Kimin lehi, kimin aleyhi?

26 Mayıs 2021 Çarşamba

Habertürk gibi bir kanalda, sadece üç saat sürecek bir buluşmada, yılların rövanşının alınabileceğini hayal edenleri...

İçişleri Bakanı ile gazetecilerin canlı yayındaki karşılaşmasında gazetecilerden can alıcı sorular duymak isteyenleri...

Muhalefetin yıllardır gösteremediği ataklığı gazetecilerin göstermesini bekleyenleri...

Böyle bir iktidarın İçişleri Bakanı’nın, şöyle bir zamanda böyle bir basının karşısında zor duruma düşeceğini umanları...

Bir yandan derin devletin, öte yandan dış güçlerin yani dahili ve harici düşmanların, çıkarcıların, yalancıların, dolandırıcıların, kaçakçıların, küçük ve büyük hesapçıların kuşattığı ve dibini başarıyla oyduğu bir ülkenin paçasından bu unsurları silkelemek için muhtaç olduğu ivmeyi birkaç gazetecinin cevvalliğinden alabileceğine ikna olanları hayal kırıklığına uğratan bir programda...

Aslında hayati bir soru soruldu.

Soruyu soran da Süleyman Soylu’ydu, cevabı veren de:

“Böyle bir adamın akademisyenlerin kanıyla duş alacağım demesi lehimize mi, aleyhimize mi?

Bunların hepsi AK Parti’nin aleyhine.” 

YALANDAN KİM ÖLMÜŞ?

Bakanın sorduğu bu soru ve kendi kendisine verdiği bu cevap çok önemli. 

İktidarı ele geçiren tüm sağ görüşlü siyasiler şimdiye kadar tahtlarını, bunun gibi gerçek olmayan sonuçların ve yaklaşımların arkasına saklanarak kurdular.

Laf ebeliği yaparak, sorulan sorulara anlamsız cevaplar vererek ve halkın da basının da aklıyla alay ederek iktidarda kaldılar.

Tüm kirli işlerin içinden çıkmayı böyle becerdiler.

Sorumlu oldukları faili meçhul cinayetlerin, işkencelerin, gözaltında kayıpların kanlarını pişkince üzerlerinden bu tarzlarıyla silkelediler. 

Geçmişin muktedirlerinden bugünün muktedirlerine kadar tümü de bugünlere kendilerini yargılatmadan ve mevkilerini suiistimal eden yakınlarını da yakalatmadan tereyağından kıl çeker gibi gelmeyi böyle becerdiler.  

Ve tarzlarını bir miras gibi kendilerinden sonrakilere devrettiler.

Bugün iktidarın bir parçası olanlar daha dün pişkinlikleri sayesinde, 17-25 Aralık depreminden sağ çıktılar.

Hatta üstüne kârlı çıkmayı bile başardılar.

Eğer bu halk, bu basın ve bu muhalefet, 17-25 Aralık sürecinde yaşananlara bakıp da bu iktidarın dayattığı ölçüleri ve eski dostu düşman ilan eden bir iktidarın kurduğu tuhaf düzeni elinin tersiyle itseydi...

Şaibeli seçim sonuçlarının bedelini iktidara ödetseydi...

15 Temmuz kargaşasında bir köşeye sinmeseydi...

Akademisyenlerine sahip çıksaydı...

Askeri öğrencilerini o kargaşadan sağ salim kurtarsaydı...

Gazetecilerini, aydınlarını iktidarın hoyratlığına teslim etmeseydi...

Meclis’e sahip çıkmayı becerseydi...

Yargının iktidara hizmet etmesine kazan kaldırsaydı...

Bugün ülkenin İçişleri Bakanı kendi sorduğu soruya kendi cevap vererek ve karşısındaki basını da halkı da bir çoban gibi güderek, araya çocuk pornosu lafları sıkıştırdığı utanç verici bir monoloğa güvenemez ve bu ülkenin üç saatini çalmaya cesaret edecek özgüveni edinemezdi. 

O yüzden pazartesi gecesi bizi ekrana kilitleyen ve sonuçta büyük bir yılgınlığa düşüren o programı unutalım.

Ama İçişleri Bakanı’nın o sorusunu ve cevabını asla unutmayalım..

Ve düşünelim, gerçekten bu olanlar ve daha önce olanlar kimin lehinedir, kimin aleyhine?

Mesela Uğur Mumcu’nun öldürülmesi...

Oradan başlayalım düşünmeye. 

Ya da Muammer Aksoy’un, Bahriye Üçok’un, Turan Dursun’un, Çetin Emeç’in ve diğerlerinin öldürülmeleri?

Ne oldu?

Kürt sorunu çözüldü mü, yumak mı oldu?

İrtica geriledi mi, güçlendi mi?

Devlet, mafya ve siyaset ilişkilerinin bağı koptu mu, arttı mı?

Siyasiler kendilerine mi geldiler, kendilerinden mi, geçtiler?  

Yargı; gözünü dört mü açtı, sımsıkı mı kapattı?

Gözü pek gazetecilerin sayısı arttı mı, azaldı mı?

Basın susturulamaz bir hale mi geldi, yoksa sesi çıkmaz mı oldu?

Halk aydınına, solcusuna, akademisyenine, basınına sahip çıkmaya mı başladı, ondan şüphe duymaya, soğumaya mı?

Peki ya biz?

Eskiden daha mı cesurduk, yoksa artık korkacak bir yığın şeyimiz mi var?

Aslında leh ne, aleyh ne?

Her şeyden önce oturup etraflıca bunu düşünmek gerek belki de.

Not: Dün Orhan Bursalı köşesinde önemli bir yazı yazdı. Ben de ona katılıyorum. 

Cumhuriyet gazeteciliğinin bu ülke için, dün olduğu gibi bugün de yöneticilerinin “iş kazalarına yol açan” bazı zaaflarından, hatalarından ve hatta ideolojilerinden bağımsız bir değeri ve önemli bir işlevi olduğuna inanıyorum.  

Bu konudaki fikrimi merak eden okurlar için not düşmek gereği duydum. 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Hadi’ ama kime hadi? 11 Haziran 2021
Neyi bekliyorsunuz? 28 Mayıs 2021