Aşka ne oldu? M. Sadık Aslankara’nın yazısı...

Aşk, hayatta da sanatta da temel dinamik, bu yanıyla başat bir rol oynuyor hep. Ne var ki aşk, hayatta yaşandığı biçimiyle gelmiyor sanatta karşımıza. Böyle olsaydı sanata gerek kalır mıydı? Aşkın yazında serüveni, bu nedenle hayattakinden apayrı bir yolda salkımlar halinde ilerliyor.

20 Eylül 2021 Pazartesi, 00:03
Abone Ol google-news

Kuşku yok ki her birey, yaşadığı aşktan edindiği duygusal deneyim eşliğinde değerlendiriyor dışındaki aşkları. Bir tür özdeşleyim diyelim buna. Oysa örtüşmelerine karşın aşklar kişiden kişiye değişen öznellikle yaşanıyor. Ayrıca kadın-erkek bakışındaki farklar da giriyor araya.

Bütün sanat dalları, el değmediği sanısıyla nice “aşk hikâyesi” kurup parlatmaya girişse de bu hikâyelerin sonunun geleceği yok. Bu çerçevede edebiyat da benzemezlik peşindeki cevval arayışlarıyla dikkati çekiyor.

Oysa kişi hikâyeye hazır, yeter ki “aşk” olsun. Farklı yapıtlarda karşısına çıkan her aşkla ilk kez karşılaşıyormuş havasında nahif zihinle algılaması bundan.

ASLI PERKER; “AYRILIĞIN İLK GÜNÜ”

Aslı Perker, “halk romancısı” konumuyla on beş yılı aşkın zamandır yayımladığı her romanında, öteki yazarlar gibi aşka da yer açtı, ancak bu kez farklı bir aşk “hikâyesi” kurgulamış olarak geliyor: Ayrılığın İlk Günü (Epsilon, 2021).

İçses’i aracılığıyla tanıdığımız kadın, “tek eşli bir ilişki istemediğini söyle(yen)” (15) sevgilisinden ayrılmışsa da ona tutkusunu sürdürmektedir.

Roman iki düzlemde akıyor; ilkinde kadının bir gün içinde eylemlerine, olan bitene tanıklık yaparken ikinci düzlemde İçses’in onunla didişmesini izliyoruz.

Anlatı düzlemi, İçses tarafından ikinci tekil kişiye (kadına) yönelik özöyküsel seslenimle sürüyor, böylece kadının yaşamına yönelik ayrıntılara ulaşıyoruz.

İçses durmadan sorgular: “Sil baştan mı başlayacaksın? Yeni biriyle, yeni bir aşk, yeni bir hayat.” “Kafa yorduğun tek şey aşk hayatın, utanç verici.” (25, 26) Ne ki bu arada hamiledir kadın.

İçses’ten kadının otuz beşinde olduğunu öğreniriz, aralıklarla vurgulanır bu. İyi eğitimlidir kadın, yurtdışında öğrenim görmüş, yüksek lisans yapmış, çevresi düzeyli insanla dolu bir akademisyendir, ara ara erkeklerle birliktelikler de yaşar.

Yine de kadını “delirteceği”ni (60) bile bile İçses, sevgilisine dönük sıkıştırır onu. İçses’e göre sorun, kadının “adama fazla anlam yükleme(si)”dir.” (42)

Örneğin, “Biz birlikte iyiysek neden birlikte olamıyoruz? Neden başkaları aramıza giriyor?” (32) diye sorar, başka bir erkek için ikna etmeye çalışır onu: “Elbet başka birine de âşık olacaksın.” “Yine olur, yine olur. Ömür uzun.” (48)

Aslı, romanda erkek bakışına da yer açarken, usta bir örtüklükle erotizmi koltuklayıp aynı zamanda her iki cins için özellikle duygudaşlık zemini yaratmaya çabalıyor. Bu amaçla İçses’in söylenmesini monologdan uzaklaştırıp dramatik aks üzerinde kaydırmalı hünerle metne akış kazandırıyor.

