Diplomaside kapalı kapılar
ardında, gizli kapaklı işleri tercih
etmesiyle bilinen Suudi krallığı,
geçen hafta aniden kamuoyu
önünde garip, kaprisli bir
performans sergilemeye başladı.
Krallık, iki senedir peşinde
koştuğu, lobi yaptığı Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi üyeliği
amacına ulaşır ulaşmaz, BM
Konseyi’nde yerini almayacağını
açıkladı. Arkasından, G.W.
Bush’un 20 yıllık dostu, krallığın
istihbarat şefi Prens Bandar
Bin Sultan al Suudi, artık CIA
ile eskisi kadar yakın işbirliği
yapmayacaklarını, Suudi-ABD
ilişkilerinde önemli bir değişikliğe
gitmek üzere olduklarını açıkladı.
Prens Bandar “BM’deki
tavır, BM’ye değil ABD’ye bir
mesajdır” diyor. Bandar’ın
açıklamalarından, bir önceki
istihbarat şefi El Türki’nin
Al Monitor’la yaptığı
söyleşiden, Suudi krallığının
ABD’nin öncelikle Suriye
muhalefetine gereken silah
yardımını yapmasını, Suriye’yi
bombalamaktan vazgeçerek
kimyasal silahların yok edilmesi
ve siyasi çözüm arayışı
üzerine odaklanmasını, İran’la
görüşmelere başlamasını,
ayrıca Mısır’da askeri darbeye
karşı çıkmamasını, Bahreyn’de
bekledikleri desteği vermemiş
olmasını, giderek karar
alma süreçlerinin dışında
bırakılmalarını protesto
ediyormuş.
Jeopolitikte, diplomaside
hiçbir şey göründüğü gibi
değildir, düşünmeye öncelikle
her şeyden şüphe ederek
başlamak, birkaç kat kazı
yapmak gerekir. Özellikle, söz
konusu olan bölge Ortadoğu
ise... Hele Suudi krallığı varlığını,
güvenliğini borçlu olduğu
Amerika’ya karşı tavrında
“önemli bir değişikliğe”
gitmeye hazırlandığını,
ABD’ye söylemek
yerine kamuoyu önünde
açıklıyorsa...
Bir dizi gariplik
Geçen hafta başında
Kerry ve Suudi Dışişleri
Bakanı buluştu.
Toplantıdan, bu iki
ülke arasındaki ilişkinin
değişmek üzere olduğuna
ilişkin hiçbir sinyal
çıkmadı. Suudi krallığı
BM Güvenlik Konseyi’nde yerini
almayacağını açıkladı, ama hafta
sonuna kadar hâlâ bunu BM’ye
resmen bildirmiş değildi.
Prens Bandar’ın
açıklamalarında da bazı
gariplikler var. Örneğin Mısır’da
darbeyi komutanları ABD
okullarından yetişmiş, ABD
mali yardımından beslenen bir
ordu yaptı. ABD de bu darbeyi,
darbe olarak adlandırmamakta
direndi ve eleştirilerini Müslüman
Kardeşler’in otoriter eğilimleri,
Mursi’nin beceriksizlikleri
üzerinde yoğunlaştırdı.
Bahreyn’e gelince; ABD,
ne Bahreyn yönetiminin
Şii protestoculara yönelik
şiddetli baskısını ne de Suudi
ordusunun Bahreyn’e girmesini
eleştirdi, adeta başka yöne
bakmayı seçti. Suudilerin ABD
dış politikasında karar alma
süreçlerinden dışlandığına ilişkin
yakınmaysa tam anlamıyla bir
fantezi ya da bir zamanlar bu
süreçlerin içinde olunduğuna
dair bir kuruntu.
Prens Bandar bundan sonra
ABD’den daha çok Ürdün,
Fransa gibi müttefiklerle
çalışacakmış. Fransa’nın ABD
çizgisine doğru eğilmekte
olması bir yana, bu müttefikler
konusunda Suriye rejimine karşı
en sert muhalefeti sürdüren
Türkiye’nin adının, Bandar’ın,
Türki’nin açıklamalarında,
bu açıklamaları tartışan Batı
yorumlarında geçiyor olması da
bir başka gariplik.
