Ulaşamadığımız sanat evimize geldi

Evde kalan sanatçılar bu süreçte yarattıkları eserleri bir çatı altında, 'İzole' ismini verdikleri projede topladı

12 Mayıs 2020 Salı, 02:00
Abone Ol google-news

İsmet Örs

Tarihte tüm krizler sanatçılar tarafından çeşitli disiplinlerde insanlık hafızasına kaydedildi. Koronavirüs salgınının da sanata nasıl yansıyacağı bir merak konusu. Bu süreçte bir araya gelen bir grup sanatçı, karantina sürecinde ürettikleri eserleri dijital mecralarda sergilemeye başladı. “İzole” ismi verilen projede her disiplinden ama şimdilik çoğunlukla fotoğraf ve resim gibi sanat dallarından eserler görüyoruz. Üretimler, “izoleproject” isimli Instagram hesabında ve www.izoleproject.com internet sitesinde düzenli olarak “güncelleme” duyurusuyla paylaşılıyor. Projeyi sanatçılar M. Cevahir Akbaş, Erdem Varol, Derya Ülker ve Mert Çağıl Türkay ile konuştuk.

* Kendinizde bu süreçte yaşananları hafızaya kaydetme gibi bir sorumluluk görüyor musunuz?

M. Cevahir Akbaş: Kendi adıma, belgesel fotoğraf çalışmalarımda sıkça yer verdiğimden çevremde gelişen süreçleri kayıt altına alma bir pratiğe dönüştü diyebilirim. Bir araya gelen ekipte bir çok fotoğrafçının yer almasında, metinde söz edildiği gibi kendilerini sorumlu görmelerinin etkisi olduğu düşüncesindeyim.

Erdem Varol: Covid-19, bu süreci atlatabilen insanların ortak hafızasında bir travma olarak kalacaktır. Hatta ilk kez dünya üzerinde yaşayan herkesin aynı gemide hissettiği tek ortak travma olabilir. Sürecin müphemliği, bilgi dağıtım araçlarına ve yayılan bilgiye duyduğum kuşku, sunulan gerçekliği yeniden ve yeniden sorgulamamı sağlıyor. Kendi adıma bazı günler üretmek için fazla motiveyken bazı günler her şeyin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Fakat sonuç olarak hayatta kalmak için üretmeye çalışıyorum.

* Nasıl bir araya geldiniz? Fikir kimden yükseldi?

M.C.A: Daha önce, 25 kişilik bir grupla, kolektif olarak yapılandırdığımız “Fermantasyon” isimli bir sergi gerçekleştirmiştik. Bu sergi ekibinde yer alan bir kaç kişiyle 15 Mart’ta bir araya geldik. Yaşadığımız sürecin ağırlaşarak ilerleyeceğini ve evlere kapanacağımızı konuşurken bu fikir ortaya çıktı. Sonra bu fikri, hala aktif olan Fermantasyon ekibinin WhatsApp grubunda paylaştık; katılmak isteyenler ve onların aklında olan, davet etmek istedikleri başka kişilerle başlama kararı aldık. Gergin bir dönem olmasından dolayı ve daha sürecin çok başında olunduğundan insanların böyle bir üretime sıcak bakmayabileceği endişesini taşıyorduk. Bu ilk aşamayı geçince, sanırım evde geçen uzun günler ve sürecin daha çok uzayacağına dair sinyaller, insanların üreterek bu dönemin üstesinden gelebileceği düşüncesini oluşturdu.

Erdem Varol

'Sanatçılar içe döndü'

* Bu karantinayla birlikte sanatçıların üzerinde de bir üretim baskısı oluştu mu?

E.V: Üretimle ilgili kaygılar var fakat hayatta kalma, sevdiklerini kaybetme, barınma, beslenme, sorumluluğundaki kişilere bakmak gibi temel ve insani kaygılar sonra geliyor.   

Mert Çağıl Türkay: Şüphesiz ki bu süreçte tüm üretim kollarında bir kendine dönüş ve geçmişten bugüne süregelmiş bir arşiv sorgulaması olmuştur. Özellikle de sanat alanında bu durumun daha sık gözlemlendiği kanısındayım. Ancak buna baskı demekten ziyade, bugüne kadar nelerden beslendim, nelerden etkilendim, nelerle etkileştim gibi sorularla kendine dönen sanatçının, erişimi bir nebze kısıtlandığı bir bölgede biriktirdiklerinden neler üretebileceğinin arayışı denebilir...

