Bir ‘Cennet Bahçesi’ Öyküsü

Kariyerine oyunculuk ve yönetmenliğin yanı sıra siyasi bir kimlik de ekleyen Barış Atay, söylemleri kadar cesur bir ikinci filmle Mubi’de izleyicisiyle buluşuyor.

22 Ağustos 2021 Pazar, 10:28
Bir ‘Cennet Bahçesi’ Öyküsü
Abone Ol google-news

Barış Atay’ın ikinci uzun metraj filmi Aden, içinde yaşadığımız toplumun anatomisini tüm unsurlarıyla ve dahi kusurlarıyla bünyesinde barındıran göz alıcı bir alegorik öykü…

Aden’i festival seyircisiyle buluştuğu 2018 yılında izlediğimde, Atay’ın sinemasal dilinin etkileyici dönüşümü sebebiyle çok sevmiş fakat ilk bakışta hikâyenin gerilim ve distopya ayağının filmin elini güçlendiren asıl unsurlar olduğunu düşünmüştüm. Yıllar sonra, eleştirisini yazmak için yeniden izlediğimde ise alegorik ve imgesel bakımından zenginliğinin, Aden’in katmanlarının yalnızca görünen yüzü olduğunu fark ettim ve bazı filmleri neden ikinci bir kez izlememiz gerektiğini hatırladım. Filmin tek mekânda geçen öyküsünün gerilim temellerinin atmosfer yaratımına güçlü etkisi konusunda hala hemfikirim ancak öykünün 2021 yılı Türkiye’sinde, çok daha geniş bir film okumasına fırsat tanıdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Peki, nedir bu katmanlar?

Bir kere Aden’in, çorak bir arazide günlerdir susuz ve aç yürüyen Marba (Caner Erdem) ve Aras’la (Funda Eryiğit) açılışı daha ilk andan göçmen ve zorunlu göç kavramlarının filmin en temel dayanaklarından biri olacağının bir işareti... Nitekim günler sonra karşılarına çıkan ilk eve çaresizce sığınan bu çift, “evin sahipleri” olan Niac (Cemalettin Çekmece) ve Bokaj’ın (Sermet Yeşil) ezici otoritesine boyun eğiyor, şehirde kabul görmedikleri için aş ve su bulabildikleri bu ıssız yerde bir süre kalmaya karar veriyorlar. Niac ve Bokaj’ın, kimsenin ve hatta konuşacak meselenin dahi olmadığı, doğru düzgün bitkinin yetişmediği “kısır ve verimsiz dünyaları”, tüm “doğurganlığıyla” gözlerini kör eden Aras’ın gelişiyle bir anda alt üst oluyor. Ataerkil bir yapının gerektirdiği gibi yalnızca doğurması ve hizmet etmesi gereken kadın, üç erkeğin ekseninde bir kurbana, dolayısıyla ava dönüşürken; erkekler arası çatışma da çok geçmeden tümüyle bir iktidar mücadelesi halini alıyor. 

Aras’a yönelen cinsel ilgiyle birlikte filmin gerilim tonu an be an yükselirken, erkek egemen dünyada bir kadın, üstelik göçmen bir kadın olmanın ne demek olduğu finale doğru daha fazla görünürlük kazanıyor. Zengin olduğu için ağa denilmesi, her şartta itaat edilmesi gereken “göçmen koruyucusu” Niac’ın filmde temsil ettiği figürün reeldeki izdüşümü malum. Ancak bana göre üzerinde asıl durulması gereken ezen ve ezilen temsillerinin karşılığı olan Niac ile Aras yerine, “her devrin adamı” olan Marba ve en çok da iktidara yakın durabilmek uğruna ezilenlerden farksız hale gelecek kadar çarklar arasında yok olan Bokaj. Bokaj karakteri, otorite, güç ve iktidar kavramlarının karşılığı Niac’tan bile çok boyutlu çünkü “suyunu ve aşını kestiğinde birine yarı yarıya sahip olunacağı” söylemiyle hem kraldan çok kralcı tavrını yansıtıyor, hem de kendi yönetimine giren “yeni oyuncaklarla” birlikte karakterinin niteliklerini gözler önüne seriyor. Filmin bu noktada, Niac-Bokaj ikilisi ile Fesoj (Onur Ünsal) arasındaki ilişkinin bir getirisi olarak -pek tabii cennet bahçesi anlamına gelen ismiyle de paralel- Habil ile Kabil meselesine göz kırptığına da değinmek gerek.   

Gerçek şu ki Aden, Barış Atay’ın hem politik üslubu hem hiciv yeteneği hem de içinde bulunduğu toplumu okuma kabiliyetinin ürkütücü bir emsali… Ürkütücü, çünkü içinde yaşadığımız dünya Aden’den farksız.