16 kadın tek bedende

Ayça Bingöl, Mam’Art Tiyatro yapımı, Yıldız Kenter’e ifhaf edilen “Ben Anadolu”oyunu ile sahnede. Bingöl, “Bu oyun ona bir saygı duruşudur. Onun üç kadın öğrencisinin ondan aldığı bayrağı gururla taşımasıdır” diyor.

11 Ekim 2021 Pazartesi, 18:06
16 kadın tek bedende
Abone Ol google-news

Ayça Bingöl bu günlerde oyunculuk kariyerinin belki de en zorlu ama aynı zamanda en çok gurur duyduğu ve kendisini mutlu eden projelerinden biriyle sahnede. "Ben Anadolu" isimli oyunda bu topraklardan fışkıran 16 kadın karaktere tek başına hayat veriyor. 16 Ekim'de Oyun Atölyesinde, 20 Ekim'de Zorlu PSM'de, 28 Ekim'de ise Baba Sahne'de sahnelenecek, Mam'Art Tiyatro yapımı oyun Ayça Bingöl'ün de hocası olan usta oyuncu Yıldız Kenter' ithaf edildi.

Kadınların yaşam haklarının tehdit altında olduğu, belli bir yaşam tarzının dayatması altında hem özel hem de kamusal hayatta kadınlara dayatıldığı bir dönemde sahneleniyor olması ile özel bir anlam taşıyan "Ben Anadolu" ile başlayan sohbetimiz, Bingöl'ün yeni kadrosuna katıldığı "Kırmızı Oda" ile sürdü, geçmişe, anneliğe, pandemiye, oyunculuk sektörüne kadar uzandı...

"Ben Anadolu" oyununda 16 farklı kadın karakteri canlandırıyorsunuz. Böylesi zorlu bir role nasıl hazırlandınız?

Feri Baycu Güler ve Görkem Yeltan projeyi birlikte yapmaya karar verip çalışmaya başladıktan sonra oynamam için beni işe dahil ettiler. O sırada pandeminin en zor günleriydi ve hepimiz başka şehirlerdeydik. Oyunu Yıldız Hoca’nın ölüm yıldönümüne denk gelen İstanbul Tiyatro Festivali’ne yetiştirmek için işe giriştik ve önce online olarak provalara başladık. Zorlayıcı ama hepimize farklı edinimler kazandıran değişik bir tecrübe oldu. 16 kadının her birinin ayrı dönemler içinde var olduğunu da düşününce elbette kolay olmadı. Hiçbirinin birbirine benzememesi üzerine çok kafa patlattık ve farklı biçimlerde yol aldık ki ayrımı biçimsel olarak da ortaya koyabilelim. Zor ama çok zevkli yolculuk umarım bu oyunu uzun yıllar oynamaya devam edebilirim. Sahnede tek başına olmak da gerçekten kolay değil. Kalabalık oyunlarda ya da iki kişilik oyunlarda sahnede birlikte nefes alıp verdiğiniz rol arkadaşlarınızla birbirinizin eli, kolu, yarısı gibi oluyorsunuz oyun sırasında. Tek başına olmak demek tek başına mücadele etmek demek. Ben bu oyunda hep kendimle mücadele halindeyim, en büyük yoldaşım seyirciyle kurduğum enerjisel ilişki. Bu ilişki beni yukarı çekiyor ve devam etme gücü veriyor. Tabii ki büyük bir kısmı da çalışmakla ilgili. Çalıştıkça ve oynadıkça kendinizi daha iyi hissedip, seyirciyi kucaklamaya başlıyorsunuz. Bu noktada da zaten bu mesleği yapma sebeplerimden biri gerçekleşmiş oluyor. Yani seyirci ile kucaklaşma ve bu kucaklaşmayla sahnede var olma hali ve onun yaşattığı haz.

'YILDIZ KENTER BİZİ SEYREDİYOR'

Yönetmen Görkem Yeltan, oyunun yapımcısı Feri Güler ve siz, üçünüz de Yıldız Kenter’le çalışmış kadınlarsınız. Kendisiyle iletişiminiz nasıldı?

