Adanın güzel Ali’si

Kadın sergilenen balıklara baka baka en uçtaki tanrı kadar güzel balıkçının teknesine kadar geldi. İşte o zaman sanki bir büyü kadını ele geçirdi ve kadın tekneye çıktı ve bir daha da hiç inmedi.

19 Temmuz 2015 Pazar, 19:36
Abone Ol google-news

Tekneyle bir süre gittikten sonra bir adanın hemen kıyıcığına geldik. Uzaktan bir balıkçı motoru görünüyordu. Usulca motora doğru gittik. Motorda tek bir balıkçı vardı ve bir Yunan tanrısı kadar yakışıklıydı. Deniz suyundan iyice açılmış sarı kıvırcık saçları rüzgârla darmadağın olmuştu. Uzun, ince bir bedeni vardı ve rengi bir Kızılderili kadar esmerdi. Çıplaktı, sadece küçük bir şort giymişti. O büyük bir aşkın kahramanıydı. Ada’da kime sorsan sana anlatırlardı. Hem de ballandıra ballandıra.

Anlattılar da: Yıllar önce, adaya (adanın adını söylemiyorum ama Çanakkale açıklarında diye bir ipucu veriyorum) bir kocaman tekne geldi. Tekne bir yelken teknesiydi ve içinde, bir kadınla bir erkek vardı. O zamanlar buralara pek tekne gelmezdi. Bu nedenden Ada halkı tekneyi görebilmek için kıyıya akın etti. Merak içindeydiler, gelenler kimdi ?

Çok geçmeden öğrendiler, teknedekiler karıkocaydı ve çok uzaklardan gelmişlerdi. Adam Avusturyalı bir antikacıydı, kadın Viyana’da doğmuş orada büyümüş bir Türk’tü. Adam kadını bir markette çalışırken görmüş ve görür görmez âşık olmuştu. Kadın esmer, yeşil gözlüydü. Ufak tefekti ve adam onu kolları arasına aldığında, her seferinde kendini serin, okşayıcı bir suya girmiş gibi hissederdi. Kadın onu Viyana’nın yoksul mahallelerinden çıkıp çıkaran, tüm sevgisini ,ilgisini, onun mutluluğuna adayan bu adama sevgiyle karışık derin bir minnet duyardı. Bu minnetini kelimelerle anlatamazdı. Sadece ona Türkçe türküler söylerdi. Sadece ona.

ikinci günü, balık yapmak istediler. Kadın, kocasına” Burası benim memleketim, burada benim sözüm geçer, burada sen misafirimsin dedi ve balık almak için kıyıya indi. Kıyıda üç dört balıkçı teknesi vardı. Kadın, teknelerin kıç kısmında sergilenen balıklara baka baka, en uçta duran, bir tanrı kadar güzel balıkçının teknesine kadar geldi. İşte o zaman yani kadın erkeği gördüğünde, sanki bir büyü kadını ele geçirdi ve kadın tekneye çıktı ve bir daha da tekneden hiç inmedi.

Haber çabuk duyuldu. Ada halkı durumu öğrenmişti ve beklemeye başladılar. Bir süre sonra kadının kocası kıyıya indi ve balıkçının teknesine doğru ağır ağır yürüdü. Ada halkı soluğunu tutmuş ne olacağını bilemeden öylece bekliyordu. Adam, balıkçı teknesinin yanına geldi ve çevik bir hareketle tekneye atladı. Balıkçı ve kadın ortada yoktular, teknenin küçük kamarasına sığınmışlardı, adam da kamaraya girdi.

Soluklar tutulup beklendi. O kamarada ne konuşuldu kimseler bilmiyor. Bir süre sonra kadının kocası kamaradan çıktı ve tekneden atlayıp kendi teknesine döndü. Tekneyi hareket ettirip, balıkçı teknesinden görülebilecek bir noktaya demir attı. Ve beklemeye başladı.

Herkes bekliyordu, bir süre sonra herkes şu görüntüye alıştı. Sabahları, henüz güneş doğarken Ali ve kadın tekneyle açılıyorlar, hemen anında öbür tekne de yol alıp onları izliyor, demir attıklarında az öteye demir atarak bekliyordu. Adam karısının ağ atmayı, ağlardan balık toplamayı öğrendiğine tanık oluyordu. Sonra Ali’nin teknesi önde, diğeri arkada limana giriyorlardı. Ada halkı, bunun ilelebet sürüp gitmeyeceği, adamın en sonunda dayanamayıp ya kadını ya da Ali’yi öldüreceği hakkında iddialara giriyorlardı. Adam tüfek mi kullanacaktı yoksa tekneyi mi batıracaktı, ama sonunda bir ölüm olacaktı. Mutlaka, mutlaka bir ölüm olacaktı.

Üçüncü ayın sonunda, adam diğer teknede ağ toplayan karısının karnının küçük bir top kadar büyüdüğünü gördü. Bir an dehşete kapıldı. Bağırmak istedi sesi çıkmadı. Sonra ellerini başının, arasına alıp sessizce ağlamaya başladı.

