Rahime Sarıçelik: ‘Erkeklik ve mülkiyetçi zihniyet doğru orantılıdır!’

Rahime Sarıçelik’in romanı Oğullara Mektuplar (Kaos Çocuk Parkı Yayınları), kadın teması önde olmakla birlikte, kadını modern görünümlü bir ataerkillikle baskıladığının ve kendisinden uzaklaştırarak yalnızlaştırdığının farkına iş işten geçtikten sonra varmış, yalnızlaşan bir erkeğin Can’ın öyküsü... Fransa’da yaşayan ve toplumsal cinsiyet ilişkileri konusunda yıllardır makaleler kaleme alan Rahime Sarıçelik, şiddeti normalleştirmeye çalışan mülkiyetçi zihniyete karşı yazdığını ifade ettiği romanında, erkeklik hastalığını ve dışlanan kadınlık meselelerini gerçekçi bir kurgusallıkla işliyor.

30 Eylül 2021 Perşembe, 00:04
Abone Ol google-news

ERKEKLİK HASTALIĞI!

- Oğullara Mektuplar’da kadın teması önde olmakla birlikte yalnızlaşan bir erkeği okuyoruz öncelikle.

Kadını modern görünümlü bir ataerkillikle baskıladığının ve kendisinden uzaklaştırarak yalnızlaştırdığının farkına iş işten geçtikten sonra varan Can’ınki nasıl bir savruluş, yalnızlaşma?

Dışlanma korkusu Can’ın savruluşu... Birçok kadın ve erkeğin korkusu. Toplumun eril çığlığı, gene o toplumun kendi kültürünce belirlediği cinsiyet rollerinin dışına çıkan ya da bu rolleri sorgulayan herkesin kulaklarında yankılanır.

Başarı kulağı tıkayabilmekte. Yani kendine giden yolu bulmakta. Bu yalnızlık gerektirir. Soru sorma becerisi gerektirir. Yalnızlık bu anlamda olumsuz bir durum hiç değildir. Kendini bulma çabasıdır.

Ancak değindiğiniz Can’ın yalnızlığı olumsuzdur. İçinden çıkılamazdır. Çünkü dediğiniz gibi ataerkillikle baskılanmıştır. Bu iki yalnızlık kavramındaki ayrım farkındalıktır.

Can’da annenin mektupları farkındalık yaratacaktır. Can’ın farkındalığının önemi, sorunuzdaki gibi kadını modern görünümlü bir ataerkillikle baskıladığının ve kendisinden uzaklaştırarak yalnızlaştırdığının farkına varmasının yanında erkeğin de bu baskıdan payını oldukça fazla aldığını da anlamasıdır. Can’ınki böyle bir yalnızlaşmadır.

- Can’ın öz eleştirileri eril toplumda önce nelere karşılık geliyor?

Oğullara Mektuplar romanında üzerinde önemle durmak istediğim bir detayı sordunuz. Bu detayı açmama olanak veren sorunuz için teşekkür ederim.

Can’ın öz eleştirileri eril toplumda öncelikle şu kavrama karşılık geliyor: Erkeklik hastalığı... Tıpkı şu günlerde tüm dünyaca yaşadığımız Covid 19 hastalığı gibi bu.

Bu nedenle kitap başında şöyle bir not yazma gereği duydum: “Erkeklikler tartışılmadıkça kadınlar kurtulamayacak ve biz hiçbir zaman insandan konuşamayacağız. “

Erkeklik (Masculinity) dünyada da Türkiye’ de de çok yeni bir araştırma kavramı. Türkiye’de de bu kavramı çalışan - çok az da olsalar - değerli araştırmacılar var. Bu kavram üzerine yazılanların özellikle Avustralyalı sosyolog R.W. Connell’in bu konudaki çalışmalarının takip edilmesini öneririm.

Roman Can’ın son sayfalardaki öz eleştirileri ile eril toplumda erkeğin de acı çektiğini söyler. Gerçek erkek olma yolunda insan olarak ne çok şey kaçırdıklarını da sorgular.

Gerçek erkek, gerçek kadın olma çabası ataerkil toplumun rol tanımıdır. Ve bu bir kader gibi her toplumda kendini gösteriyor.

Tıpkı Simone de Beauvoir'ın "Toplumsal cinsiyetin, biyolojik kader olduğu fikri kabul edilmiş görünüyor. Bu durumda kader biyoloji değil kültürdür " cümlesinde olduğu gibi...

‘ERKEKLİK ROLLERİNDEN SIYRILMAK KOLAY DEĞİL’

- Annesi yaşamda takıldığı anlarda mektuplarındaki paylaşımlarıyla gerçekçi bir hesaplaşma yapmasını sağlıyor Can’ın.

Her ikisine de saygı duyduğu Annesinden izler bulduğu Reyhan’ı çok sevmesinin bir nedeni de bu diyebilir miyiz?

