Avrupa iki bölümdü

Haritayı yeniden değiştirmek isteyenler ile buna karşı çıkanlar...

30 Ekim 2018 Salı, 22:23
Abone Ol google-news

 

 

 

Harita, 1938 yılındaki Avrupa ülkelerinin durumunu gösteriyor. Almanya ve İtalya’nın renkleri koyu. İkisi üst üste Avrupa’nın yukarıdan aşağısına bir bölge oluşturuyor. Bu yüzden onlara mihver (eksen) devletleri deniliyor. İkisinin de amacı, statükoyu değiştirip sınırlarını genişletmek... Bunu önlemek ve statükoyu korumak isteyen devletler de İngiltere ve Fransa. Küçüklü büyüklü öteki devletler bu cepheleşmede yerlerini belirlemeye hazırlanıyorlar. Türkiye’nin amacı belli: Bu cepheleşme bir savaş haline gelirse, o savaştan mümkün olduğu kadar uzak kalmak.

 

MİYASE İLKNUR: Atatürk’ün, Cumhuriyet’in 15’inci yıldönümü törenlerine hastalığı dolayısıyla katılamadığını, İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında tedavisinin devam ettiğini hatırlatmıştık. O gün Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, İstanbul’daki resmi törenlerde bulunduktan sonra okullarına dönerken vapuru sarayın önüne yönlendirmişlerdi. Atatürk’ü, İstiklal Marşı söyleyerek selamlamışlardı. Atatürk de odasının penceresi önüne gidip onlara selam göndermişti. Bu kutlamadan çok duygulanmıştı. Başbakan Celâl Bayar aracılığıyla Ankara’ya gönderdiği mesaj, o gün Hipodrom’daki törende okunmuştu. Bunun arkasından bir de 1 Kasım günü Meclis’in açılışı sırasında Meclis’te okunan bir konuşması var.

ALTAN ÖYMEN: Evet, o konuşmayı da Celâl Bayar okudu. Sonuçta,o konuşmayla da milletvekillerine veda etmiş oldu Atatürk.  Cumhurbaşkanları, malûm, her yıl 1 Kasım’da, Meclis’in yeni toplantı yılının açılışı dolayısıyla Meclis’e hitap ederlerdi. Ülkenin genel durumu üzerindeki görüşlerini bildirirlerdi. Bunu o yıl böyle dolaylı yoldan yapmış oldu Atatürk.

O konuşmada söyledikleri de dış politikamız açısından ilginçtir. Dış politikamızın daha önceki yıllardaki gelişmelerine ek olarak, Hatay sorununun artık çözülme yoluna girmesinin kesinleştiğini açıklamıştı. Türkiye’nin genel dış politika çizgisinin barışçı olduğunu vurgulamıştı. Ve diğer ülkelerle diplomatik ilişkilerimizin bir özetini vermişti.

O arada uluslararası sorunların giderek daha da şiddetlendiğine işaret etmişti. Ama Türkiye’nin bütün sorunlarını görüşmeler yoluyla çözülmesini istediğini, daha önceki yıllardaki 1 Kasım konuşmalarındaki gibi, bir kere daha belirtmişti.  Şimdi burada önümde o konuşmanın o günkü Cumhuriyet’te yayımlanan bir metni var. Sonuç olarak diyor ki:

“Cumhuriyet hükümeti, en yakın komşuları ile olduğu kadar, en uzak devletlerle olan münasebetlerini, dostluklarını, ittifaklarını ona göre tanzim etmeyi bilmiş ve bu sayede harici siyasetimizi sağlam esaslara istinad ettirmiştir.”

<haber-dikey:1124747>

 

Almanya ve Avusturya

-MİYASE İLKNUR: 1938 yılındaki, Avrupa’daki savaş tehlikesi giderek artıyor. Bunun nedenleri üzerinde konuşabilir miyiz? Neden başladı bu büyük savaş tehlikesi?

ALTAN ÖYMEN: Bence birinci neden, Birinci Dünya Savaşı sonunda oluşan koşullar... 1919 ve 1920 yılında, savaşı kazananların kaybedenlere kabul ettirdiği barış koşulları çok ağırdı. Yenilenlerin başındaki Almanya, sadece anavatan topraklarından bir kısmı ile Afrika’daki kolonilerini kaybetmekle kalmamıştı. Aynı zamanda -başta Fransa olmak üzere- galip ülkelere büyük miktarlarda savaş tazminatı ödeme yükümlülüğü altına girmişti. Alman İmparatoru II. Wilhelm, tahtını bırakmıştı. İkinci Alman İmparatorluğu bitmişti. Yeni kurulan Cumhuriyet, ülke içindeki sorunlarla baş edemez hale gelmişti.

Tamamen parçalanıp, bölüştürülen Avusturya-Macaristan imparatorluğu çökmüştü. Topraklarında küçük küçük devletler kurulmuştu. Ama hiçbiri huzura kavuşmamıştı. Çoğunun, gerek kendi içinde, gerek komşularıyla önemli sorunları vardı. Bir kısmının yönetimleri ülkelerinin sınırlarından memnundu. Ama bir kısmı, sınır değişikliği istiyordu.