Aynı zamanda tüketimin neredeyse sadece temel ihtiyaçlara dönüştüğü böyle bir dönemde her anlamda üretimin ortaya çıkışı kaçınılmaz hale gelmiştir. Üretim ile birlikte hem ekonomik hem de insani değerlerin tümünü bir dile dönüştürebilen sanatçı için aslında bu tip bir artı zaman onun kendisiyle yüzleşmesini sağlamış ve iç dünyasını farklı bir sahada aktarmasını da beraberinde getirmiştir. İçerisinde bulunduğumuz karantina veya izole olma halinin birçok sanatçı üzerinde olumlu bir yansıma yarattığını düşünüyorum. Evet, şu sıralar dünyanın içerisinde olduğu durumun tasviri çok zor olsa da bu duygusal süreci bir üretim biçimine dönüştürebilme imkanına sahip olduğu için sanatçıların şanslı olduğu söylenebilir. Belki birçok kişi için bu izole hâl kısıtlanma, yetersizlik gibi görünebilir ancak üreten sanatçılar için bu bir içe dönüşün temsili olabilir.

Derya Ülker: İzole, yalnızlaşmak, bağından kopmak, bir anlamıyla da karadan koparak adalaşmak demek. Insula (ada) kökünden geliyor. Hemen karşısındaki virüs ise, ajan, ince bir sıvı, likit zehir anlamlarında kullanılmış. Yani insanla virüs arasında bir geriye çekilme ve sızma ilişkisi söz konusu. Sorduğunuz soruya seyirci açısından bakarsak, evlere kapanma imtiyazı olan orta sınıfın, yaşam pratikleri değişti diyebiliriz. Buna izleme alışkanlıkları da dahil. Ulaşamadığımız sanat evimize gelirken, onu karşılama biçimimiz de değişti. Evinden konser veren bir müzisyen, bütün aracıları devreden çıkarıp gülümserken, onun bu jestine karşılık veren seyirci daha aktif hale geldi. Toplumsal ağlar –elbette teknoloji sınırlarında- genişledi ve işlev kazandı. Bu ani esneme, bir aralık yarattı. Türbülansı yakalayıp üretimleri dijital dünyaya taşımak ve bu aralıkta sergilemek, benim fark etmeden gösterdiğim ilk reflekslerden biri oldu açıkçası. Vakit bulmuşken portfolyomu güncelleyeyim, resimler yapayım, yazılar yazayım derken baktım ki her gün kendime bir gündem yaratıyorum, oysa ki dışarıda başka bir gerçeklik var. Kendimi geri çekip durduğumda, o sızmaya çalışan yenilikleri (virüsü, yeni yaşam tarzını, Zoom’la eve gelen kalabalıkları) gördüğümde, bu ortam ile yapıp ettiklerim arasında bir diyalog sağlayabildiğimi gördüm. Durup dinlemek, baskı altında sürekli üretmekten daha iyi geldi bana. İsmet Örs’ün fotoğrafladığı insan jestlerinde, Gizem Ünlü’nün farklı okumalara açılan yazıya müdahalesinde, Bekir Dindar’ın paranoyak bir tutumla en yakınındakine uzakmışçasına bakışında, Şule Yılmaz’ın penceresine vaka sayılarını çizmesinde, Ateş Alpar’ın dönüp kendi gündelik hayatına, Can Görkem Halıcığolu’nunsa pencereden içeri ve dışarı bakışında, Neslihan Uluağaç’ın desenlerinde, Ekin Çekiç’in ikilemelerle anlamını çoğalttığı karelerinde, Dinçer Dökümcü’nün iktidar gözü olan termal kamera estetiğini canlı olana ait bir işarete dönüştürmesinde hep durup yeniden bakma arzusu var. Üretmenin yanında seyirci olmak belki de bu dönemin bize en büyük katkısı olacak. Bu yaşadıklarımızı “film gibi” diye nitelendirmiyor muyuz? Belki iyi izlersek önceden görmezden geldiklerimizi daha iyi görebiliriz.

Mert Çağıl Türkay

* Peki, üretimlerinizi nasıl yapıyorsunuz? Örneğin, üretim beklentisi olsa da atölyede çalışmak veya malzeme bulmak gibi sıkıntılar yaşıyor musunuz?

