Bilgi Toplumu Bağlamında Aydınlanma

Toplumda ortaçağ kafesine kendini hapsetmiş milyonlar var. Geleceği tehlikeye sokuyorlar. Bu bir Osmanlı mirası. Fakat övünülecek bir şey değil. Bir de bizi çağdaş olarak temsil eden aydınlar var. Onlar da günlük hay huy içinde bazı gelişmeleri irdeleyip eleştirmek için gerekli bilgilere sahip görünmüyorlar. Bunların büyücek bir bölümü halkı aydınlatmakla yükümlü olduğunu kabul eden basın mensupları.

10 Mayıs 2013 Cuma, 07:32
Abone Ol google-news

Bilinçsiz ve ilerisi için korku veren bir dönemde yaşıyoruz. Toplumun bilim üretmesini bina yapıp içine adam koymak diye özetlenebilecek bir ilkelliğe indiren, kendi dedelerinin tarihini bile öğrenememiş bu topluma bilimin tarihini ve nasıl geliştiğini anlatmak zor belki de olanaksız. Fakat yinelemekten öte yapacak bir şey yok. Ta ki insanlar bu ülkede bir türlü gerçekleşmeyen bilgi toplumunun nasıl gerçekleşeceğini öğrenene kadar.

Bilim, bir bilim adamının gökten zembille gelmesiyle ya da onu, bir ötücü kuş gibi yakalayıp bir kafese koyarak yaratılmıyor. Bir toplumun pek çok üyesinin dünyayı öğrenme iradesinin buluşması ve ortak çabası ile oluyor. Sanayi devrimini gerçekleştiren İngiliz toplumunun bilimsel gelişmesinin arkasındaki yoğun toplumsal çabalar, sürecin yoğunluğunu ve karmaşasını en iyi anlatan örnek olarak bu yazının konusunu oluşturdu.

İngiliz toplumunun bilimsel atılımında, o dönemin aydınları arasında felsefe ile iç içe düşünülen bilim sevgisi, özellikle varlıklı üst sınıf mensupları arasında bilimsel araştırmalara yardımcı olacak aletlerin keşfi ve yapımına karşı uyanan ilgi, toplumsal gelişmenin sağladığı göreceli politik özgürlüğün etkileri vardır. Bu bileşenlerin en etkili olanı aristokrasinin artan ilgisi ve sömürge ekonomisinin sağladığı olanaklar içinde gelişen kent burjuvazisinin bu ilgiye katılmasıdır. İlginç olan, din adamlarının da bu çabalara katkılarıdır. Kuşkusuz bunda İngiliz kilisesinin bağımsızlığının da etkisi olmuştur.

BİLİMSEL AYDINLANMA DERNEĞİ

William Small bir matematik hocasıydı. İngiliz üniversitelerin bilimin gelişmesine engel olan tutucu havasından uzaklaşmak için Amerika’ya göç etmişti. Orada hocalık yaptıktan sonra Birmingham’a dönmüş yeni kurulacak bir bilimsel Aydınlanma derneği olan Lunar Society’nin oluşmasının itici güçlerinden biri olmuştu. Small, Amerika’da toplumun aydın kişileri arasındaki ilişkilerin önemini görmüştü. Bilim ve kültürün, eğitimden çok bilim adamları ve düşünürler arasındaki bilgi alışverişi yoluyla olduğuna inanıyordu. Amerika deneyimi onu pragmatik bir adam da yapmıştı. Matthew Boulton’u James Watt’la buluşturup ortak çalışmalarını sağlayan da oydu. (Bu işbirliği buhar makinesinin keşfi ile sonuçlanmıştır.) Small Amerika’daki ikametinde Jefferson’a da hocalık etmişti.

Avrupa’da bilimin gelişmesi, Osmanlı toplumunda hiçbir zaman olamayacak ilişki ve etkileşimler içinde ortaya çıkmıştır. Toplumun politik gelişimi, bilim adamlarının bu gelişmeler ile entelektüel ilgileri, bilimle ilgilenen her insanın katılabileceği toplumsal mekanizmalar Osmanlı toplumunda gelişmemiştir.

Günümüzde de toplum aynı hastalıklarla malul olarak bilimsel bir atılım olanağına sahip değildir. Neden olmadığını anlamak için Osmanlı devlet yapısını anımsamak gerekir. Osmanlı devleti neredeyse tanrısal bir kurguydu. Dünya sultan ailesi için ilahi güçten devir alınmış bir mutlak iktidar cennetiydi. Devlet insanlarıyla birlikte sultanın mülküydü. Gerçi toprak mülkiyeti ve esaret gibi konular İngitere ve Amerika’yı da pek temize çıkarmaz ama o ülkelerde sultanın mutlak gücü söz konusu olmadı. Bizde politika meşrutiyete kadar sultanın dediği idi. Toplumun yetişmiş insanlarının sözü hiç geçmedi. Onun için, bizim tarihimizde ne Jefferson ne Lincoln yetişti ne de Royal Society kuruldu.