İtalya ve Rusya

İtalya, Birinci Dünya Savaşı’nı aslında galipler safında bitirmişti. Ama savaş sonundaki toprak paylaşımında umduğunu bulamamıştı. Yeni arayışlar ve çalkantılar içindeydi.
Çalkantıların en büyüğü, tabii, Rusya’daydı. Rusya, Birinci Dünya Savaşı’na İngiltere ve Fransa’yla müttefik olarak katılmıştı. Savaşın bitişinden önce ise 1917 devrimini yaşamıştı. Çarlık yönetimi bitmişti. Yerine Sovyetler Birliği’nin kuruluş süreci başlamıştı. O süreçte dış savaştan kurtulmak isteyen Sovyet yöneticileri, gerek Almanya ile gerek Osmanlı Devleti’yle Brest Litovsk’da barış antlaşmaları imzalamışlardı. Batı’daki topraklarından bir kısmından vazgeçmeyi kabul etmişlerdi. Savaş bittikten sonra, o topraklar üzerinde yeni bir Polonya ile Letonya, Litvanya, Estonya kurulmuştu. Çarlık Rusyası topraklarından bir kısmı da, Avrupa’nın doğusundaki devletlere geçmişti.
Rusya bu durumdan elbette memnun değildi. Ama o durumu hemen değiştirmeye kalkmak gibi bir niyeti yoktu. Almanya’da komünizm karşıtı hareketlerin geliştiğinin farkındaydı. Almanya’yı kendisi için tehlike olarak görüyordu.

Özetle: Almanya ile İtalya, savaş sonrasındaki yeni Avrupa düzeninden memnun değildi. O düzenin değişmesini istiyorlardı. Bunu gerçekleştirmenin fırsatlarını kolluyorlardı. Onlara ek olarak Avrupa’da statükonun değişmesini tercih eden küçüklü büyüklü başka devletler de vardı.

<haber-dikey:1125708>

 

Diktatörlükler…

-MİYASE İLKNUR: Evet, birinci neden bu. Peki, ikinci neden?

ALTAN ÖYMEN: Savaş tehlikesinin artmasının ikinci nedeni, Avrupa’daki belirli ülkelerin rejimlerinin, önce demokratikleşir gibi görünürken, bunun tam tersine akımların gelişmesiyle, birer birer totaliterleşmesiydi. Bazılarının çok koyu bir diktatörlük haline gelmeleriydi. Yeni diktatörler ihtiyaçları olan “dış düşmanlar” olarak, savaş galibi ülkeleri gösteriyorlardı. “İç düşman” ihtiyacını da ülkelerinin içindeki belirli siyasal ve sosyal gruplar arasından belirliyorlardı. O durum, ülkesine göre değişiyordu. Bazı ülkelerde “iç düşmanlar” komünistler oluyordu. Bazısında Yahudiler, bazısında ikisi birden... Bazısında başka akımlar ve azınlıklar...

Karagömlekliler

Avrupa’daki o totaliter yönetim istekleri, ilk olarak İtalya’da gerçekleşti. 1883 doğumlu, meslek olarak önce öğretmenliği, sonra gazeteciliği seçen, o arada siyasete de merak salıp önce sosyalistliğe, sonra sağcılığa yönelen Mussolini, 1921’de kurduğu Ulusal Faşist Parti’nin milletvekili olarak Meclis’e girmeyi başardı. Kendisine sıfat olarak “II Duce” (Lider) sözcüğünü seçti. İtalya ekonomisinin çöküntüye uğraması sonucunda çoğu işsiz kalan gençleri “Karagömlekliler” grubu içinde örgütledi.
Üyeleri, siyah renkli gömleği tercih eden grup, partinin vurucu gücü haline geldi, ülke içinde kitle hareketlerine başladı. Komünist gruplarla çatışmalara girdi.
Mussolini de parti lideri olarak, iktidara gelirse yapacağı işler hakkındaki vaatlerini giderek artırdı. Hedefi, sadece ekonomik sıkıntıları gidermek değildi, İtalya’ya eski Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerini geri getirmeyi vaat ediyordu.

1922’de, İtalya’da bir liberal hükümet vardı. Ülkede giderek artan sorunların ve toplumsal hareketlerin üstesinden gelemiyordu. Mussolini, Kral Viktor Emmanuel’i “Ben bu işi başarırım” diye ikna edince, Kral, yeni bir hükümet kurma görevini Mussolini’ye verdi.
Sonrası, malûm, Mussolini, kısa zamanda basını, adaleti, eğitim kuruluşlarını, orduyu, sivil toplum kuruluşlarını kontrolü altına aldı. Seçim yasalarını değiştirdi. Öteki partileri kapattı. Kiliseyi etkisi altına aldı. İtalya’nın diktatörü oldu. Eski Roma İmparatorluğu’nun toprakları hakkındaki niyetlerini gerçekleştirme yolunda da adımlar atmaya başladı.
Malûm, Roma imparatorluğu bir zamanlar, Akdeniz’in tümüne ve Afrika’nın bir kısmına hâkimdi. Mussolini de, kendini o imparatorluğun “vâris”i sayarak Akdeniz’i kendi denizi gibi görüyordu. Arnavutluk, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye gibi, o denizin etrafındaki ülkeleri de yayılma hedefleri arasında gördüğü muhakkaktı. Bunun zaten Roma radyosuyla birlikte İtalyan basınında da örnekleri görülüyordu.

