Gıda enflasyonu bugün Türkiye ekonomisinin en görünür krizlerinin başında gelmektedir. Öte yandan bu kriz, çoğu zaman iddia edildiği gibi yalnızca küresel gelişmelerin ya da arz şoklarının sonucu değildir. Bu kriz bize özgü, yerli ve milli özellikler taşıyan, yanlış makro ve mikroekonomik tercihler ile zayıf tarım ve hayvancılık politikalarının birleşik sonucudur.
Gıda fiyatlarının bileşenleri diğer ürün ve servis fiyatlarınkinden farklı değildir. Farklılık üretim biçiminden ve daha çok da hükümetin ekonomi politikalarının yanlışlığından kaynaklanır. Konuya ithalata bağımlılığın temel bileşenlerini vurgulayarak başlayalım.
Gıda enflasyonu tartışmalarında sıkça dile getirilen “İthal girdiler pahalandı, bu yüzden fiyatlar arttı” söylemi doğru olmakla birlikte eksik ve yüzeyseldir. Asıl mesele girdilerin pahalanması değil, ekonominin bu girdilere neden bu kadar bağımlı hale getirildiğidir. Temel olarak ithal maliyetler bir neden değil, yıllar içinde tercih edilen ekonomi politikalarının şekillendirdiği yapının bir sonucudur.
Tarımda yerli üretimi teşvik etmeyen, üretim planlamasını günün koşullarına göre serbest bırakarak ihmal eden ve çiftçiyi uzun vadeli destek mekanizmalarından mahrum bırakan bir politika seti, zamanla ekonomiyi ve özellikle de tarımı ithal girdilere bağımlı hale getirir.Bu durumda döviz kurundaki her artış, maliyetleri katlanarak yukarı çeker. Kuşkusuz, kur düzeyi ve oynaklığı ithal girdiler aracılığıyla maliyetleri doğrudan etkilemektedir. Ancak bu açıklama, mevcut enflasyon dinamiklerini anlamak için yeterli değildir. Çünkü Türkiye örneğinde karşı karşıya olduğumuz olgu, geçici maliyet şoklarından ziyade uzun süreli yapısal bir bağımlılık problemidir.
Bu dinamiğin arkasında yatan temel mekanizma, son 20-25 yılda uygulanan destekleme politikalarının tasarımıdır. Tarım politikaları teorik olarak üretimi teşvik etmeyi amaçlasa da uygulamada çoğu zaman belirli girdilerin kullanımını dolaylı biçimde teşvik eden bir yapıya evrilmiştir. Özellikle belirli tohum türleri, kimyasal girdiler ve yem bileşenleri ile ilişkilendirilen destek mekanizmaları, üreticinin karar setini daraltmış ve alternatif (yerli veya daha az dışa bağımlı) üretim biçimlerinin gelişimini sınırlamıştır.
Örneğin, hayvancılıkta geçmişte çiftçiler ve üreticiler yemlerini büyük ölçüde kendileri üretir, yani maliyetlerini yerel kaynaklar üzerinden kontrol edebilirlerdi. Bugün ise yem üretimi giderek dışa bağımlı hale gelmiş, üretici hem içeride artan maliyetleri hem de döviz kuruna bağlı ithal girdi maliyetlerini aynı anda taşımak zorunda kalmıştır.
Bu örnek bile yapısal bozukluğun tüm fotoğrafını bize vermektedir. Nedir bu yapısal bozukluklar sorusu ise detaylandırılması gereken bir konuya iter bizi.
Türkiye’de tarım sektörünün yapısal sorunları özellikle örgütlenme, altyapı ve maliyet yönetimi alanlarında yoğunlaşmaktadır. Kooperatifleşme ve üretici örgütlenmesinin zayıf kalması, çiftçilerin pazarlık gücünü sınırlarken girdi temininden ürün satışına kadar birçok aşamada maliyetlerin artmasına neden olmaktadır.
Buna lojistik, depolama ve tedarik zinciri eksiklikleri eklendiğinde, üretimdeki kayıplar ve verimsizlikler fiyatlara doğrudan yansımaktadır.
Çiftçinin öngörülebilir bir gelir yapısından yoksun olması diğer bir yapısal açığı veriyor bize.
Bu öngörü eksikliği yatırım ve üretim kararlarını belirsizlik altında bırakmaktadır. Bu da arzın sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır. Tüm bunların üzerine enerji ve temel girdi maliyetlerinin etkin biçimde yönetilememesi eklendiğinde, tarım sektörü hem maliyet baskısı altında kalmakta hem de her ekonomik dalgalanmaya karşı daha kırılgan hale gelmektedir.
O halde bu yapısal bozukluğun ve onun bir sonucu olarak ortaya çıkan gıda enflasyonu sorununa yönelik çözüm çerçevesini de açıkça ortaya koymak gerekir.
Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası, çözüm arayışında güçlü ve uygulanabilir bir çerçeve sunmaktadır bize. Bu politika, tarımı yalnızca desteklenen bir sektör olarak değil, stratejik ve planlı bir üretim alanı olarak ele alır; çiftçiye doğrudan ve öngörülebilir gelir desteği sağlar, piyasa oynaklıklarını sınırlayan düzenleme mekanizmaları kurar ve kırsal kalkınma ile verimlilik artışını eşzamanlı olarak hedefler.
En kritik nokta ise desteklerin üretim yapısını bozacak şekilde değil, istikrarı güçlendirecek biçimde tasarlanmasıdır. Türkiye’de gıda enflasyonunun kalıcı olarak düşürülebilmesi için de benzer şekilde parçalı ve kısa vadeli müdahaleler yerine, üretimi planlayan, çiftçiyi koruyan ve girdi bağımlılığını azaltan bütüncül bir tarım politikası mimarisine geçilmesi gerekmektedir.
Ancak mevcut politika anlayışı değişmeden, bu hükümetle böyle bir dönüşümün gerçekleşmesi ve gıda enflasyonunun kalıcı olarak kontrol altına alınması mümkün görünmemektedir.