10 ay sonra sinemada izlediğimiz ilk film bir pandemi filmiydi

Nihayet hasret bitti! Aylardır sinemada film izlemeye duyduğum özlemle, hemen her yazımda yaktığım ağıtlar son buldu ve İstanbul Film Festivali bizleri yeniden sinema salonlarıyla buluşturdu.

26 Haziran 2021 Cumartesi, 15:57
10 ay sonra sinemada izlediğimiz ilk film bir pandemi filmiydi
Abone Ol google-news

Nisan ayından bu yana çevrimiçi olarak devam eden festivalin, Kadıköy Sineması’ndaki ilk gösterimi ise epeyce ironikti: Evet, 10 ay sonra sinemada izlediğimiz ilk film bir pandemi filmiydi…

Baştan söylemeliyim ki bu yazı objektif olmaktan bir hayli uzak olacak zira aylar süren kısıtlamaların ardından sinemada bir korku filmi izlemenin verdiği mutlulukla filme olan mesafemi korumam neredeyse imkânsız. Elbette bunda, psikedelik görsel tasarımı, John Carpenter’ın tınılarını çağrıştıran atmosferik müziği ve hipnotik etki yaratan ses tasarımıyla baş döndürücü bir deneyime dönüşen Dünyada’nın (In The Earth) da katkısı büyük... Kill List (2011), High-Rise (2015) ve A Field in England (2013) filmleriyle tanınan Ben Wheatley’nin, pandeminin hemen başında yazmaya başladığı ve on beş günde çektiği bu ekolojik-halk korkusu, girizgahında yer verdiği taş kırma sahnesiyle Stanley Kubrick başyapıtı 2001: A Space Odyssey’e gönderdiği selamla açılıyor. Hemen ardından dünyada yayılan bir virüs sebebiyle pandemi döneminde geçtiğini öğrendiğimiz filmin hikayesi, salgın koşullarında hayatımıza eklemlenen maske, dezenfektan ve mesafe gibi unsurlarla kısa bir karşılaşmanın peşisıra asıl niyetini açık ediyor: Virüs ve pandemi temalarının salt bir fondan ibaret olduğunu fark ettiğimiz film, yüzünü bir anda okült ritüellerin ve eski kitaplarda anlatılan efsanevi ruhların eşlik ettiği mistik bir dünyaya çeviriyor.

Filmin, izolasyon ve yalnızlaşmanın insanlar üzerindeki etkisine yönelik düşünceleri de bu andan itibaren şekillenmeye başlıyor zira ana karakterler Martin (Joel Fry) ve Alma (Ellora Torchia), bir araştırma sırasında kaybolan Olivia’yı (Hayley Squires) bulabilmek amacıyla ormanın derinliklerine doğru bir yolculuk yapıyorlar. Ve Parnag Fegg isimli bir ruh tarafından terörize edilen, pandemi sebebiyle doğaya sığınmış Zach (Reece Shearsmith) ile karşılaşıyorlar. 

Zach, Martin ve Alma’yı tüm film boyunca The Shining’in Jack Torrance’ı gibi takip ederken, yönetmen Wheatley bununla yetinmiyor ve filminin referanslarını The Wicker Man’e (1973) dek genişletmeye devam ediyor. 

Normalden daha verimli bir toprağa sahip olan bu ormanın, bitkilerin kökleri aracılığıyla bir tür beyin oluşturduğuna ve insanlarla iletişime geçtiğine yönelik inançla birlikte türler arası geçiş yapmaya başlayan hikâye, deliliğin sınırlarında bir gezintiye dönüşüyor.  Doğayla, ses ve ışık vasıtasıyla iletişim kurulduğunu iddia eden ve bu sebeple görsel ve işitsel tasarımını, psikedelik görüntüler ve 70’lerin korkularını andıran sesler üzerine kurgulayan filmin en zorlayıcı kısmı da başlıyor. Rahatsız edici yakın plan görüntülerinin bile ‘normal kaldığı’ bu sekanslarda kullanılan aralıksız flaş efektlerinin seyirciyi çok yorduğunu fakat bir o kadar da hipnotize edici bir etkiye sahip olduğunu belirtmeliyim. Bu kesmeler biraz daha az kullanılsa seyirci için daha iyi olurmuş fakat filmin içine çekmeye çalıştığı halüsinatif dünyayı ve o delirme halini yansıtmaya yardımcı olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerek.

Pandemi, insan-doğa ilişkisi, okültizm gibi temalarla ve Clint Mansell’in notaları ile filmini bir dehşet senfonisine dönüştüren Wheatley, böylelikle düşük bütçenin ve çekim süresinin kısalığı sebebiyle aceleye getirildiği hissi uyandıran bölümleri de görmezden gelmemizi sağlıyor. Bilhassa Zach’i canlandıran Reece Shearsmith ile Alma’ya hayat veren Ellora Torchia’nın performansları filmin en büyük kozu haline geliyor. Gerçek hayatta virüs ve pandemi kelimelerinden sıdkımız sıyrıldı ama beyazperdede hala cazibesini koruduğunu bu filmle görebilirsiniz.