Hepimiz hocanın öğrencileriyiz. Zaten Ben Anadolu demek Yıldız Kenter demek. Benim bu meslekte en kıymetli şeyleri öğrendiğim hocalarımdan biridir. Önünde büyük bir saygıyla eğiliyorum. Bu oyun ona bir saygı duruşudur. Onun üç kadın öğrencisinin ondan aldığı bayrağı gururla taşımasıdır. Bu noktada mesleki yolculuğumuzdaki yönelimlerimizi, onun öğrencileri olarak nereden nereye geldiğimizi, edinimlerimizi, tecrübelerimizi harmanlayarak, kendi bakış açımızla yeni bir Ben Anadolu koyduk ortaya. Yıldız Hoca’nın oynadığı dönemle şu anki dönem arasında her anlamda fark çok. O yüzden kendi bakış açımızla yorumlayarak bu oyunu yeniden sahneye getirdik. Ve ben bu oyunu her oynadığımda Yıldız Hoca’nın yıldızların arasından bizi seyrettiğini düşünüyorum.

Türkiye'de kadın olarak var olmak hayatın her alanında gitgide zorlaşıyor. Böyle bir dönemde tarih boyunca yaşamış 16 farklı kadına hayat vermeniz de sizin için önemli olmalı. Türkiye'de kadınlara yönelik saldırılar ve uygulanan politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadın cinayetleri politiktir. Bu her şeyi özetleyen bir cümle. Bazen çok umutsuzluğa kapıldığımı itiraf edebilirim. Çok üzgün, çok kızgın hatta öfkeli oluyorum. Bu mücadelenin kendimce bir yerinde durarak elimden geleni yapıyorum. Aydınlık ve özgür iki tane kız çocuğu yetiştirmeye çalışıyorum. Bir çocuğunun bile dünyayı değiştirebileceğini düşünüyorum. Eğitimin, özgürleşmenin ve kendi varlığını ortaya koymanın ne kadar önemli olduğunu her fırsatta her yerde dile getirip toplumu bilinçlendirmeye çalışıyorum. Burada tabii ki ciddi bir sistem değişikliği ve güce de ihtiyaç var, İstanbul Sözleşmesi gibi... Ve ben bir vatandaş olarak bu ihtiyaçların yerine getirilmesini talep ediyorum.

Genel anlamda kadın olma hissini nasıl tarif edersiniz?

Bu soru cinsiyetçi ve ayrımcı bir soru bence. Çünkü hiçbir röportajda erkek oyunculara ya da tanınmış birine "Genel anlamda erkek olma hissini nasıl tarif edersiniz?" diye sorulmuyor. Bu soruyu insan olma hissini nasıl tarif edersiniz üzerinden yanıtlamayı tercih ediyorum. İnsan yaradılışından beri çelişkilerle ve zorluklarla hayatta kalmak için mücadele ediyor. Bunun çok farklı şekilleri var. Hayatta kalmak, var olmak, kendini gerçekleştirmek, hayallerinin peşinden koşmak. Bunların hepsi tüm yaşam boyunca devam eden çok zorlayıcı, çok engebeli hisler. Ben bu noktada hep şunu düşünüyorum; ne kadar esneyebildiğimiz, ne kadar değişip, dönüşebildiğimiz bize güç katıyor. Çünkü koşullara uyumlandıkça o koşulların içinde yeniden var olabiliriz. İnsan olarak buna çok çabalıyorum. Hayatımın her noktasında kendimi gerçekliğimle ortaya koyabilmek için hep bir mücadele halindeyim. Tabii ki akışa çok fazla direnmemek lazım o da çok yıpratıcı ve yorucu oluyor. O esneklikle hayata uyumlanarak yaşamaya çalışıyorum. Eğer doğaya gerçek anlamda biraz daha yüzümüz çevirebilirsek her şeyin bir akış içinde ve olması gerektiği gibi olacağını daha iyi kavrayabiliriz. Ve değiştiremeyeceğimiz gerçekleri daha kolay kabul ederiz.

'BIRAKIN MUTLU OLSUNLAR'

“Kırmızı Oda” kadrosuna dahil oldunuz. Dizi izleyicilerini heyecanlandıran bir gelişmeydi bu.

Biz Onur Güvenatam’la (OGM Pictures) pandeminin başından beri görüşme halindeydik. Bana bir takım teklifleri olmuştu ama daha aşılanmanın başlamadığı dönemlerde iki çocuğumu düşünerek set ortamına çıkmak istemedim. O dönemde gelen bütün tekliflere de aynı yanıtı verdim. Çünkü çok riskli buluyordum sete çıkmayı. Çalışmaya karar verdikten sonra tekrar Onur Bey’le görüştük. Ve bana Derya karakterini gönderdiler. Ardından Gülseren Hanım’la bir araya geldik. Kırmızı Oda’nın en ilginç, en insanın içine dokunan tarafı bu hikâyelerin hepsinin gerçek olması. Derya’nın hikâyesini okuduğumda içimde bir yer çok etkilendi ve Derya ile olan yolculuğum başladı.