Reyhan biraz önce değindiğimiz gerçek kadın olma çabasının, ataerkil toplumun rol tanımının dışındadır. Tıpkı anne gibi... Can içten içe bunu sever. Mücadelecidir onlar.

Ancak burada Can aracılığı ile görülen erkeklik rollerinden sıyrılmak hiç de kolay değildir. Tüm vücuduna ve beynine çöken sert erkek, duygusunu belli etmeyen güçlü erkek tanımının altından çıkmak nasıl bir ailede yaşadığınla da bazen ilgili olmuyor.

Bu, çünkü uzun yıllardır erillikten beslenmiş köklü bir yük. Ve aslında kültürel bir tuzak. Can’ ın da bu tuzağa düşmemesi adeta mümkün değildir.

KADININ ÇİLESİ

- Kültürel ya da ataerkil koşullanan erkeğin, sahiplenme / sevme / aşık olma kavramlarını yorumlayışındaki o malum sakat “mülkiyetçi zihniyet” ekseninde tanımaya başlıyoruz onu ilk kertede.

Annesinin mektuplarında adeta şifa buluyor Can. Ehlileşiyor, insanlaşıyor, arınıyor, adım atmaya cesaretleniyor...

Bütünüyle değişeceğini sanmamakla birlikte bir gelişim gösterdiği açık, Can’ın baştaki yapısı / yaklaşımı ile sonda vardığı noktaya ilişkin neler söylersiniz?

Çok doğru. Gene burada da erkeklik ve “mülkiyetçi zihniyet” doğru orantılıdır diyeceğim. Mülkiyetçi zihniyet algısına ben kadının çilesi diyorum.

Can’ın şansı toplumun kadınlık ve anne rolünden sıyrılmış, ona rehber olmuş, hayat mücadelesine tanıklık ettiği bir anne ile büyümüş olmasıdır.

Değişimi buna bağlayabiliriz. Zaten yoksa birkaç mektupla olacak iş değil bu. Ayrıca aksi halde kız arkadaşına attığı tokatın pişmanlığını yaşaması da olası değildir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

- Ağırlıkla mektuplar çevresinde öyküsel sekanslarla eklemlenen romanınızda, kadınları, kadınlığı ağır bir şekilde dramatize etmiyorsunuz.

Vurguyu toplumsala odaklarken öznel bireyi ıskalamadan, değişenleri, değişmeyenleri sebepleri ve sonuçlarıyla eş zamanlı ortaya koyuyorsunuz.

Bu bağlamda içerikte yer yer güçlenen kadına şiddet gerçeğini ve biçeminizi, yazında benimsediğiniz yolu açar mısınız?

Bilindiği gibi bugün Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ülkelerden biri iken bundan geri adım atan ülkeler arasında. Bir kere bu bir şiddettir. Şiddetin de bir çok biçimi var.

İstanbul Sözleşmesi sadece Türkiyeli kadınlar için önem arz etmiyor. Bilindiği gibi sözleşmenin taslağı, 7 Nisan 2011'de benim yaşadığım Strazburg'da Avrupa Konseyi toplantısında kabul edildi. Dünyadaki şiddet karşıtı herkes bu sözleşmenin öneminin farkında.

Neredeyse tüm ülkelerde olduğu gibi yaşadığım ülkede - Fransa’da da - her iki üç günde bir kadına şiddet haberi okuyorum.

Son zamanların gündemde olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yediği bir tokat üzerine, “bir tokat nedir ki gerçek şiddet aile içi şiddeti ile ölen kadınlara uygulanandır” ve “Kadına yönelik şiddet Fransa’nın utancı” demesi ülkenin bu konudaki durumunu özetler.

Ayrıca bu yıl Almanya ve Fransa gibi birçok ülkedeki feminist aktivistler tarafından İstanbul Sözleşmesi'nin Türkiye'deki feshini konu alan ortak bir bildiri hazırlandı.

Şunu da her fırsatta dile getiriyorum. Fransa’da feminist ve LGBTİ+ aktivistlerle yaptığım konuşmalarda Türk kadın mücadelelerinin çetinliği, kadınların bu mücadeledeki cesaretleri biliniyor ve takdir ediliyor.

Ancak ben bu romanda İstanbul Sözleşmesi’nden bahsettiğimde böyle bir durum yoktu.

2019’da Şili’nin başkenti Santiago’daki Ulusal Stadyumda toplanan binlerce feminist kadın, erkek şiddetine karşı Las Tesis adındaki danslı şarkıyla tepkilerini dile getirmelerinin ardından Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu organizasyonu ile Şili’deki kadın hakları ve kadınlara yönelik şiddet konularına dikkat çekmek amacıyla toplandı.

Sadece Türkiye’deki kadınların bu dansı yaparken polis şiddetine maruz kalması benim için artık yazılması gereken satırlardı.

Sizin kavramınızla söylersek “mülkiyetçi zihniyet” şiddeti normalleştirmeye çalışmaktadır. Romanı yazma nedenimde bu şiddetin normalleştirilmesidir.

