5 Haziran Dünya Çevre Günü ve Sağlıklı Bir Çevrede Yaşamak

05 Haziran 2010 Cumartesi, 05:43
Abone Ol google-news

Bugün dünyanın bütün yurttaşlarının birbirlerine ve doğaya karşı büyük bir görevi ve sorumluluğu bulunmaktadır. Bizden öncekilerin bize ödünç olarak bıraktığı dünyayı kirleterek ve yok ederek bizden sonrakilere bırakamayız, bırakmamalıyız.

Bugün yeryüzünde farklı tartışmalar ve süreçler yaşansa da hemen hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu durum, dünyanın çevresel bir felaketin eşiğinde olduğuna ilişkin genel tespittir.

Ancak tam bu noktada zorunlu bir karşı çıkış gerekmektedir. Yaşanan çevre felaketleri sadece çevresel etki ve olumsuzlukların neticesinde meydana gelen gelişmeler değildir. Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, insanlığın gelişme dinamiği ve bu dinamiğin temelindeki ekonomik siyasal sitemlerin genel sonucudur.

Bugün karşı karşıya olduğumuz dünya, Marshall Berman’ın belirttiği ve aynı zamanda kitabının ismi olan “Katı Olan Her Şeyin Buharlaştığı” dünyadır. Berman kitapta genel olarak postmodernizme karşı modernliğin bitmemişliğine vurgu yapsa da temelde yaşananları; “sürekli genişleyen, şiddetli ve düzensiz bir değişime uğrayan kapitalist dünya pazarınca ilerletilen ve bilimsel keşifler, endüstriyel kalkınma, demografik dönüşüm, kentsel büyüme, ulus devletler, halk hareketleri şeklinde sıraladığı toplumsal süreçlerin toplamı” olarak yorumlar. Bu yaşananlardan hareketle de katı olan her şeyin buharlaştığı tespitini yapar.

Egemen kapitalist sistemin ve bu sistemi sürdüren politik-kültürel-askeri güçlerin ortaya çıkardığı tablo; insanı ve çevreyi tüketen, her türlü değeri ve birikimi yok eden ve bütün canlılar için geri dönülemez tahribatlar yaratan bir içerikte şekillenmektedir.

Çevresel olumsuzluk

Bilimsel ve felsefi düşünce açısından diyalektiğin vazgeçilmez bir önemde olduğunu kabul ediyorsak, bugün çevresel olarak meydana gelen her türlü olumsuzluğun, nedenleri ve sonuçları açısından yaşadığımız dünyadaki her şeyi etkilediğini ve her şeyden etkilendiğini kabul etmemiz gerekmektedir.

Buradan yola çıkarak eko-sistemin çözülüşü sadece ve tek başına ele alınamaz. Eko-sistemdeki bozulma ve bunun sonucunda meydana gelen felaketlerin en önemli nedeni, son birkaç yüzyıldır kapitalizmin dizginlenemez tüketim çılgınlığıdır. Kapitalist sistemin her şeyi metalaştırması ve bir değer atfederek onu tüketim malına dönüştürmesi, bütün canlıların yaşam dengesini altüst etmiştir. Dünya eko-sisteminin ne kadar tahrip edildiğinin ve bu tahribatın her geçen gün derinleştiğinin sayısız örneklerine rastlamaktayız. Çevre Günü nedeniyle de bu örnekler karşımıza daha fazla çıkacaktır.

Mevcut kapitalist sisteminin varlığı ve sürekli kâr etme hırsı bizatihi eko-sistem için başlı başına bir yıkım kaynağıdır. Bu sistemin yıkıcılığını göz önünde tutmadan, eleştirmeden ve ortaya çıkardığı sorunları çözmeye çalışmadan, sosyal sorumluluk projeleriyle eko-sistemin yapılandırılması söz konusu olamaz.

Kapitalist ülkeler arasındaki rekabetin hızı ve bunun sonucunda ortaya çıkan tablo daha büyük felaketlerin habercisidir.

Ülkemizde mevcut siyasal iktidarın çevreye bakışı, geçen günlerde adeta kamuoyundan gizlenerek Rusya ile imzalanan, Mersin Akkuyu nükleer santral yapım anlaşmasından da anlaşılmaktadır.

Bu anlaşmanın ülkemizi ne tür felaketlerle karşı karşıya bırakacağı konusunda siyasal iktidarın, Batı ülkelerinde artık hızla terk edilen, yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının (güneş, rüzgâr vb.) hızla devreye sokulduğu bir süreçten hiç ders almadığını göstermektedir. Çernobil felaketinin de dünyamızı ve ülkemizi nasıl bir tehlike ile karşı karşıya bıraktığı, hafızalarımızda hâlâ canlılığını korumaktadır.

Büyük devlet

Diğer taraftan İran ile yapılan uranyum anlaşması sadece çevresel değil; askeri, politik ve ekonomik riskleri bünyesinde taşımaktadır. “Büyük devlet” siyaseti izlediğini söyleyen siyasal iktidarın, büyük olmanın mevcut koşullarda daha fazla insan ve doğa sömürmek olduğunu bilmemesi söz konusu olmadığına göre buradan nasıl bir devlet yaratılacağı ortadadır.

Doğal kaynaklarımızın, kıyıların yapılaşmaya açılması, izlenen yanlış kentleşme politikaları, “Kentsel Dönüşüm Projeleri” ve insanı ve doğal çevreyi hiçe sayan TOKİ uygulamaları, siyasal iktidarın bu konudaki yaklaşımlarını ortaya koyan olumsuz uygulamalarına örnek olarak gösterilebilir.

Bugün kapitalizmin kendisinin başlı başına bir felaket olduğunu kabul etmek, yaşanılabilir bir dünya ve çevrenin önkoşuludur. İnsanı ve doğayı sömüren ve tüketen bu sistem var oldukça çevrenin kendisini yeniden yapılandırılması mümkün olmayacaktır. Kısa vadeli, günübirlik çözümlerin mevcut olumsuzlukları çözemeyeceği artık görülmelidir. Bu gerçeği göstermek her bireyin ortak sorumluluğudur.

Bugün dünyanın bütün yurttaşlarının birbirlerine ve doğaya karşı büyük bir görevi ve sorumluluğu bulunmaktadır. Bizden öncekilerin bize ödünç olarak bıraktığı dünyayı kirleterek ve yok ederek bizden sonrakilere bırakamayız, bırakmamalıyız. Egemen medya çevre felaketlerine ilişkin haber yaparken kıyametin binlerce yıl sonra kopacağını söylemektedir. Oysa dünyanın birçok bölgesinde kıyamet yaşanmaktadır. İnsanlar, sellerin, yanardağların, depremlerin, karın ve fırtınanın ortasında yaşam savaşı vermekte ve çoğunlukla bu savaşı kaybetmektedirler. Kıyamet bir altüst oluşsa yoksulların, açların, salgın hastalıkların, sonu tükenen canlıların varlığı bu altüst oluşa yeterli bir kanıt değil midir? Demek ki herkesin kıyameti bile farklı. Dünyadaki eşitsizlik, ölümü bile sınıfsal bir içeriğe kavuşturmaktadır.

Bütün bu gerçekliklerden hareketle yaşanılabilir, ama eşit ve özgür biçimde, dünyanın varlığı insanlığın ortak mücadelesiyle mümkün olacaktır. İnsanlık içinde bulunduğu sistemin yıkıcılığına son vermediği müddetçe sağlıklı bir çevrede yaşamak mümkün olmayacaktır.

Bu bilince kavuşmuş olanların Çevre Günü’nü kutluyorum.