Oyuncu Özgürcan Çevik: Marifet değil belki ama çemberin dışındayım

Oyuncu Özgürcan Çevik, polisiye film serisi Çeamber’de Komiser Hakan’ı canlandırıyor. “Siz çemberin içinde misiniz, dışında mı” diye sorduğumuzda, “Dışındayım” diyor:

19 Eylül 2021 Pazar, 10:34
Oyuncu Özgürcan Çevik: Marifet değil belki ama çemberin dışındayım
Abone Ol google-news

Oyuncu Özgürcan Çevik, “Çemberin içinde olmak için çok gayret eden insan var, bütün hayatını buna vakfediyor, çemberin içinde güvende hissediyorlar. Hayata bakışım ve fikirlerim o çemberin dışında kalmamı sağlıyor.

2 yıllık bir aradan sonra setlere döndünüz, nasılsınız, iyi geldi mi, özlemiş misiniz?

Biraz kireçlenme olmuş ama bir buçuk haftada atıyorsunuz üstünüzden. Sonra kaldığınız yerden devam. Sürekli bir çalışma halinde olma durumu iyi oldu, pandemiden sonra da iyi geldi.

Nasıl geçirdiniz bu süreyi?

Hayatımda hiç yapmadığım kadar spor yaptım. Koşu, tenis… Bir de resme başladım, ama iddialı değilim (gülüyor). Böyle böyle geçti.

Resim merakınız nereden?

Çocukluktan… Babamın da eli resme yatkınmış, varmış yeteneği, aşinalığı. Hem biraz rahatlama gibi, hem bir üretim olsun diye…

Nasıl resimler yapıyorsunuz?

Daha ziyade soyut. Bir şey yapayım, tasarlayayım, dur şu manzarayı çizeyim gibi değil de daha içini dökme gibi resimler…

Rol aldığınız polisiye dizi Çember, ilk iki bölümü Yolun Sonundaki Kız ve Sırlar Apartmanı’yla başladı. Nasıl dahil oldunuz?

Çember’in ilk serisinde de oynayan Barış Bağcı benim arkadaşım. Abdullah Oğuz da aradı 3-4 ay önce, tekrar başlıyoruz seni de çok görmek isterim dedi. Bu arada işler de geliyordu, özellikle zayıfladıktan sonra, maalesef öyle oluyor (gülüyor). Biraz seçici de davranıyordum. Ben Çember’i duyunca direkt olur dedim. Çünkü hem polisiye, hem süreleri iyi, TV filmi formatında. Hem görüntüleri iyi, Abdullah Hoca sinematik takılıyor. Barış da var diye işin içinde pat diye olur dedim. Pat diye oldu diye yazabilirsiniz yani (gülüyor). Her bölüm ayrı hikayesi olan bir iş.

Polisiye de sevdiğiniz bir tür sanırım.

Evet, zaten takip ettiğim dizilerin çoğu da polisiyedir.

Hakan karakterini canlandırıyorsunuz. Nasıl biri Hakan?

Hakan bir süre hava iznine çıkarıldıktan sonra tekrar özel izinle göreve dönen bir komiser. Bizim ekibin özelliği hepsinin özel içgüdülerinin olması. Barış başkomiserin ekibinin çakı gibi bir elemanı. Biraz agresif, arada böyle inceden kabakuvvetle işi çözebiliyor.

Sizin de hisleriniz, içgüdeleriniz güçlüü müdür peki?

Ben içgüdülerim güçlü müdür bilmiyorum ama temiz kalpli olduğumu düşünüyorum. Yani bir şey oluyorsa, onun öyle olması gerektiği için olduğuna inanıyorum. Ve olduysa kesin benim adıma en iyisi olmuştur diye düşünüyorum. Ben karıncayı bile incitmem. Çiğ bir söylem gibi geliyor birden böyle söyleyince ama doğayla barışık yaşamayı tercih ediyorum. Bu barışık halim sayesinde de doğanın bana ters bir hareket yapacağını sanmıyorum (gülüyor). O yüzden başıma bir şey geliyorsa onun başıma gelebilecek en iyi şey olduğunu sanıyorum.

Kendinizi akışa bırakmayı seviyorsunuz…

Evet daha doğru bir söylem oldu (gülüyor).

Naif bir insansınız yani. Aileden gelen bir şey mi?

İyidir bizimkiler. “Beni ailem çok iyi yetiştirdi” gibi olacak (gülüyor). Evet aileden gelen bir şey, ailem beni çok iyi yetiştirdi, o yüzden böyle oldum ben (kahkahalar)…

Bana çok zengin adam ol, parayı bul, en tepede ol demedi kimse. İyi insan ol, vicdanlı ol dediler, öyle yetiştirdiler.

