyasal iktidar ve ideolojik açılım için anlamlıdır. Sanatı karşıt alan değil, sanatı destekleyen bir anlayışı öne çıkarmak yurttaşlık bilinciyle hareket eden her bireyin sorumluluğudur. Toplumu var eden, onu yüceleştiren, onu zenginleştiren en önemli değerdir, sanat, kültür… Sanatı, sanatçıyı cezalandıran her siyasal iktidar sarsılmış ve yok olmaya tehlikesi geçirmiş ya da yok olmuştur. Şairlerini, yazarlarını, oyuncularını tartaklayan, parasal boyunduruğu sanatçısının boynunda canı istedikçe daraltan bir “devlet”, daha doğrusu iktidar anlayışının geleceği pek parlak değildir. İşte bu yüzdendir ki, özellikle muhalif ses niteliğine bürünen sanata karşı, siyasetin araçlarıyla karşılık vermek, pek akıllıca bir tutum değildir. Sanat evrenseldir, kalıcıdır ve etkisi dalga dalga yayılarak tüm toplumu kucaklar. Sanatına kucak açmayan ya da güdümlü sanattan yana olan iktidarların sonu, tarih göstermiştir ki pek olumlu olmamıştır. Kucak açmayı da yapay görüntülerle bezemek de pek anlamlı değildir. Sanat gerçeğin, toplumun aynasıdır. Yapay çıkışlar, “açılımlar” karşılıksız kalır. Siyasetin belki de bu anlamda sanata gölge etmemesi çok daha yerinde bir yaklaşım olur. Kuşkusuz bağımsız fonlarla, desteklerle, örgütlenmelerle, yasalarla “devletin”, iktidarın üzerine sorumluluklar düşmektedir. Bu da muhalif ya da yandaş gibi bir ayrıma tabi tutulmadan gerçekleşmelidir. Sanatta karşı partizanca bir eylemlilik içerisine girmek ya da gücünü o yönde kullanmak siyasal iktidarın sanat adına gerçekleştirdiklerini sorgulamaya açık tutar. Tıpkı TBMM çatısı altında verilen soru önergesinde olduğu gibi. Sanatçıya, sanata, kültüre sahip çıkmak, iktidar için güdümlü araç amacıyla gerçekleşmemelidir. Daha başka bir yaklaşımla denilebilir ki, “politik mizah”ın tüm gülünçlüklerine, acımasız eleştirilerine karşı, en geniş hoşgörüyle karşılık vermek ve gerçekten sanatın, sanatçının yanında yer almak en doğru tutumdur. Eğer bunu başarabilir ve sanata gölge etmezseniz, daha doğrusu “benim … “ sendromundan kurtulursanız, sanat ve sanatçı için doğruya ulaşmış olursunuz.



-    Yabancı girişim açısından baktığınızda Türkiye’nin konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-    Bildiğiniz üzere, Türkiye eşsiz bir güzelliğe, doğaya, fiziki koşullara sahiptir. İklimiyle, coğrafyasıyla inanılmaz bir potansiyele sahiptir. Bu güzelliğin, fırsatın yabancı yapımların da dikkatini çektiğini ve ilgi uyandırdığını biliyoruz. Ancak bu ilginin yeterince değerlendirilemediğini söylemek gerekir. ABD girişimcilerin tercihi açısından Fas, Malta, İngiltere, Bosna Yunanistan ve Romanya gibi ülkelerin neden ilgi topladığını düşünmek gerekir. Hangi koşulları sağlıyorlar? Özellikle mevzuatın bizim en büyük olumsuzluğumuzdur. Gelen yatırımların geri dönüşümü konusunda sınır yüzde 18 gibi bir rakamla karşılık bulurken, tercih edilen ülkelerde bu geri dönüşüm yüzde 40’lara varmaktadır. Doğaldır ki, ticari gereklilik, girişimciler için diğer ülkeler çok daha cazip hale getirmektedir. Örneğin bu konuda somut yakınmalar Truva filmiyle ilgili somut olarak örneklenmektedir. Truva filminin Türkiye’de çekilmemesinin önündeki en önemli engeller bürokrasi ve geri ödemedeki oran düşüklüğüdür. Bu durum açıkça ilgili tüm birimleri, Kültür, Maliye (özellikle gümrük), Dış İşleri,  İç İşleri  Bakanlığı koordineli çalışmalı ve yeni bir kurumsallaşmayı gündeme getirmeli ve ilgili mevzuat değişikliklerini gerçekleştirmelidir.

