Emperyalist projenin, Türkiye’yi, stratejik potansiyelinin bir ulus olarak dağılma sürecine kadar kullanmak olduğu yetkili ağızlarca birçok kez söylendi. Yaşadığımız budur.
Emperyalizmin saldırılarına, yalanlarına, medyanın olağanüstü gücüyle uşaklık yapan işbirlikçilerin “asıl tehlike” olduğu bilince çıkıyor.
Tek ideolojileri para, paranın sağladığı güç olan Cumhuriyet düşmanı işbirlikçiler, gözü dönmüş yerli misyonerler, “uyuyan güzeller” maşası oldukları emperyalist efendilerine hizmet ediyor.
Gazeteci ve televizyonculardan başlayarak ülkeyi yönetenlere, siyasetçilere; kültür, sanat insanlarına kadar işbirlikçiler; emperyalizmin planlarının uygulanması için ne gerekiyorsa yapıyor.
KÖTÜLÜK SİSİ KAPLIYOR YURDU
Emperyalizmin planları doğrultusunda işbirlikçilerin yoğun çalışmasıyla ilk insandan başlayarak günümüze kadar gelen ahlaki kötülük; örgütlü, planlı, bilinçli, vahşi bir biçimde sis gibi kaplıyor ülkeyi.
Sokrates’e göre nedeni bilgisizlik olan kötülük, Platon’a göre erdemsizliğin, bilgisizliğin ta kendisi; Spinoza’ya göre sevincin karşısındaki kederdir, acıdır.
İbn Sina’nın “gül ağacındaki dikenler” dediği kötülüklerin kıskacına alınıyoruz.
İnsan psikolojisini irdelerken insan-insan, insan-toplum ilişkilerini ele alan, insanın kendini anlamasının ipuçlarını veren, toplumun bir parçası olan insana, toplumsal duyarlığa dikkat çeken Alfred Adler’e göre kötülük, doğuştan gelen karanlık bir içgüdü değildir; aşağılık duygusu ve yanlış amaçlar nedeniyle yaşanan toplumsal uyumsuzluğun sonucu oluşur.
GÜNÜMÜZÜN KÖTÜLÜĞÜ
Üstün Dökmen yazdı (“Dahili ve Harici Bedhahlar”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2026): “Bizim kuşak bedhah kelimesiyle Atatürk’ün Nutuk’unda tanıştı. ‘Bedhah’ kötü niyetli insan demektir. Atatürk, Gençliğe Hitabe’sinde dahili ve harici bedhahlarımızdan söz etmişti. Onun sağlığında ne dahili ne de harici bedhahlarımız Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar verebildi. Ona Sevr’i kabul ettiremediler; demiryolları, fabrikalar yaptırmasına engel olamadılar, uçak fabrikalarımızı kapattıramadılar. Ancak o fiziksel varlığıyla aramızdan ayrıldıktan sonra dahili ve harici bedhahlarımız ülkemiz üzerindeki olumsuz amaçlarında başarıya ulaşabildiler.”
Alper Akçam 31 Mayıs 2026 günkü “Neyin Hırsı Bu?” yazısında, “Bir insan kendini halkın gözünde daha da ‘kötü’ kılabilmek için neden bu kadar uğraşır?” dedi:
“Yazıklar olsun makam hırsı ya da çıkar için bu ülkeye, bu halka kötülük edenlere. Yazıklar olsun hâlâ bu oyunu tepki vermeden izleyenlere, yazıklar olsun hayatın gerçeklerine sırtını dönenlere. Selam olsun adalet için, özgürlük için, demokrasi için el ele, ses sese verenlere...”
UMUT VE CESARET BULAŞICIDIR
Walt Whitman’ın şiirini “Pes Etmiş Bir Avrupalı İhtilalciye” adıyla çevirmişti Can Yücel: “Dayan be kardeşim, dayan be bacım!.../ Devam ateşe!... Hürlük uğruna bu, kıran kırana!.../ Hürlük dediğin pes etmez öyle bir iki bozgunla; hürlük dediğin pes etmez zaten/ Halkın ilgisizliği, nankörlüğü ve döneklik edenler hep bir yana.../ Pes etmez öyle tekmeye, yumruğa, topa, tüfeğe, ceza kanunlarına.../ Bel bağladığımız, inandığımız şey o... Var olagelmiş... O oldum olası... O dört iklim dört köşe.../ Ne gel gel etmiş, ne gelirim demiş, oturmuş ışığa karşı öyle huzur içinde, huzur içinde, dosta düşmana karşı/ Sabır taşı öyle beklemiş, beklemiş eşref saati.”
Eşref saati geldi; halk “kontrollü demokrasi”, “ümmet modeli”, “devlet aklı”, “sultanlık”, “saltanat” değil Cumhuriyet istiyor.
“Tevekkül”le, inanç sömürüsünün, politik bombardımanın etkisiyle suskunluğa, vurdumduymazlığa sürüklenen insanlar umutla doluyor, ayağa kalkıyor; “Bir millet uyanıyor”.
Yurdunu sevenler, olanca baskıya, şiddete, dönekliklere karşın direniyor, bildiğini söylüyor, değerlerini savunuyor.
Kötülüğün bulaşıcı olduğu doğru.
Ama unutmayalım ki umut ve cesaret de bulaşıcıdır.