NATO zirvesi ve halimiz

13 Temmuz 2016 Çarşamba

NATO’nun 8-9 Temmuz’daki Varşova zirvesi doğrusu hiç hayra alamet değil. Türkiye ve Avrupa’nın büyük kentlerini, Batı’nın uluslararası müdahalelerinin de sonucu olan devlet-dışı radikal aktörlerin terörü vurmakta. Varşova Paktı’nın dağılışının 25. yılında Polonya’daki NATO zirvesinde ise hedef tahtısına Rusya Federasyonu konuldu. Varşova Paktı’nı gömmüş Sovyetler’in son lideri Mikhail Gorbaçov’un “NATO’nun askeri yığınağının Rusya’ya sıcak savaş hazırlığı olduğunu” söylemesi boşuna değil. Retorik tartışmaya mahal bırakmıyor: ‘Caydırıcılık’. Bu Soğuk Savaş’ın mottosu. Sebepsiz yere değil elbette…

***

Batı; Brexit paniği, Avrupa’da neoliberalizmin sıkıntılı bir süreçle popülist sağı tetiklediği ve Transatlantik ilişkilerinin geleceğine dair farklılıklar yarattığı bir süreçten geçiyor. Uluslararası ticaret ve stratejik dengelerin Rusya ve Çin’in hakimiyet alanı Asya’ya kayması, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün ‘yükselişi’, paylaşım mücadelesinde yeni jeopolitik dengeler ve güvenlik mimarisini etkiliyor. Ve Batı kendini ‘düşüşte’ hissetmekte.

Rusya ise Ortadoğu’da, Batı’nın katkılarıyla yaratılmış radikal İslam’a karşı askeri dengeleri belirler halde. Doğu Akdeniz’de varlıklarını pekiştirmekle kalmadılar; Hazar Denizi’nden füzelerle Suriye’deki IŞİD hedeflerini yahut Rusya’daki üslerden uzun menzilli Tu-22M3’ler kaldırıp Palmira’yı vurabiliyorlar. Askeri üstünlüğe önem atfeden NATO için hazmı zor.

***

NATO, Soğuk Savaş’ı kazandı, Doğu Bloku çöktü. Ortada ideolojik sebep yok. Batı’nın altını çizdiği ‘demokratik değerler’ maalesef yine Batı’da ‘erozyona uğramakta’. Rusya’yı ‘çembere alma’ siyasetinden ise vazgeçilmedi. Onlar da yanıtsız bırakmıyor.

2000’lerde Ukrayna ve Orta Asya’daki ‘renkli devrim’ denemelerini anımsayın. 2008 Gürcistan savaşı, AB’nin de teslim ettiği üzere Tiflis’in Bush yönetimiyle eşgüdüm halinde 90’ların donmuş krizi Güney Osetya ve Abhazya’ya saldırısıyla başlamıştı. Rusya’nın yanıtı Gürcistan’ı ezip geçmek oldu.

2014 Ukrayna krizi ise AB’nin ‘Doğu Ortaklığı’ hamlesiyle başlarken, Ruslar başta ‘gafil avlansa’ da NATO’yu hesaplamadığı yerden vurdu. Sonuçta Kiev’de aşırı sağcıların koalisyon ortağı kılındığı Batı destekli iktidar oluşurken; Moskova, hatırı sayılır Rus nüfusun yaşadığı doğu Ukrayna’da ‘Minsk anlaşması’ başlıklı belirsizlik yaratmayı başardı. Daha mühimi Kırım’ın ilhakıyla Karadeniz Filosu’na evsahipliği yapan Sivastopol’ü garantiye aldı. Kırım’ın Rusya’ya referandumla katılması, ahalinin iradesine önem atfeden Batı’nın elbette stratejik sebeplerle onaylamadığı bir iş.

NATO ‘caydırıcılık’ retoriğinde ‘Rus saldırganlığı’ temasını işliyor. Oysa Polonya’yı işgale kalkışmayacaklarını biliyorlar. Asıl tema, Rusya’nın Çin’le işbirliği ile Ortadoğu’daki etkinliği. Ki ikincisinde Türkiye’nin katkısı büyük.

***

Tehlike Karadeniz’e taşınabilir. Füze kalkanını aktive edip Doğu Avrupa ve Baltıklar’da daimi konuşlanmaya giden NATO, Karadeniz’de de ısrarcı. Montrö Sözleşmesi kıyıdaş ülkeler dışında daimi güç bulundurulmasına geçit vermese de; Romanya NATO üyesi, Gürcistan ve Ukrayna ise arzulu ortaklar olarak destek veriyor. Sadece Bulgaristan’dan gelen ‘Karadeniz askeri değil, turistik ve enerji işbirliği bölgesi olsun’ itirazının etkisi meçhul.

Türkiye gidişatı dengeleyebilecek konumda. Ama iç tüketime yönelik anti-Batı retoriğe karşın sıkışınca NATO’yu yardıma çağıran ve her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran bir yönetimden ne beklenebilir? Türkiye’yi tüm gerilimlerin odağında, ‘çemberdeki’ ülke kıldılar. Ankara’dan ya “Karadeniz Rus gölü’ne döndü” şikayeti, yahut Amerika, Almanya, Körfez’in monarşilerinin askerleriyle doldurulmuş İncirlik için “Ruslar da yerleşsin” saçmalığı işitilmekte. Ateş hattının ortasında halimiz bu denli acıklı.