Nasıl bir çocukluktu peki?

Tipik sosyal demokrat, Ankaralı bir aileydi benimki. Annem bankacı, babam inşaat mühendisi, devlet memuruydu. İki kardeşiz ablam ve ben. Ankara’da Ayrancı’da tam orta direk tabir edilen, şu anda olmayan ort adirek bir aileydik. Hiçbir şeyden geri kalmadık ama lüks de yaşamadık. Bir de aile de tabii sosyal demokrat olunca, iyi bir özgürlük alanımız vardı. Özgür yetiştik. Bize seçme şansı verildi, seçebilen çocuklardık. İnanç, görüş, tuttuğun takım dahil, yani her anlamda hiçbir baskıyla yetişmedik. Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Hele şimdi pandemi döneminin de etkisiyle şimdiki çocuklara bakınca. Bu kadar bireyselleşmemiştik. Daha topluca, arkadaşlarla, daha sosyal bir çocukluktu.

Sokağa çıkabilen çocuklardandınız yani?

Sokak çocuğu bile değil sokak köpeğiydim. (gülüyor) O kadar eve girmiyordum yani. Çok arkadaşım vardı, çok da çeşitli arkadaşlardı. Her tipten vardı… Önyargı geliştirme durumumuz olmadı yani. Ailesinin kültürel ve ekonomik durumundan bağımsız, sokakta hepimiz eşittik.

Tekrar filme dönelim. Hakan’ı neden hava iznine çıkarmışlar?

Galiba bir halt etmiş. Başka bir seçeneği de varken silahına davranmış. Bana bile pek anlatmıyorlar aslında. Şimdi de psikolog denetimine sahaya dönmüş vaziyette. Her bölüm ayrı bir cinayet vakasını çözüyorlar. Yan konu olarak görüyoruz karakterlerin hikayesini. Burada da en çok görünen hikaye Hakan’ın hikayesi. Hakan psikoloğa gidip gelip bir şeyleri değiştirmeye çalışacak. Sürprizleri de bozmayalım…

İlk bölüm kadın, “namus” meselesiyle de başladı biraz…

Gündüz vakti televizyon izlerken, kanalları hızlıca geçerken biraz durun. Daha beterleri var.

Peki siz çemberin içinde misiniz, dışın da mı?

Dışındayım, bunu da marifet olarak söylemiyorum. Ama hayat ya da yaşadığımız ülke, şartlar, vicdanımız. Bunların hepsini şöyle bir çırpıp bir kabarttığınızda siz seçim yapamıyorsunuz, bir anda çemberin dışında buluveriyorsunuz kendinizi. Çemberin içinde olmak için çok gayret eden insanlar var, bütün hayatını buna vakfeden insanlar var. Çemberin içinde daha güvenli hissediyorlar kendilerini, daha etrafları çevrili, daha güvende rahat hissediyorlar. Dışında kalmayı tercih mi ediyorsun, yoksa bir bakmışsın dışında mı kalmışsın diye sorarsanız. Onu bilmiyorum işte. Biraz galiba otomatik oluyor. Hayata bakışım ve fikirlerim o çemberin dışında kalmamı sağlıyor zaten.

Bu aralar en çok neye kafa yoruyorsunuz?

Dönem dönem değişmez benim kafa yorduklarım. Sürprizlerle dolu bir ülkede yaşadığımız için. Ben anneannem, teyzem ve annemle büyüdüm. Bir de dedem vardı, babamı 15 yaşında kaybettim. Kadınların elinde büyüdüm. O yüzden ben kadının hala arkadan gelen pozisyonda olmasını, erkek  bir adım öndedir düşüncesine dayanamıyorum. Mesela alışveriş kadınların işidir, kaza mı var, şoför de kadınmış olaylarına dayanamıyorum. Kadının ötelenmesini hazmedemiyorum. Bunu bile sağlayamamışken hala ülkede ekonomi şahlansa ne olur, uzaya gitsen ne olur. Önce bunu çözmemiz lazım. Klişe laflar da etmek istemiyorum ama… Bir de çok insan bazlı yaşıyoruz dünyayı. Yeni yeni duyarlılık projeleri çıkıyor ortaya. Müsilaj vardı ne oldu mesela?

Gündeme yenik düştü.