OSMANLI’DA ASLA OLMADILAR


Lunar Society bir bilgi alışverişi derneği idi. Bu dernekte birçok pratik işadamı vardı ve bilimdeki çağdaş gelişmeler ile ilgileniyorlardı. Derneğin üyeleri içinde Wedgewood gibi bir seramikçi ve sanayici, Watt ile birlikte buhar makinesini yapan Matthew Boulton, Darwin’in büyük babası Darwin gibi insanlar vardı. Rönesans İtalyası’nda 1609’da kurulan Accademia dei Lincei, bilimsel dernek geleneğini kuran ilk örnek sayılabilir. Bunlar bilim ve teknolojinin egemenliğinin gerçek kurucuları olan toplum temsilcileridir. (Siz hiç Osmanlı çağında bilimdeki çağdaş gelişmelerle ilgilenen tüccarlar, sanayiciler, medrese hocaları ya da sultanlar işittiniz mi?)

Bu derneğin en ünlü üyelerinden biri olan J.B. Priestley, önceleri kimyaya ilgi duyan din adamı idi. 1768’de yazdığı ‘First principles of government’ (hükümetlerin ilk ilkeleri) adlı kitabında, demokratik rejimin temelini oluşturan tanımlar içinde, en çok sayıda insanın mutluluğunu sağlamanın, iyi devletin ilk görevi olduğunu vurgulayan bir adamdır. Bir hatibin dünyanın büyük kimyagerlerinden biri olması bizim toplumumuzda hayal bile edilemezdi. Priestley oksijeni bulan kimyagerdir. Lavoisier oksijeni bulan fakat kimyasal içeriğini anlamayan Priestley’den esinlenmiştir.

Bu bağlamda Türkiye’yi anımsamakta yarar var: Oksijenin bulunuşundan 180 yıl sonra İstanbul da oksijen deneyi yapan bir hoca yüzünden üniversitenin kapandığını bilen pek az kişi vardır. O sırada Batı dünyasında kaç üniversite olduğunu hiç merak ettiniz mi?

BİLİMSEL MERAKIN YAYGINLIĞI

Bilimsel merakın toplum katındaki yaygınlığının en ilginç hikâyelerinden biri, Hanoverli bir Yahudi müzisyen olan William Herschel’in (17381822) bilimsel biyografisidir. İngiltere’ye bir müzisyen olarak para kazanmak için gelen Herschel, astronomiye tutkusundan kaynaklanan mükemmel teleskoplar yaparak da ünlenmiş, 3. George’un astronomu olduktan sonra 1781’de Uranüs’u, daha sonra Satürn’ü ve onların aylarını keşfetmiş, 5000 nebulanın listesini yapmış ve güneş spektrumlarını incelerken infrared radyasyonu keşfetmişti. Sir ünvanı verilen Herschel, 1789’da yaptığı tonlarca ağırlıkta, bir evden daha büyük reflektör teleskopu ile de ünlüdür.

Değil üniversite, birkaç kişinin bir akademi ya da dernek kurması gibi bir etkinlik de Osmanlı çağında söz konusu olmadı. 1993’te kurulan Bilimler Akademisinin akıbeti de bu Osmanlı hastalığının hâlâ sürdüğünün kanıtladı.

Avrupa üniversite geleneğinin de Türkiye’de olmayan boyutları vardır.

13. yüzyıldan başlayarak açılan üniversiteler ilahiyat ağırlıklı olmalarına karşın, toplumun kilise dışından gençleri (laikler) oralarda hukuk, tıp hatta matematik öğrenebilirlerdi. Türkiye’de medresenin üniversite niteliği hiçbir zaman olmadı. Fatih medreselerine ilk İstanbul Üniversitesi olarak bakan vardır. Fakat medrese derslerinin 500 yıl dünya bilim tarihine bir katkı da bulunduğunu kanıtlayamazsınız.

Medrese bilim ağırlıklı bir okulun açılmasına değil, her hangi bir okulun açılmasına da izin vermedi. Onun için 18.yy’daki birkaç askeri okulun dışında okul açılmadı. Sultan Mecit’in yaptırdığı dev üniversite binası üniversite olarak çalışamadı. İkinci üniversite Çemberlitaş’ta açıldı. Fakat oksijenin olayında kapatıldı. 1896’ya kadar da açılmadı. Sanayi Devrimi on sekizinci yüzyıl sonunda İngiltere’de gerçekleşti, Osmanlı da ise hiçbir zaman.

Avrupa’da 16.yy’dan bu yana bilimsel düşüncenin gelişmesi, toplumların değişik katmanlarıyla katıldığı toplu bir rasyonel silkinmedir.

Bugün laikliği yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çağdaş dünyada bu kendini yok etmek anlamına gelir. Amerikan halkı tutucudur fakat Tanrı üzerine yemin edilerek girilen Amerikan parlementosu laiktir. Amerika’nın tutunduğu şey bilim ve teknolojidir. Dünyadaki bilimsel yayınların %26’sını hâlâ Amerika üretiyor. Öğretim istatiklerine performans açısından bakarsak, utançtan yerin dibine girmemiz gerekirken ne kadar üniversite kampusu yaptık diye övünen bir toplum olsa olsa bir taşeron müteahhit toplumu olur.