Suudi rejiminin bu
yakınmalarında bir gariplik
daha var. Jerusalem Post’ta
Frantzman’ın vurguladığı
gibi, insanın aklına “Suudi
krallığı, daha iki yıl önce BM
Konseyi’ne ‘sorumluk sahibi
yönetim’ nitelemesiyle önerdiği
Suriye konusunda, şimdi rejimi
devirmeye o kadar kararlıysa
neden 22 Arap ülkesini,
Müslümanların çoğunlukta
olduğu 55 ülkeyi bir araya
getirip bir şey yapmıyor? Neden,
İran’dan bu kadar yakınacağına
gidip İran’la kendisi savaşmıyor
da 1980’de İran’la savaşmaları
için Iraklılara rüşvet vermeyi,
1990’da Saddam’a karşı
ABD’yi yardıma çağırmayı
seçiyor. Suudi krallığı için
hep başkalarının mı ölmesi
gerekiyor” türünden sorular
geliyor.
Hesapta olmayan
işler
Bu çıkışıyla Suudi
rejimi aniden, kendini hiç
istemediği bir anda ışıkların
altında buldu. ABD ile
ilişkilerinin ayrıntılarından
ülkesindeki insan hakları
ihlallerine, kadınların,
göçmen işçilerin üzerindeki
teröre, radikal Müslüman
militanları yetiştiren medreselere,
Vahabi, Selefi bağlantılarına, 11
Eylül saldırısında adı geçen 15
teröristten 11’inin Suudi kökenli
olmasına, eğer Suriye’de rejim
düşerse, Ortadoğu’da oluşacak
Sunni-Selefi egemenliğine
kadar birçok konu konuşulmaya
başlandı.
Bir kez Suudiler ışık altına
gelince, Mekke ve Medine
üzerindeki kontrollerinin,
peygamber soyundan
gelmedikleri için meşru olmadığı,
buraya ABD sayesinde, halka
baskı, terör uygulayarak
oturdukları, de facto halife
gibi davranmaya çalıştıkları
gibi çoktan unutulmuş dikenli
konular gündeme girmeye
başladı. (The Asia Times, 23/10)
Bu sırada, ABD dış politika
çevrelerinden yazarlar, Suudi
krallığının ABD’ye bağımlı
olduğunu, aslında iktidarsız,
istikrarsız ve iç çatışmalar
yaşayan bir krallık olduğunu
anlatmaya başladı.
Amerikan dış politika
entelijansiyasının etkili
isimlerinden Robert Kaplan’dan
sonra, İngiltere’nin devlete
ve muhafazakâr kanada
en yakın gazetelerinden
Daily Telegraph’ın savunma
konuları editörü uzun bir Esad
eleştirisinden sonra lafı getirip,
“Beğensek de beğenmesek
de Esad’la konuşmak
zorundayız... Tatsız ama,
Esad’ın yönetiminde istikrarlı
bir Suriye, Batı’nın çıkarlarına;
Libya gibi yönetilemez, İslami
terörün geliştiği bir ülkeden daha
uygun olacaktır... Geçmişte
Esad hanedanıyla yaşadık, yine
yaşarız” sonucuna ulaşıyordu.
Telegraph’ta yazan
Coughlin’in yorumunu dikkatle
okuyunca, yazarın, öncelikle
bölgedeki istikrarsızlıktan
dolayı kaynakların, örneğin
Irak petrollerinin gerektiği gibi
kullanılamıyor olmasından kaygı
duyduğu anlaşılıyordu.
Suriye’ye yönelik rüzgârlar bu
yönde eserken, İsrail istihbarat
şefinin, Al Monitor’la yaptığı bir
söyleşide, “Ekonomik koşulları
iyileştirmek isteyen İran’ın
nükleer bir anlaşmaya varma
arzusunun samimi olduğuna”
inandığını söylemesi de
anlamlıydı.
Tüm bunları göz önüne
aldıktan sonra aklıma, aslında
bana da garip gelen sorular
geldi. Acaba, Neo-con’lara
çok yakın olan Bandar ve
Türki, Obama dış politikasını
zora sokmak için mi böyle
konuşuyor? Ya da Suudi
rejiminin bu çıkışı, ABD’nin
Rusya ile birlikte Suriye ve İran’a
yönelik sürdürdüğü diplomatik
girişimlerini, Suriye muhalefetine
yardım etmeye, İran’a baskı
yapmaya devam etmesine, hatta
olası gelişmeleri düşünerek
Suudi krallığı ile arasına mesafe
koymasına olanak sağlayacak
yönde “heç etme” çabası olabilir
mi? Sakın bu çıkış, sonunda
Suudi krallığının yüzünde
patlamasın?
Suudi Krallığının Garip İşleri
Yazarın Son Yazıları
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.