Unutuldu, m’si geçmiyor ortalıkta. İnsan olarak doğayı kendimize köle ettik. Pet şişe kullanarak ben de buna katkı sağlıyorum maalesef. Dünya sadece insanların değil. Evrimleşip en öne geçen topluluksak insan ırkı olarak, örnek olalım biraz yani. Hayvanlığın anlamı yok. Nasıl kendi cümlemi kendim boğdum (kahkahalar)…

İnsanlığın alemi yok…

(Kahkahalar) Evet öyle diyelim daha güzel… İnsanlığın alemi yok (gülüyor)… Kimseye de kızamıyorum, şurada sokaktan geçen adama da bunun hesabını soramam. Çünkü adam da diyor ki “Ben açım”. O adama da üzülüyorsun bir taraftan…

Kadınlarla dolu bir evde büyüdüm dediniz ya. O kadınlardan neler öğrendiniz?

Kadınsı demeyeyim de, kadınların daha çok bildiği, 10 yaşında bir erkek çocuğunun kafasının basmayacağı şeyleri biliyordum. Kadınlara has, kendi aralarında konuşurlarken annemle ablam... Bu da güzel bir şey. Anneannem mutfakta ustaydı, yemek konuşulurken uzman tartışmalar dönüyordu. Yemek merakım da yoktu, ama püf noktaları bilirdim yemek konusunda. Abuk sabuk terimler öğrendim, anneannem Rumeliliydi, her şeye bir lafı vardı. “Ay avucum kaşındı, kısmetse başıma, paraysa cebime, imansa göğsüme, lafsa k...“ gibi laflar ederdi (kahkahalar)…

Bazı konuşmalar tabii gizli saklı yapılırdı, ne konuşuyorsunuz siz orada deyince sen sus bakayım her şeyi de duymayıver derlerdi. Oradan da kadınların kendi aralarında konuştuğu özel meselelerini bazen de duymamak gerektiğini öğrendim.

Oyunculuk vazgeçilmez mi?

Benim mesleğimmiş gerçekten. Bunu keşfedebilmiş olduğum için şanslıyım. Her insan bu kadar şanslı olamıyor. Kimisi doktor doğuyor, kimisi avukat.. benim de olayım buymuş.

Nesini seviyorsunuz en çok?

Dürüst bir şey. En azından çıkıp “Biz burada rol yapıyoruz” diyoruz. Bunu böyle her gün, hayatımızın her anında yapıp da çok doğalmışız gibi takılıyoruz ya. En azından dürüstçe “,ben şu anda rol yapıyorum” diyorum. Ben mesela 08.00’da çıkıyorum evden, akşam 00.00’da geliyorsam eve, o 12 saat rol yapıyorum. Hakan oluyorum, Şevkat oluyordum eskiden. Maske yok bir şey yok. Toz pembe kurulmuş bir senaryoda yaşıyorsun, bu daha az yorucu gerçek hayattan.

Gerçek hayatta rol yapmaktan hoşlanmıyorsunuz…

Tabii, bu rahatlığa erişmek de benim seçimimdi. Bu rahatlığı kendi kendime sağladım. Bazı insanlar öyle değil. Bir işyerinde iş arkadaşlarına, müdürüne vs. rol yapmak zorunda kalıyorsun. Şimdi onlara ne diyeceksin, kızamazsın ki. O da onun karşılığında hayattan başka bir şey alıyor. Ben hayattan başka bir şey alıyorum ama biraz da zor oluyor böylesi. İnsanlar risk almaktan da korkuyor.

Nasıl riskler mesela?

İşşiz kalma riski, parasız kalma riski, sevgisiz kalma riski, yalnız kalma, ötekileştirilme… Bir aidiyet ihtiyacı var ya insanın. O işte her şeyi yaptırıyor. Ait olduğun topluluktaki aidiyetini kaybetmemek adına neler yapıyorsun, göze alıyorsun… Yine açık unutulmuş hortum gibi başıboş bir cümle (kahkahalar)…

Uzun zamandır sektörün içindesiniz. Ne öğretti size, ya da sizden götürdükleri var mı?

Biraz sakin olmayı öğretti. İlk başlarda tiyatro gibi düşünüyordum sinema-televizyon işlerini öyle olmuyormuş. Tekrar tekrar aynı sahneyi çekmek biraz daha zor, enerjiyi idareli kullanmayı öğretti.

Peki hayattan ne öğrendiniz bugüne kadar?

Biraz politik bir cevap olacak belki ama, hayat öğretmeye devam ediyor.

Herkes hayatında bir kere ne yapmalı?

Bir kere ölüme yaklaşmalı ki hayatın kıymetini bilsin. Ölümün ne kadar ani ve zamansız bir şey olduğunu bilsin, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamamayı öğreniriz böylelikle belki.