Biraz geçmişe dönmek istiyorum. Konservatuvara girişinizin epey ilginç bir hikâyesi olmalı.

İTÜ’de kimya okurken konservatuvara gitmeye karar veriyorsunuz.

İyi bir öğrenciydim lisede ve İstanbul Teknik Üniversitesi'ni kazanıp okumaya başladım. Fakat mutsuzluktan ölüyordum. Hep oyuncu olmak istiyordum, ama babam oyuncu olmama çok sıcak bakmıyordu. Karşısına geçip "evladının mutlu olmasını istiyorsan buna izin vermelisin" dedim. Konservatuar sınavından 700 kişinin arasından seçilen ilk 10’a kalınca o da bende bir şeyler olduğunu anladı ve yumuşadı. Annem her zaman destekti. Bütün ebeveynlere diyorum ki çocuklarınızın hayallerinin önüne geçmeyin onlara fener tutun. Bırakın nerede, nasıl mutlu olacaklarsa öyle yaşasınlar.

İlk dizi deneyiminiz dönemin popüler dizisi “Süper Baba”...

O sırada konservatuarda 2. sınıf öğrencisiydim. Hayatımda hiç set görmemiştim. Evin kızı Sevinç Erbulak’ın arkadaşlarından birini oynadığım, hafta bir gün sete gittiğim küçük bir roldü. Nasıl karşılaştırabilirim ki Süper Baba’yı başka bir diziyle? Türkiye’nin en iyi oyuncularının oynadığı, harika bir senaryosu olan, çok iyi yönetmenler tarafından çekilmiş 45 dakikalık muhteşem bir diziydi. Aradan 25 sene geçti ve elbette teknik olarak çok şey değişti ama yine de rüya gibiydi. Benim için her açıdan şanslı ve kazanımları yüksek bir işti. Mesela Süper Baba zamanında sesli olarak çekilmiyordu diziler. Yani stüdyoya gidip kendime seslendirme yapıyordum. Bu bana hayatta bambaşka bir yön daha verdi. Ses yönetmenleri beni yetenekli buldu ve oradan sonra hayatım boyunca seslendirme yapmaya da devam ettim.

İzleyicinin çok sevdiği yapımlarda yer aldınız. Bu işlerin sırrı neydi sizce?

Seçmeye çalışıyorum. Önceliğim iyi senaryo. İyi senaryolarda olmak için çaba harcıyorum, rolü, oyuncu kadrosunu sevmek istiyorum. Yapımcı, yönetmen çok önemli faktörler. Her şeyi de siz seçemiyorsunuz elbette. Şartlar başka şeyler getiriyor önünüze ama onlara da uyumlanmaya çalışıyorum. Böyle durumlarda yaşanan bütün aksilik ya da negatifliklerin içinden yeniden bir şeyler yaratıp düzeltmeye yönelik çaba gösteriyorum. Sadece önüme geleni oynamak değil ötesinde daha iyi olabilmesi için çaba harcıyorum. Bazen de en iyi senaryo, en iyi yönetmen, olabilecek en iyi partner bir araya geliyor ama iş uçabiliyor. Neye göre rekabet ettiğini çok da anlamadığım bu rekabetçi ortamdaki bazı beğeniler beni şaşkına çeviriyor. Umarım bundan sonra da yine karşıma iyi işler çıkar ve şansım da yaver gider.

Ya “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” ile gelen şöhret?

