Türk mizahının usta ismi Levent Kırca, ölümünün 5. yılında anılıyor

"Küçük Hüsamettin", "Cevat Kelle" ve "Bestami" gibi tiplemelerin de yer aldığı 21 yıl ekranlarda kalan "Olacak O Kadar" ile tanınan Levent Kırca, ölümünün 5. yılında anılıyor.

12 Ekim 2020 Pazartesi, 09:31
Abone Ol google-news

"Olacak O Kadar" isimli televizyon programıyla bir döneme damgasını vuran komedyen Levent Kırca'nın vefatının üzerinden 5 yıl geçti.

Tam adı Zeki Levent Kırca olan, 28 Eylül 1948'de Samsun Ladik'de dünyaya gelen oyuncu, Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nde eğitim gördü.

Kırca, sahneye ilk kez 1965'te Cüneyt Gökçer'in öğrencisi olarak Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çıkarken, 1966'da "Buzlar Çözülmeden" oyununda sahne aldı.

Hemen ardından Orhan Erçin Tiyatrosu'nda tuluat ve ortaoyunu oynayan Kırca, Vasıf Öngören sayesinde epik tiyatroyla tanıştı ve "Adam Adamdır", "Asiye Nasıl Kurtulur?", "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" oyunlarında rol aldı.

Kırca, Orhan Erçin Tiyatrosu, Maltepe Komedi Tiyatrosu, Ankara Birlik Sahnesi ve Halk Oyuncuları'nda sahne alırken, 1968'de TRT'nin kurulmasıyla televizyona geçiş yaptı.

1978'DE SİNEMAYA ADIM ATTI

"Oyun Treni" programıyla şöhreti tadan Kırca, "Siz Olsaydınız ne Yapardınız?", "Bu Oyun Nasıl Oynanmalı" ve "Sağlık Olsun" isimli programları yaptı.

Sinemaya ilk adımını 1978'te "Taşı Toprağı Altın Şehir" filmiyle atan oyuncu, "Ne Olacak Şimdi", "Mavi Muammer", "Ölürsün Gülmekten" ve "Son"un da arasında bulunduğu yapımlarda oynadı.

Kırca, 1988'de TRT'de başladığı "Olacak O Kadar"ı özel televizyonlarda 21 yıl sürdürürken, "3 Baba Hasan" ve "Ateşin Düştüğü Yer" gibi müzikallere de imza attı.

"Olacak O Kadar"da "Küçük Hüsamettin", "Cevat Kelle" ve "Bestami" gibi tiplemeleriyle daha çok tanınan Kırca, Arkadaş Kabare Tiyatrosu'nu ve ardından Levent Kırca Tiyatrosu'nu kurdu.

Nur Diner ile 1975'te evlenip 10 yıl sonra boşanan Kırca, 1985'te evlenip 15 yıl sonra boşandığı Oya Başar ile 2001'de tekrar evlenip 2005'te son kez boşandı.

Evliliklerinden Oğulcan, Özdeş, Umut ve Ayşe isimli 4 çocuğu olan Kırca, senaryo çalışmalarının yanı sıra yönetmenlik denemeleri yaptı.

DSP'den 29 Mart 2009'da Üsküdar Belediye Başkanlığı için aday olan Kırca, Aydınlık gazetesinde yazarlık, Vatan Partisi'nde merkez yürütme kurulu üyeliği yaptı.

65 YAŞINDA HAYATINI KAYBETTİ

Kırca'ya 2015'te karaciğer kanseri teşhisi konuldu. 12 Ekim 2015'te 67 yaşında hayatını kaybeden sanatçının cenazesi, bir gün sonra Levent Camisi'nde kılınan namazın ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

"Generallerin Aşkı", "Kadıncıklar", "Güzel ve Çirkin", "Sefiller", "Ateşin Düştüğü Yer", "Toros Canavarı", "Üç Baba Hasan", "Fırıldak" ve "Azınlık" gibi oyunları sahneleyen Kırca'nın cenazesinde konuşan, uzun yıllar birlikte çalıştığı oyuncu arkadaşı Ferdi Atuner, "Levent, adam gibi bir adamdı. Çok değerli bir sanatçıydı ve insanların nabzını elinde tutabilen bir kişilikti. Yazar, oynar ve oynatırdı. 'Olacak O kadar' ama bundan sonra hiç olmayacak." ifadesini kullanmıştı.

Müzisyen Burhan Şeşen, müziğe başlamasına Kırca'nın vesile olduğunu belirterek, "1983 yılında verdiğimiz bir konserden sonra bir oyun metni verdi ve böylece başladı. Üzerimizde emeği, hakkı çok fazladır" demişti.

Oyuncu ve televizyon programı sunucusu Gafur Uzuner de Levent Kırca'nın çok önemli bir sanatçı ve usta olduğunu vurgulayarak, "Üniversiteye girdiğim zaman, tiyatroya profesyonel olarak Levent ağabeyin yanında başladım. Yeri doldurulamayacak birisi" değerlendirmesinde bulunmuştu.

Yıllarca Türkiye'yi güldüren Levent Kırca, bir röportajında kendisinin nelere güldüğünü şu sözlerle anlattı:

"Ben doğal şeylere gülüyorum. Yani halkın arasında geçen günlük, güncel esprilere gülüyorum. Ismarlama mizahı sevmem, ısmarlama esprilere gülmem. Gel sana bir fıkra atayım dendiği zaman sevmem. Gülmenin zeka ile çok yakın bir ilişkisi vardır. Güldürürken de gülerken de insanın zekasını görürsünüz. Bu yüzden zekice yapılan her türlü mizah beni güldürür."

SON MEKTUP

Levent Kırca ölümünden iki gün önce Yaşam Boyu Onur Ödülü aldığı törene hastaneden yazıp gönderdiği mektupta duygusal mesajlara yer vermişti.

İstanbul’da devam eden tedavisi nedeniyle törene katılamayan Levent Kırca'nın yerine oğlu Oğulcan Kırca, babasının tören için yazdığı mektubu okumuştu.

İşte o mektup:

"1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için.

Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.

Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler. Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti.

İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur. Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?

Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır.

Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.

Eski zamanlar; "Ah o eski zamanlardır"

Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen'ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından "Ahh, o eski zamanlar" cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir.

Yaşadığımız şuan..

Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük.

Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir.

İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin?

Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum.

Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’', yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun. 

Dik durun... Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürk'le kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!!"