Devlet mekanizmasının çürümesi, bir anda ortaya çıkan bir kırılma değildir.
Yavaş ve çoğu zaman fark edilmeden bir aşınma sürecidir.
Zor fark edilir.
İlginçtir, kurallar yerli yerinde durur, kurallar işler ve kararlar alınmaya devam eder. Ancak kurumların içerikleri zayıflamaya başlar. Önce toplumun şemsiyesi görevindeki hukuki eşitlik norm olmaktan çıkar. Karar vericilerin bir aracına dönüşür.
Seçici bir araç haline gelir, özetle.
Liyakat geriye giderken sadakat ön plana atlar.
Toplumsal bağın birlik içinde olmasını sağlayan denetim mekanizmaları görünüşte varlığını sürdürür ama işlevini kaybeder.
Normal koşullarda hesap verme zorunluluğu üzerine kurulu olan kamu gücü giderek silikleşir, güç ile sorumluluk arasındaki bağ kopar. Karar verici, yalnızca yetki kullanan bir aktör olmaktan çıkarak ilginç bir şekilde yetkinin sınırlarını da belirleyen bir konuma gelir.
İşte bu aşamada devlet ile halkın bağlantısı kopar. Bu noktada devletin başka bir aygıta dönüşmesi sadece kurumsal değil, aynı zamanda psikolojik özellikler içerir.
Güç her şeye yön vermeye başlar belirli bir zaman sonra.
Karar verici zihninde hukuki olarak tanımlanmayan bir serbestlik alanı oluşturarak sınır ihlalleri yapmaya başlar. Bu sınır ihlali zamanla bir istisna olmaktan çıkar, sistemin doğal bir uzantısı haline gelir.
Bu dönüşümün en görünür olduğu alanlardan biri, yerel düzeyde alınan/ verilen büyük ölçekli kararlardır.
Örneğin, Karadeniz’de Giresun ve çevresinde bazı bölgelerin maden sahası ilan edilmesine yönelik tartışmalar, yalnızca ekonomik ya da çevresel bir sorun olarak okunamaz. Burada asıl dikkat çeken unsur, kararın kendisinden çok, karar alma/verme sürecinin niteliğidir.
Bu noktada, politika uygulamalarına (yapımına) dair temel bir ilke hatırlanmalıdır: Büyük ölçekli ve toplum hayatını uzun süre derinden etkileyecek ekonomik kararlar yalnızca teknik doğrulukla değil, halk nezdinde kabul üretme kapasitesiyle ölçülür ve ayakta kalır. Nitekim, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in de vurguladığı gibi, bu tür süreçlerde yerellerin ikna edilmesi, kararın sürdürülebilirliği açısından kritik önemdedir.
Esasında bu ikna basit bir iletişim aracı değil, bir meşruiyet mekanizmasıdır.
Devlet mekanizmasının çürümeye başladığı dönemde bu zihniyet değişir, halkın itirazları daha az dikkate alınır, ikna yerini dayatmaya bırakır. Süreç, katılım üretmek yerine tepkiyi yönetmeye odaklanır.
Yerel halkın sesi bir veri olmaktan çıkar; aşılması gereken, bastırılması gereken bir engel haline gelir.
Nitekim geldi de.
Bu zihniyet değişimi, yalnızca yerelde değil, merkezin işleyişinde de kendini açığa çıkarır. Örneğin, bakanlık makamı, politika üreten ve sorumluluk alan bir yapıdan ziyade, alınmış kararları açıklayan ve savunan bir arayüze indirgenmiş gibi algılanır.
Kararın sahibi belirsizleştikçe sorumluluğun adresi de bulanıklaşır ve hesap verilebilirlik zayıflar. Bu bulanıklığın izlerini, en son Kahramanmaraş’ta bir lisede yaşanan trajik olayın ardından yürütülen süreçte gördük.
Bu çerçevede Kahramanmaraş’a gönderilen bakanların sahadaki konumlanışı, kriz anlarında yürütmenin artan görünürlüğüne rağmen, yetki ve sorumluluk sınırlarının netleşmemesi durumunda nasıl bir rol bulanıklığı ürettiğini göstermiştir.
Kararın sahibi ile uygulayıcının ayrıştığı, hesap verebilirlik hattının belirsizleştiği bu yapı, kamu yönetimi ve ekonomi politiği literatüründe principal-agent (asil-vekil) ilişkisinin zayıflaması ve çoklu vekâlet probleminin belirginleşmesi olarak okunur. Türkiye’de gözlenen tablo da büyük ölçüde bu kurumsal çözülmenin bir yansımasıdır.