Aile dostumuz değerli yazar Mehmet Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu adlı romanında, “Edebiyat, bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp farkına varmadığımız hayatlar hediye eder,” der. Bu hazineden gözleri dönüp de, edebiyat, hayattan daha hakiki bir şeymiş gibi geldiğinde ise insan edebiyatçı olur Murathan Mungan’a göre: “Edebiyatın sorduğu sorulara, kurduğu, kurdurduğu hayallere hayat yetmediğinde.” (“189 Sayfa”, Metis Yay.)
Edebiyatın dürbünü, güncelin, siyasetin, ekonominin göremediğini çok önceden görür. İstatistiklerin ve finans piyasalarının arkasında saklanan ahlaki tercihleri açığa çıkarır. Bir önceki, “Avrupa’nın Geleceği ve Büyük Engizisyoncu” başlıklı yazımda ele aldığım “refah mı, onurlu yaşam mı” ikilemini biraz daha açmak istiyorum.
Avrupa edebiyatınından iki önemli hekim kahramanından söz edeceğim: Norveçli Henrik İbsen’in Dr. Stockmann’ı ve Fransız Albert Camus’nün Dr. Rieux’sü.
Bir Halk Düşmanı adlı oyunda Stockmann, kasabasının refah kaynağı olan kaplıcaların kirli olduğunu keşfeder. İlk başta herkes onu destekler, ne var ki süreç ilerledikçe tavırlar değişir. Kaplıcalar kapanacak, gelirler düşecek, esnaf zarar görecek, şehir yoksullaşacaktır. Stockmann’ın trajedisi insanların gerçeği anlamazlıktan gelmesi değildir aslında. Hakikatin maddi bir bedeli vardır. Büyük yazar İbsen, okuru o önemli soruyla karşı karşıya getirir: Refah mı, hakikat mi?
Camus’nün Doktor Rieux’sü de önemli romanı Veba’da benzer bir sınavla karşılaşır. Veba salgını başladığında yöneticiler gerçeği kabul etmekte isteksizdir. Salgını kabul etmek, ticaretin durması, limanların kapanması ve ekonomik hayatın sekteye uğraması anlamına gelecektir. Oysa Rieux için gerçek, maliyet hesabına indirgenebilecek bir mesele değildir. Hakikat karşısında yapılması gereken tek şey ona sadık kalmak olmalıdır.
Bugün Avrupa’nın iklim politikaları benzer bir ahlaki sınavın içinden geçiyor. Karbon emisyonlarını azaltmak, fosil yakıtlardan uzaklaşmak, çevre standartlarını yükseltmek ve yeşil enerjiye yatırım yapmak kısa vadede maliyet yaratıyor. Enerji fiyatları yükseliyor, bazı sektörler rekabet baskısıyla karşılaşıyor, sanayi çevreleri itiraz ediyor. Sonuçta karbon konusuna Avrupa kadar titiz yaklaşmayan diğer dünya devlerinin ürünlerini tercih etmek birçok yabancı müşteri için maddi olarak daha uygun oluyor. Buna rağmen Avrupa, geleceğin çevresel risklerini bugünün kâr hanesine kurban etmemeye çalışıyor.
Atlantik’in öte yakasında hâkim olan yaklaşım uzun yıllar boyunca piyasanın kendi kendine en doğru sonucu üreteceği varsayımına dayandı. Kapitalist düşüncenin fikir babası olan iktisatçı Adam Smith’in “piyasanın görünmez eliyle” bireysel çıkarın toplam refaha dönüşeceği inancı, yakın döneme kadar önemli bir dinamizm, yenilikçilik ve zenginlik üretti; ancak bir yandan da eşitsizlikleri büyüttü, çevresel maliyetleri görünmez kıldı ve geleceğe ait kaynakları bugünün tüketimine tahsis etti.
Avrupa ise tarihinin acılarından farklı bir ders çıkardı. İki dünya savaşı, faşizm, çevre felaketleri ve sosyal çatışmalar kıtaya başka bir anlayış öğretti: Her şey piyasanın insafına bırakılamaz. İnsan onuru, sosyal koruma, çevre ve gelecek kuşaklar da ekonomik hesapların parçası olmak zorundadır.
Avrupa’nın yeşile yatırımı, enerji tercihleri kadar etik sorumluluklarla da ilgilidir, yani bir “vicdan politikasıdır”. Daha ucuz enerji uğruna çocuklarımıza daha yaşanmaz bir dünya bırakabilir miyiz? Ya da Stockmann’ın sorduğu şekliyle: Ekonomik çıkar uğruna kirli suyu temiz ilan edebilir miyiz?
Medeniyetler böyle anlarda kendilerini ele verirler. Hakikatin bedelsiz olduğu yerde erdemden söz etmek kolaydır. Asıl mesele, doğru olan bir bedel talep ettiği zaman hangi yolu seçtiğimizdir.
İsterseniz Norveç’ten ya da Fransa’dan roman kahramanları yerine bir de kendimize batıracağımız çuvaldızdan bahsedelim. Her şeyin yerlisi olduğu gibi bizim de yerli bir Stockmann’ımız var. Duymuşsunuzdur, gıda mühendisi ve akademisyen Bülent Şık, 2011-2016 yılları arasında Sağlık Bakanlığı'nın yürüttüğü bir araştırmada görev alıyor. Çeşitli illerde toprak, su ve gıdalardaki kanserojen maddeler inceleniyor.
Şık, halk sağlığını tehdit eden düzeylerde kirleticiler bulunduğu sonuçların yıllarca kamuoyuna açıklanmadığını belirterek 2018 yılında gazetemiz Cumhuriyet‘te bir yazı dizisi yayımladı ve araştırmanın bulgularını kamuoyuyla paylaştı.
Bakanlığın şikâyeti üzerine Şık hakkında dava açıldı ve 15 ay hapis cezası aldı. Şık ise kamu sağlığını ilgilendiren bilgileri açıklamanın bir yurttaşlık ve bilim insanı sorumluluğu olduğunu savundu ve altı yıllık bir yargılama sonucunda beraat etti.
Gelin bir kez daha tekrar edelim: İnsan onuru, sosyal koruma, çevre ve gelecek kuşaklar da değerlendirme süreçlerinin bir parçası olmak zorundadır. Avrupa’yı dünyanın geri kalanından asıl ayıran, büyüme ile vicdan arasında bir tercih yapmak zorunda kalındığında, vicdanın sesini hatırlatan roman kahramanlarını kollayıp yüceltmesidir belki de.