'Adem Yavuz Bir Vapur İsmi Değildir'

26 Ağustos 2009 Çarşamba, 05:44
Abone Ol google-news

Sevgili Adem, seni hiç unutmadık emin ol. Ama sen de bilirsin, medya hızlı çalışmak zorunda ve hele son yıllarda. Haberlere erişmek mümkün değil. Onun için senin ölüm yıldönümlerin bazen unutulmuş gibi oluyorsa da, bil ki öyle değil. Herkes var gücüyle çalışmakta. Bilirsin, ekmek aslanın ağzında.

Bu güzel başlığı yıllarca önce değerli gazeteci arkadaşımız Füsun Özbilgen, Adem Yavuzun henüz unutulmadığı günlerde Nokta dergisine yazdığı bir yazıya atmıştı. Ademi yitireli bu ayın yirmi beşinde 35 yıl olacak. Çok gençti. Daha henüz otuz olmamıştı. Yani şu anda henüz yaşlılık sınırlarının dışında kalıyor olacaktı eğer yaşıyor olsaydı.

Kıbrıs Barış Harekâtı yapılmış ve gazeteciler adaya üşüşmüştü. Günaydın gazetesinin foto muhabirlerinden Ergin Konuksever zaman zaman (hem de epey uzun bir süre) bizim ajansa yardıma gelirdi. Çünkü foto muhabiri olarak Zekaiden başka arkadaşımız yoktu. Ergin, Kıbrısa gitmeye karar verince, Adem de heveslendi. Ben itiraz ettiysem de bir biçimde Altan Öymenin onayını alarak Erginle birlikte yola çıktı. Benim itirazım savaşlardan nefret etmekle ilgiliydi. Adem çok gençti. Böyle bir kaosun ortasına girsin istemiyordum. Ama benim sözüm bu kadar geçiyordu işte!

Derken kötü haber geldi. İkisi de ateş altına girmişler ve vurulmuşlardı. Ergin sırtından (kürek kemiğinin üzeri), Adem ise karnından. Tabii ki Ademinki çok ciddi bir yerdi, ilkyardımları yapıldıktan sonra Adana Devlet Hastanesine nakledildiler. O sıralar havaalanları kapalı olduğu için Ankaraya gelemediler. Adana Devlet Hastanesinin başhekimi İlter Çubukçu ile görüştüğümüzde (Adını yanlış yazıyorsam bağışlasın. Galiba bu isimde bir başkası daha var.) Ademi hastanelerinde kolayca tedavi edebileceklerini söyledi. Biz ise arkadaşımızı Ankarada görmek istiyorduk. Nitekim Hacettepe Hastanesindeki dostlarımızla konuşmuş ve her şeyi hazır etmiştik. Altan, Adanaya gidecekti. Ama uçaklar çalışmadığı için gece otobüsüyle yanına gazeteci arkadaşımız Selçuk Altanı da alarak gitti. Arkadaşlarımızdan çoğu yıllık izinlerini kullanıyorlardı. Zaten çok da kalabalık bir ajans değildik. O akşam Eşref Erdem, Füsun Özbilgen, ben ve benim iki çocuğum nöbeti devraldık. Sürekli hastaneyi arıyorduk. Hiç unutamayacağımız bir davranışta bulunan telefon idaresindeki nöbetçi arkadaşlar, konuşmalarımızdan işin ciddiyetini anlayıp hatları açık tutacaklarını söylediler. O sıralar otomatik telefon olmadığı için kentler arası bağlantılar bazen saatler sürüyordu. Gecenin bir saatinde doktor telaşlı bir sesle bazı serum ve ilaçları göndermemizi istedi. Bunları bulmak için çocuklarım seferber oldu Kızılay, Hıfzıssıhha, askeri hastane ve diğer her yeri dolaştılar ama aranan ilaçlar yoktu. Bu arada diyaloğumuzun çok iyi olduğu zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı (rahmetli) Orgeneral Emin Alpkaya ile konuşmuş ve doktorun iznini alırsam arkadaşım için bir askeri uçak vereceği sözünü almıştım. Biner gidip arkadaşını alır gelirsindemişti. İlaçları ona da söyledik. Kendi olanaklarıyla o da aratmaya başladı. Bu arada Altan Öymenin eşi Sayın Aysel Öymen Almanyadaki geniş çevrelerinden ilaçları sağlamayı başardı. Alman makamları gecenin geç bir saatinde (hatta sabaha karşı diyebilirim) özel bir uçakla bunları Adanaya gönderdiler. İçimiz tam rahat etmişken doktor yeni isteklerde bulundu. Bu kez iş çok zordu. Çünkü Ankara ve İstanbulun en ünlü onar cerrah ve gastroenteroloğunu Adanaya konsültasyon için istiyordu. Herkesin tatilde olduğunu söylemiştim... Sabaha karşı Günaydın Gazetesi Genel Yayın Müdürü Sayın Necati Zincirkıranı uyandırıp derdimizi anlattık. Hemen arkadaşlarını seferber etti. Kendi bulabildiklerimizi Ankarada aramaya çalışıyorduk. Sayın Orhan Birgit o sıralar turizm bakanıydı. Radyo ile anons yapmasını istedik. Ama haklı olarak ancak sabah dokuzda yaptırabileceğini söyledi. Buna da razıydık. Sayın Alpkaya uçakların saat on bir civarında İstanbul havaalanında olacağını ve doktorları alıp Ankaraya uçacağını, oradan da gelebilecek doktorları alarak Adanaya uçacaklarını söyledi. Bu arada sabaha karşı Sayın Bülent Eczacıbaşını arayıp ilaçların onların depolarında olup olmadığını da araştırmış ve bir süre sonra olmadığı yanıtını almıştık. Tüm bunlar açık telefonlarla yapılıyordu. Telefon idaresindeki arkadaşlar konuşmaları duyunca, kimi arayacağımı hemen öğrenip numarayı bağlayıveriyorlardı. Onlara buradan (otuz beş yıl sonra da olsa) minnettarlığımızı iletirim.

Sabaha doğru Altan hastaneye ulaştı. Artık doktorla değil onunla konuşuyorduk. Bizleri teselli etmeye çalışıyordu. Sabah evlerimize gidip bu 24 saatlik maratona son vermemizi, işi yeni gelen arkadaşlara devretmemizi ve uyumamızı istedi. Ama biz gene de kalabildiğimiz kadar kaldık. Maalesef kötü haber gece gelmiş ama bana haber vermemeyi uygun bulmuşlar. Sabah erken bir saatte Füsun aradı ve ağlayarak haberi verdi.

Canlı olarak değil ama şehit olarak Ankaraya getirtebildiğimiz arkadaşımıza görkemli bir cenaze töreni yapıldı. Tüm Ankara halkı sokaklardaydı ve her yaştan kadın erkek, çoluk çocuk ağlıyordu.

Sevgili Adem, seni hiç unutmadık emin ol. Ama sen de bilirsin, medya hızlı çalışmak zorunda ve hele son yıllarda. Haberlere erişmek mümkün değil. Onun için senin ölüm yıldönümlerin bazen unutulmuş gibi oluyorsa da, bil ki öyle değil. Herkes var gücüyle çalışmakta. Bilirsin, ekmek aslanın ağzında. Nur içinde yat sevgili arkadaşımız.