Sonuçta aşka bir şey olmuyor elbette. Bildiğimiz aşk yine, bu, bizdeki bozulmanın sonucu. Öyle ya bunca açgözlülük, savurganlık, saldırganlık, şiddet yaşanırken sürdürülebilir bir dünya, aşk kalır mı insana?

LUIGI PIRANDELLO; “SIRASINI BEKLEYENLER”

Luigi Pirandello, bizde daha çok oyun yazarlığıyla bilinen önemli bir ad. Yazar, Sırasını Bekleyenler (Çev. Neyyire Gül Işık, Can, 2021) adlı romanında toplumun, aşka bakışında günü birlik çıkarcı tutumu deşiyor görece.

Ravi, evlilik çağı gelen kızı Stellina için, kendince “sağduyunun sesi”ne sığınıp “Kafamızı kullanalım!” der, yetmiş ikisinden yetmiş üçüne giren varlıklı Diego’yu koca adayı olarak seçip, “Delikanlılara gelince: İhtiyar öldüğünde elini sallasa ellisi,” der. Bu arada işsiz güçsüz saf delikanlı Pepè’nin halkaya katılması, kentteki öteki adayları da farklı yönlerde harekete geçirir.

Diego, “müstakbel kayınpederiyle birlikte boy göstermeye başlamıştı(r),” zaten. (9, 10, 13) Öte yandan anne-baba, ev hapsi dâhil türlü yollardan baskı yapıp Stellina’nın Diego’yla evlenmesini sağlayacaktır. Ya sonra?

Pirandello, yer yer tersinlemeli karakter yansıtımlarıyla komedi dell’Arte havasında baştan sona sıkı sıkıya takip edilen bir anlatı kuruyor. Anlatılarını örtük de olsa bir çalım ortaoyunu çağrışımıyla köpürten Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın da, yaşdaşı Pirandello’yla en azından bu yapıttaki tutuma benzer yaklaşım sergilediği söylenebilir.

Bunda Pirandello İtalyancasını başarıyla Türkçe söyleyen çevirmen Neyyire Gül Işık’ın baskın rolünün bulunduğunu da söyleyebiliriz.

“(M)addiyat tanrısı” (91), aşk tanrıçasının önüne mi geçmiştir peki?

DERYA SÖNMEZ; “SIRÇA KANATLAR”

Koronavirüsle boğuştuğumuz şu dar zamanlarda Derya Sönmez, ilk öykü kitabıyla okuru selamlıyor özveriye koşullu hekimlik sessizliğiyle: Sırça Kanatlar (Sel, 2021).

Aşkta, birbirine değme noktasında yetersiz, özensiz kalan, arayışa karşın birbiriyle buluşamayan insanlarla tanıştırıyor bizi öykülerinde

Bu yönde anlatısını, artalanla kurduğu görülüyor Derya’nın ilk yapıtında. Bunun gereği olarak sessizlikleri, suskunlukları büyük ustalıkla kullanıp anlamlandırmayı okura bırakıyor.

Anlatıcısının söylediği gibi “anlamı karnında taşıyan” (51) öykü bunlar. Metni böyle bir yaklaşımla işlemek, anlatıyı ekonomik temelde kurma, sözcük seçimi, sözdizimi parlatma, işlevsel-dolgu ayrıntı yerleştirme vb. ustalık gerektiriyor. Derya bunu başarıyor.

Kadınlar erkeğin yanında kendilerini hep “yalnız hissediyor” (45); “dudakları(n)ın yerinde küçük bir yarık, ağzı(n)ı açınca karanlık bir kuyu.” (28)

Sahi, aşka ne oldu?

www.sadikaslankara.com, her perşembe öykü-roman, tiyatro, belgesel alanlarında güncellenerek sürüyor.