Afrika’da o zamanki adıyla Trablusgarp, bugünkü adıyla Libya, zaten, 1911’den beri kendi yönetimi altındaydı. Yeni bir hedef olarak o zamanlar Türkiye’deki adı Habeşistan olan Etiyopya’yı seçmişti. 1935’te oraya hücum etti. Savaş, yerli halkın direnişiyle uzun sürse de sonuçta kazanan Mussolini oldu.

Almanya’da Hitler

Almanya’da Hitler’in -1933’te-iktidara gelişi veya getirilişi, seçim yoluyladır. Onun diktatörleşmesinin de ayrı bir hikâyesi var. Daha sonra değiniriz. Ama 1938’de artık, o diktatörleşme sürecini tamamlayarak, Avrupa’daki siyasi ve askeri hedeflerine doğru ilerlemeye başlamıştı. İtalya’yı da yanına alarak, kıt’adaki savaş tehlikesini büyütüyordu.

İspanya’da Franco...

İtalya’nın Etiyopya’daki savaşı devam ederken İspanya’da iç savaş (1936-1939) başlamıştı. Bir yanda Cumhuriyetçiler ve komünistler vardı. Onların karşısında da General Franco’nun askeri güçleri yer almıştı.

İki tarafın da Avrupa’nın öteki ülkelerinden destekçileri vardı. O desteği devletler doğrudan vermiyorlardı. Ama onları oraya “gönüllü birlikler” adı altında gönderiyorlardı. Milletler Cemiyeti kurallarına göre savaşmak resmen yasak ya... O gönüllü birlikleri gönderirken resmen, sanki bundan haberleri yokmuş gibi davranıyorlardı. Cumhuriyetçiler adına savaşan “gönüllüler” Fransa, İngiltere gibi Batılı ülkelerden gönderiliyordu. Franco’dan yana gönüllülerin başında ise Hitler Almanyası’ndan gönderilenler vardı.

1938 yılı Kasım ayına girilirken, Avrupa’nın siyasal tablosu ana hatlarıyla böyleydi. Türkiye’deki olayları anlatırken o tablodaki değişiklikleri de yeri geldikçe anlatacağız.

 

Çocuk gözüyle: Okula giriş

Okumayı yazmayı teyzemden öğreniyordum. Teyzemin adı Hamiyet’ti. Bir süredir Ankara’daydı. İlkokul öğretmeniyken Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girme hakkını kazanmıştı. Orada okuyup ortaokul öğretmeni olacaktı.

Bana alfabeyi, okula gitmeden çok önce söktürmüştü. Zamanın ilkokullarının ilk sınıfında okunan alfabe kitabı, bana başka çocuklara göre çok daha ilginç geliyordu. Çünkü kitapta baştan itibaren kullanılan erkek çocuk adı Altan’dı. Resimlerde görülen şaşkın yüzlü çocuk, Suna adlı kızın karşısındaysa ve elinde top varsa altındaki yazı “Altan ona top at”tı. Bir atın yanındaysa “Altan ata nal al”dı.

1938 yılının Eylül’ünde ilkokula başladım. O zamanki okul kıyafeti tüm devlet okullarında tek tipti. Önlüklerimiz kumlu gri kumaştandı. Adı “önlük kumaşı”ydı. Bir de öğretmenlerin önlüklerinin kumaşı vardı. Saten denilirdi. Simsiyahtı ve daha pahalıydı. Bazı aileler çocuklarının önlüğü ondan olsun isterlerdi. Buna izin verilmezdi.
Önlükler genellikle evde dikilirdi. Üzerlerine de beyaz pike veya patiskadan birer yaka takılırdı. Yakanın uçları yuvarlak olacaktı. Biçimini değiştirmek veya ona herhangi bir süs eklemek yasaktı.

Biz o zaman tam bilincine varmasak bile, bunlar, aileler arasındaki gelir farkının okuldaki çocuklara yansımaması için yapılan ve uygulaması sıkı tutulan düzenlemelerdi. Hiçbir öğrencinin giyimiyle kuşamıyla başkalarına karşı üstünlük görüntüsü vermemesi isteniyordu. Öğrencilikte üstünlük, çalışkanlıkla, bilgiyle kendini göstermeliydi.

Bu uygulama, bizim evdeki terbiye sistemine de uygundu. Annem de, babam da doğrudan veya dolaylı olarak anlatırlardı ki, insanın parası olsa bile giyimi kuşamı, yemesi içmesi abartılı olmamalıdır. Herkes birbirine zengin-fakir gözetmeden aynı şekilde davranmalıdır.