M.Ç.T: Üretimlerimizi, erişebileceğimiz kaynaklardan, dijital ortamdan ve medyadan, daha önce de üretimimize devam ettiğimiz disiplinlerden ve izole şekilde bulunduğumuz ortamın el verdiği araçları kullanarak yapıyoruz. Aramızda birçok farklı dilde üretim yapan sanatçı arkadaşımız bulunuyor ve tabii bu da muhtelif üretim biçimlerinin ortaya çıkmasına ortam sağlıyor. Atölyede çalışmak sanatçının kendini belki de en özgür hissettiği mekanlardan birinde üretmesini sağlıyor ancak şu anda evlerimizdeyiz ve belki de atölye dışında daha da bizden bir yerde olmak tamamen başka bir yüzümüzle karşılaşmamıza da sebep veriyor olabilir, veriyor da... Malzeme konusunda elzem bir sıkıntı yaşandığını düşünmüyoruz. Zaten grubumuzdaki tüm arkadaşlarımız hem disiplinleri dahilinde ulaşabildikleri malzemeleri kullanıyor hem de izole kavramıyla eş giden konuları seçip üretimlerini sağlıyorlar.

Ben, bu projede, fotoğraf disiplinini kullandığım ve otoportre çalıştığım için malzeme sıkıntısı çekmiyorum. Beden-mekân ikiliği üzerinden oluşturduğum bir fikirden hareket ediyorum. Konseptimiz ve çalışmalarımız üzerine sohbet ederken malzeme yoksunluğuna dair bir geri bildirimle karşılaşmadık, belki de hepimiz sınırlı bir alanda daha sınırsız düşünmeye başladık. Projeyi oluştururken çevrimiçi bir sergileme sistemi düşündüğümüz ve bunda uzlaştığımız için herkes hazırlıklı olarak bu etkileşime dahil oldu. Herkesin erişebildiği bir ifade aracı bulunuyor ve bu sebeple pek bir sorun yaşadığımızı zannetmiyorum.

E.V: Fotoğrafçılar ve malzemesi yeryüzü olan tüm üretenlerin en önemli ihtiyacı başka insanlar, kültürler, şehirler, yollar, yolculuklar. Yani dünyayı hem zamanda hem mekanda deneyimlemek. Dolayısıyla en önemli kısıtlama olan sosyal izolasyon beraberinde sadece sanatçılar için değil yeryüzündeki tüm insanlar için en önemli sorunu ortaya çıkarıyor, dışarı çıkmak.

Derya Ülker

'Ekip ilham verici'

D.Ü: Aklıma bir ressam arkadaşımın söylediği söz geldi: maviye boyamak için maviye ihtiyacın yok, demişti. Dağ başında bir çalıştaydaydık. Şimdi ev dağ başı oldu. Galeriler kira ödeyemeyeceği için dijitalleşebilir gibi cümleler duydum, ancak sanatçının böyle bir lüksü yok. Medyumu dijital olsa bile arşivi, araştırma materyalleri, kaynakları, atölyesi, bulmak zorunda olduğu malzeme ve teknoloji onu bir mülk giymiş gibi ağırlaştıracaktır. Sanatçılar her dönemde bu zorlukları tek başlarına omuzlamadılar mı? Hatta kendilerini sınırlandırarak yaratıcılıklarını kamçılayan sanatçılar da olmuştur. Şu anda zorunlu bir sınırlanma hali yaşıyoruz, ancak getirileri olumlu olabilir. Yaşayıp görüyoruz. Boyam biterse almaya çıkamayabilirim ama yemekten boya yapabilir, farklı yüzeyleri tuval gibi kullanabilir, tuvalin iki tarafına birden resim yapabilir veya hayallerim için yeni medyumlar arayabilirim. Örneğin benim disiplinim resim, ama bu proje için bir stop-motion video yapmayı denedim. Ekip de bu açıdan çok ilham verici. Gündelik anlardan, bir fikirden yola çıkıp olgun bir görsel dil kurabilen fotoğrafçılarla çalışmak, insana yeni olanakları gösteriyor. Bütün işi paylaşarak, eğlenerek, gönüllü ve birlikte düşünerek yapınca teknik engeller aşılıyor.

* Eklemek istedikleriniz var mı?

E.V: Bu süreçte ürettiğim işe ilham veren kaynaklardan biri olan Georges Perec’in Uyuyan Adam kitabından bir alıntıyla bitirmek isterim “… Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.”

M. Cevahir Akbaş

Ateş Alpar