Dünya kadınları her ülkede bugün şiddete karşı mücadele ediyor. Polonya ve Macaristan gibi ülkelerin tutumları ortada...

Bu kaygı ve kızgınlık beni yola çıkardı. Bu kitap da benim Türkiyeli kadınlar ve erkeklerin mücadelesine uzaktan bir katkı diyebilirim.

Ve başlığını Oğullara Mektuplar olarak belirlediğim bu kitabı yazdım. Bu başlık beni kaygılandırmadı değil. Ancak kitabın okurlarca bir kadının erkeklere verdiği bir ders olmadığının anlaşılması içimi rahatlattı doğrusu.

ÖZNEL YANSILAR

- Yıllardır yurt dışında yaşayan bir yazar olarak romandaki öznel yansıları sorsam neler söylersiniz?

Bence çok yerinde bir soru bu. Teşekkür ederim. Yurt dışında yaşamış olmak - bunu yaşayan birçok kişi iyi bilir - gerçekle yüzleşmek açısından çok faydalı.

İmkanı olana öneririm olmayan da zorlasın imkan yaratsın en az bir iki yıl başka bir ülkede yaşansın derim. Çünkü başta ister istemez geldiğiniz ülke ile olduğunuz ülkeyi her türlü kıyaslıyorsunuz.

Bu, size geldiniz ülke hakkında çok şey öğretiyor. Uzaktan bakmak çoğu zaman yakından bakmaktan ya da içinde bulunmaktan daha faydalı olabiliyor.

Ve sonrası tüm dünyaya bulunduğunuz yerden bakmaya başlıyorsunuz. Bana da böyle oldu. Özellikle akademik çalışmalarımda Fransa ve Türkiye’yi ve diğer ülkeleri kıyaslamamak mümkün değildi.

Toplumsal cinsiyet ilişkileri nihayetinde bugün her ülkede konuşuluyor. Ben bu konuda akademik olarak yazdım ancak bu hep söylediğim gibi çok sınırlı bir şekilde görülüp okunuyor. Yani araştırmacıların ilgi alanları doğrultusunda. Ancak kurgu ile çok şeye ulaşırsınız.

Ben de erkeklik hastalığı ve dışlanan kadınlık meselelerini kurgu ile açmak istedim. Bunu yaparken de Fransa’dan ve Türkiye’den karakterlerden bahsetmem de öznel yansılar olarak görülebilir.

Ve bir de 4 yaşında olan bir oğlum var. Yarın onun da nasıl bir dünyada yaşayacağını tahmin etmek zor değil. Bir gün o da erkeklik sınavından geçebilir. Edvin’ in de okuyacağı bir şey bırakmak istedim diyebilirim.

Fransa’da da bu kitap yıl içinde yayımlanacak. Diğer dillere de çevriliyor. Bu nedenle hangi dilde okuyacağına artık o karar verecek...

‘SABAHATTİN ALİ KONFERANSLARIM SÜRÜYOR!’

- Sabahattin Ali üzerine çalışmalarınızdan ve usta yazarın yapıtlarının esininden bahseder misiniz?

Sabahattin Ali üzerine bir doktora yapmış olmak elbette ki hem yazı üslubu hem de öykü ve roman tekniği açısından bana bir çok şey kattı. Sanıyorum yazılarımda bu rahatlıkla görülüyor. Bir de elbette yazarın “edebiyatın bir amacı olmalı” düşüncesi benim de yazılarımın çıkış noktasıdır.

Sabahattin Ali’ den Fransa ya da diğer ülkelerde hâlâ söz etmeye devam ediyorum. En son 16 Martta Université Sorbonne Nouvelle’ de Être et naître victime(s)? (Kurban olmak ve doğmak) konulu bir konferans konuşmasında yazardan söz ettim. Ve sanıyorum Ağustos sonrası metin olarak üniversite tarafından yayımlanacak.

Şimdilerde ise Sabahattin Ali eserlerinde dışlanan erkeklik ve kadınlık konulu makaleler ele almaktayım. Yani dünyaca yazarı tanıtmaya devam.

- Üzerinde çalıştığınız yeni romanınızın odağında neler var?

Şu an itiraf etmeliyim ki bu kitabı bitirmek için büyük bir çaba içindeyim. Diğer çalışmalarla roman ya da öykü yazmak zaman yaratmak açısından benim için hep zor. Ancak bilindiği gibi öyle bir tutku ki yazmak bir şekilde zaman yaratılıyor. Elbette diğer akademik yazılarımı da büyük bir istekle yazıyorum.

Kitabın konusu hep yazmaya çalıştığım dünyanın ikincilleri olarak tanımladığım toplumca neredeyse hiç görülmeyen - edebiyatın da dışladığı - bir karakter etrafında gene görülmeyen diğer karakterlerden bahsetmeye çalışacağım. Yani sizin başta sözünü ettiğiniz “yalnızlaşma” kavramı bu romanda da her karakter için uygun bir tanım olacaktır sanıyorum.