Yiğit Bener: Bu iş daha bitmedi

Turhan Günay'ın dün doğum günüydü. Yiğit Bener, Fransız Libération'da kendisi için bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...

23 Nisan 2017 Pazar, 12:46
Abone Ol google-news

Sevgili Turhan,

Pazar günkü “ultra-hiper-mega-mutlak başkanlık sistemi” referandumunun sonuçları, neredeyse altı aydır kalmakta olduğu hapishanende eminim seni de düş kırıklığına uğratmıştır…

Oysa, iktidarın muazzam propaganda aygıtı karşısında “hayır” yanlılarının asla eşit koşullarda yarışamadığı bu gudubet kampanyaya karşın neredeyse inanılmazı başarıyorduk. Gerçekten de iktidar hem tüm kamu imkanlarının gücünü kendi kampanyası için seferber etti, hem de “OHAL”in sağladığı tüm olağandışı baskıcı yöntemleri kullanmaktan çekinmedi… Üstelik medyada neredeyse tekel kurmuştu: Belli başlı 17 ulusal televizyon kanalında, “evet” yanlıları on misli daha fazla boy gösterdi!

Bu koşullarda, gençliğin neşeli yaratıcılığı sayesinde, kadınların güçlü damgasını da taşıyan capcanlı bir kampanya yürütebilmiş olmak; %48,5, yani neredeyse 24 milyon oy toplamak; muhafazakâr bloğu tüm ülke sathında, hatta iç Anadolu’daki kalelerinde bile ortalama %10 geriletebilmiş olmak; üstüne üstlük İstanbul, Ankara ve İzmir’le birlikte 30 büyükşehrin 17’sinde kazanabilmiş olmak, başlı başına bir zaferdir. Dolayısıyla asla teslim olmak yok, bu iş daha bitmedi.

Başka ülkelerdeki (örneğin Fransa’daki) seçmenler, demokratik kuralların ve geleneklerin kıymetini yeterince biliyor mudur acaba? Çantada keklik sayıyorlardır ola ki. Oysa demokrasi aşk gibidir: sahip çıkmazsan, özenli olmazsan çabucak paslanıp yozlaşabilir, hele baştan güdükse…

İtiraf etmeliyim ki, aklım bizdeki referandumun hayati önemine takılı kaldığı için, aynı dönemde sürdürülen Fransa’daki başkanlık seçimi kampanyasına ben bile pek fazla odaklanamadım. Bununla birlikte, göz ucuyla bile takip ettiğimde, bu kampanyadan alınacak çok ders olduğunu söyleyebilirim.

Mesela, Fransa’da çok önem atfedilen şu “adaylar arasındaki yüz yüze tartışmalar” bile, başlı başına olağanüstü güçlü bir demokrasi aracı. Biz en az on yıldır bundan tamamen yoksunuz. Bildiğin gibi, bizde iktidar asla bu tür yüz yüze tartışmalara yanaşmıyor, danışıklı olmayan sorulardan nefret ediyor ve “silindir gibi ezip geçen” tek taraflı propagandaları tercih ediyor.

Oysa fırsat eşitliği, demokratik olduğu kadar aynı zamanda ahlaki bir ilkedir.

Çünkü en az oyu alması beklenen en “küçük” adayların bile tartışmanın ve hatta seçimin akışı üzerinde belirleyici bir etkisi olabiliyor.

Nitekim Fransa’da, başkanlık seçimine katılan 11 adayın hep birden katıldıkları son televizyon tartışmasında da öyle oldu. İnanmayacaksın ama o tartışma sırasında, basit bir fabrika işçisi olan Troçkist aday, seçimin “keloğlanı” konumundaki sayın Poutou, sarf ettiği gülle gibi iki cümleyle tartışmaya damgasını vurdu ve daha düne kadar seçimin favorisi gösterilen iki sağcı adayı derinden sarstı.

[Sarkozy’nin eski başbakanı ve yolsuzlukla suçlanan] bay Fillion’a hitaben gayet sert bir üslupla şöyle dedi: “Bu adamlar, katı ekonomik programlar vaaz ederek bize kemer sıkmamız gerektiğini anlatıp duruyorlar, oysa kendileri hiç çekinmeden devletin kasasından para çalmaktan geri durmuyorlar!” Ardından da, kendisini yolsuzlukla suçlayan savcılara ifade vermeyi parlamenter dokunulmazlığını öne sürerek reddeden [Ulusal Cephe’nin adayı] Bayan Le Pen’i kastederek şunu da ekledi: “Valla bizler, her hangi bir işçi dokunulmazlığına sahip olmadığımız için, polis bizi ifade vermeye çağırdığında gitmemezlik yapamayız”… Böylece de aşırı sağcı adayın kendini “düzen dışı/karşıtı” gösterme çabalarının inandırıcılığına da ciddi bir darbe indirdi.

O gün bugün, derin sağın bu iki adayı kamuoyu yoklamalarında hep geriliyorlar. Tabii bunu tümüyle sayın Poutou’nun başarısı olarak göstermek olasılıkla abartılı olurdu. Ama öyle ya da böyle, artık ikinci tura sayın Macron’un [eski sosyalist bakan] temsil ettiği uygar ve modern merkez sağla, sayın Melanchon’un boyun eğmeyen ve isyankâr solunun baş başa kalabileceğini hayal etmemiz imkânsız olmaktan çıktı. Ne hoş olurdu, değil mi?

Fransız seçmeninin ister dinci ister milliyetçi kökenli olsun, gerici adayları bu şekilde reddetmesinin ve Paris’ten İstanbul’a, New York’tan Moskova ya da Şam’a kadar her yerde bizleri tehdit eden kâbustan beter projelerinin dışında bir geleceğin düşünü kuramaz mıyız yani?

Düşünsene, böyle bir şey olsa, bizim oralarda tüm olumsuz koşullara rağmen kararlılığını hiç yitirmeden ortak değerlerimiz adına cesurca mücadele etmeye devam eden Türk ve Kürt yüz binlerce gencimize ve kadınımıza nasıl da şevk verir, ivme katardı...

“Kaybettiğinizde değil, vazgeçtiğinizde yenilirsiniz” derdi “Che”…

Bence de nerede olursak olalım, hatta senin gibi hapishanede olsak bile, asla düş kurmaktan ve umut etmekten vazgeçmemeliyiz. Eninde sonunda senin ve diğer gazeteci dostlarımızın oradan çıkmasını sağlayacağız elbette.

Umarım bir an önce.