Şöhrete verdiğiniz anlamla ilintili bunun cevabı. Bu ülkede herkes iyi ya da kötü şöhret olabiliyor. Ben şöyle bakıyorum; bu dizi sayesinde beni herkes tanıdı diyebilirim, evet. Hayatımın her noktasının oturmuş olduğu 30’lu yaşlarımdan sonra gelen bu tanınırlık da bana bazı avantajlar sağladı. Mesela tiyatro sahnelerimize daha çok seyirci gelmeye başladı. Yapımcıların, yönetmenlerin beni tanımasını sağladı ki bu da daha fazla iş, daha fazla seçme şansı sundu. Bunlar bana getirdiği artılar. Ben hayatımı herkes gibi yaşıyorum. Herkes gibi işimize gidip geldiğimiz normal bir aile hayatımız var. Yani bana bir şey getirmedi ki ben onu taşıyayım. Yolda yürüyememe meselesine gelirsek böyle bir şey yaşamadım. Sadece yolda yürürken tanınan biri oldum ve çok güzel geri dönüşler aldım. Kadınlara çok etkisi olan rollerde oynadığım için kadınlardan çok fazla ‘umut oldunuz’ cümlesi duydum; özelikle Cemile’yi oynadığım dönemde. Bu zaten çok büyük mutluluk daha ne olsun.

'AĞLAYAN KADINI KABULLENDİM'

Birkaç sene önce "Türk halkı ağlamamı seviyor herhâlde" demiştiniz. Son yıllarda yer aldığınız projeler sizi farklı yönleri karakterlerle buluşma ve onlara hayat verme açısından tatmin etti mi?

Bana başka türlü rol teklifi çok nadir oluyor maalesef. Hep aynı prototipler üzerinden beni düşünüyorlar. Elbette bu arz talep meselesi. Bir şeyi iyi yaptığınızı düşünüyorlarsa ve o çok sevildiyse onun üzerinden devam etmek istiyorlar. İlk başta bende farklı roller oynamaya çok hevesliydim ve neden bana hep böyle roller geliyor diyordum sonra artık bu durumu kabul ettim. Tamam dedim beni televizyonda böyle görmek istiyorlarsa ben böyle roller oynayayım. Ama bir sinema filminde bambaşka şeyler yapabilirim ki, yaptım da. Tiyatroda zaten bambaşka şeyler oynuyorum. Bu durumla da kavga etmeyi bıraktım. Gelen projeler içinden içime sinen hangisiyse onu kabul ediyorum.

Peki fırsatınız olsa oyunculuk kariyerinizin bu döneminde nasıl bir karakteri oynamak isterdiniz? Nasıl özellikleri olurdu, nasıl bir hikâyenin içinde yer alırdı?

Son dönemlerde izlediklerim arasından söyleyeyim. Kate Winslet’in oynadığı "Mare of Easttown". Ağzım açık izledim diyebilirim diziyi. Senaryo, oyunculuklar, hikâyenin anlatılış biçimi ve o kadının o hikâye içindeki yeri, gerçekliği… İzledikten sonra ben de böyle bir şey yapmak istiyorum dedim. Keşke yapabilsem. İzlemeyenler de tavsiyemdir, çok güzel dizi.

'SÜRELER DEHŞET VERİCİ'

Dijital platformlara bir oyuncu olarak bakışınız nasıl?

Dijital platformları seviyorum ve takip ediyorum. Bu platformların sektöre katkısı büyük. İçerikler, fikirler, hayaller çoğaldı ve iş imkanı arttı. Herkes dijitale iş yapmayı seçiyor çünkü geleneksel medyadaki süreler dehşet verici. Çekmek, yazmak, yapımcılığını yapmak, oynamak… Herkes için çok zor. Şu an henüz hiçbir şey anlatamadığım ve ismini de veremediğim dijital bir platformda yayınlanacak harika bir işin çekimlerini yeni tamamladık. Bundan sonraki süreçte de gelen teklifler arasında dijitalde yer alacak projeler oldukça tercihimi bu yönde kullanabilirim. Çünkü yaptığınız işin başını, sonunu biliyorsunuz ve bu gerçekten çok avantajlı bir durum.

'SİZ SANKİ SORABİLİYORSUNUZ'

Sizce son dönemde ülkenin hali pürmelali ekranlara ve tiyatro sahnelerine yeterince yansıtılabiliyor mu?

Siz basın olarak her şeyi yazabiliyor musunuz, sorabiliyor musunuz? Tiyatro sahnelerine nasıl yansısın? Bir takım yaşama biçimleri insanlara pompalanıyor ekranlardan. Tiyatro sahnesinde de herkes bağımsız tiyatrosunu yapabiliyorsa söylemek istediğini bir şekilde söylemeye çalışıyor ama belli sınırlar içinde. Nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz. Sahne zaten muhalif bir yerdir. Başka türlüsü olamaz. Biz orada kendi çerçevemizde söylemek istediğimizi söylüyoruz ama maalesef kimse tam anlamıyla özgür değil.