Örneğin Antalya’da Tekfen’in yaptığı Antalya Stüdyoları, bu düzenlemelerin ardından gereken ilgiyi ve desteği göreceği açıktır. Büyük bir yatırımın, karşılığı ancak atılacak adımlarla alınabilir. Böylesi bir kompleksin fırsata dönüştürülmesi, gerek dünya gerek Türk sineması için büyük önem taşımaktadır.

-    Sayın Gezgin, sanatçıların sosyal güvencesi açısından neler söyleyebilirsiniz?

-    Emeklilikten sonra çalışmanın Türkiye’deki karşılığı sağlık, vücudun zindeliğini korumak değil. Ne yazık ki, emeklilikten sonra çalışmak, bir zorunluluk, ekonomik yetersizliğin yarattığı bir sonuçtur. Emekli olup da, bütçesine katkıda bulunmak için çaba harcayan tanıdığım, bildiğim birçok sanat emekçisi biliyorum. Özellikle sinema ve televizyon dünyasında tanınmış, öne çıkmış isimlerin yaşamları boyunca kamera karşısında olması, sahneye çıkması sadece mesleklerine olan sevgilerinden değil, aynı zamanda yaşamlarını sürdürebilmek için. Diğer çalışma alanları için de bu durum geçerli. Özellikle, destek kadrolarda çalışanlar bu durumun en etkilenen kesimlerini oluşturmaktadır. Özel bir yapılanmaya giderek, bu durumun bir an önce düzeltilmesi ve bir sosyal güvenceye kavuşturulması gereklidir. İşsiz kalma durumlarında, emeklilikte, sağlık sorunlarında sanat ve düşün emekçilerinin yeterli güvenceye sahip olmaları gerekir. Kuşkusuz meslek sevgisi ve yeni kuşakların öğrenecekleri için eskilerin çalışması anlamlıdır. Geçim derdi için çalışması oldukça onur kırıcı ve üzücü bir durumdur. Bu duruma ilişkin bir fon yaratımı da mümkündür. Örneğin RTÜK’ün reklam paylarından oluşan dikkate değer bir geliri var. Bu gelirin böyle bir sosyal güvence fonuna da destek olarak kullanılması ve yapım bütçelerinde devlet destekli sosyal güvence payı ayrılması bir çözüm olarak düşünülebilir. Yapımcıların sıkıntıları biliniyor, dolayısıyla bu fonun devlet destekli olarak düşünülmesinde yarar var. Yine örnek vermek gerekirse, vergilendirmede yeni bir çözüm yolu yaratılabilir. Vergilendirmede ek yüklemeler yerine, ödenenin bir kısmını sosyal güvence adına ayırmak da dikkate değer bir destek olabilir. Öte taraftan kurumlar arasındaki farklı uygulamaları ortadan kaldırmak gerekir. Opera ve Bale sanatçısının kadrosunun yer aldığı birime göre, kuruma göre farklı ücretlendirilmesi çok doğru bir yaklaşım değildir. TRT kadrolarından emekli olanla diğer kurumlardan Devlet Sanatçısı ünvanıyla emekli olanlar arasındaki kabul edilemez farklar da ortadan kaldırılmalıdır. Sanatçı lehine ve aradaki haksızlığı ortadan kaldıracak bir açılım derhal gündeme alınmalı ve uygulanmalıdır. 

Söyleşi: (İÜHA)