O gün kadının kocası bir kez daha teknesinden indi ve balıkçı teknesine gitti. Bu kez tekneye çıkmadı ve karısın adıyla çağırdı. “ Hicran”

Kadın dışarı çıktı, teknenin ucuna geldi ve bekledi. Koca bir an karısına baktı. Yüzünde öyle bir parıltı vardı ki, yedi yıllık evlilikleri boyunca karısının yüzünde böyle bir parıltı görmediğini düşündü. Ve “Ben gidiyorum” dedi. Kadın ses etmedi, adam gerisin geri yürümeye başladı. İşte o zaman , ada halkı, kadının teknenin ucuna oturup, çok eski bir sevda türküsünü söylemeye başladığını gördü. Ve adam teknesine binip uzaklaşıncaya kadar o türküyü söylemeye devam etti.

Yazarın notu: Ada’yı bulun ve bir sorun.

Seveceksen böyle seveceksin!

Bu hikâyemizin kahramanı, on dokuz yaşındaki güzeller güzeli Nimet. Kendisi şimdilerde İstanbul’un varoşlarında tek göz bir gecekonduda oturuyor. Nimet bundan tam on dokuz yıl önce Erzurum’da ne iş bulduysa yapan bir babayla sürekli yakınan bir annenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. On yaşındayken babası bir mide hastalığından öldü ve annesi, ağabeyiyle Nimet’i terk edip yeniden evlendi.

Nimet’in çocukluğu akraba evlerinde geçti. On dördünü bitirdiği gün yengesi Nimet’i yanına aldı. Yenge, Nimet’ten üç yaş daha büyüktü. Ve bu iki küçük kadın Almanya’da kaçak işçi olarak yaşayan ağabeyin arada sırada gönderdiği paralarla yaşamayı başardılar. Hikâyenin bundan sonraki kısmını Nimet anlatsın.

“Yengemle birlikte oturduğumuz evin yanında bir inşaat vardı. Bizim oralarda dedikodu çok olduğundan bir gün bile başımı kaldırıp inşaata bakmamıştım. Halbuki inşaatın bütün pencereleri bizim evin avlusuna bakıyordu. Bir gün büyük bir gürültü oldu. Ardından bağırmalar, çağırmalar. Yengemle hemen avluya fırladık. Meğer inşaattaki balkonlardan biri çökmüş ve işçilerden biri aşağı düşmüş.

Yengemle hemen kapıyı açtık, düşeni bizim avluya taşıdılar. Kuyudan su çekip yüzünü yıkadık. Hastaneye götürmediler. Bereket çöken balkon ikinci kattaymış az bir yükseklikten düşmüş Kadir, ya evet, o gün düşen adamın adı Kadir’di. Yani benim şimdiki kocam. O günden sonra bana bir hal oldu. O günden sonra her avluya çıktığımda inşaata bakmaya başladım. Kadir de hep aynı küçük pencereden bana bakardı. Birbirimize âşık olmuştuk. Kadir on sekizindeydi ben on altı. Derdimi yengeme açtım. O, “Ben senin yerinde olsam hazırlar bohçamı adama kaçardım” dedi. Yengem de ağabeyime bir gece vakti kaçmıştı. Kadir’le mektuplaştık. Gün kararlaştırdık, ben bohçamı hazırladım. Birlikte otobüse bindik ve İstanbul’a geldik. Sorarlar bana hiç korkmadın mı? Neden korkacağım, ben onu seviyorum, o da beni. İnsan sevdiğinden korkar mı? Kadir’in Erzurum’da tek bir amcası vardı, diğer akrabaları hep İstanbul’daydı, önce onların kapısını çaldık, ‘Biz kaçtık, geldik’ dedik. Buradaki akrabalar önce biraz şaşırdılar. Çekindiler, “Arkanızda polis var mı’” diye sordular. Kadir, “Kız bana kendi gönül rızasıyla kaçtı” dedi. O zaman altımıza bir döşek serdiler. Sonra Kadir mezbahada bir iş buldu, kendi gecekondumuzu kurduk, ocağımız tütmeye başladı.

Biz öyle düğün, nikâh filan yapmadık. Biz birbirimizi seviyoruz, onun için defter imzalamamız gerekmez. Çocuk olunca resmi nikâh yaparız, çocuk için ona bir nüfus kâğıdı lazım, mecburen kâğıt imzalarız.” Nimet böyle söylüyor, kendine, Kadir’e güveniyor, İstanbul’u seviyor, yaşamayı seviyor ve her gün süslenip kapıda Kadir’i bekliyor. Bir dostum bana şöyle demişti, “Kızcağızım, artık aşk sadece yoksulların rüyalarını süslüyor.” Bence haklı, şimdi kaçımız rahatımızı bırakıp bir adamın ya da bir kadının peşinden yeni bir hayat kurmak için yollara düşeriz. Düşen var mı? Ne yazı dizimizin başlığı neydi efendim, “Tuhaf ve Kalabalık Ülkem.” Burada her şey olur.