Çekirdekten öğretmen…

İlkokuldan sonra girdiği öğretmen okulundan sonra çalışırken eğitimin toplumsal gücünü, niteliğini öğrendi. Eğitimin bilimini yaptı. Eğitim-İş Sendikası’nın kurucusu, genel başkanı Dr. Niyazi Altunya ile yeni kitabı Türkiye’de Eğitimin Son 100 Yılı’nı konuştuk.

25 Şubat 2021 Perşembe, 01:25
Abone Ol google-news

- Yeni kitabınız Türkiye’de Eğitimin Son 100 Yılı adını taşıyor? Ayrıntılı, derinlikli bir inceleme. Son yüz yıldan öncesi yok mu?

1 Nisan 1942’de Isparta Sütçüler İlçesi Hacıahmetler köyünde doğdum. Tek ana tek babadan olan 14 çocuktan yedincisiyim. Verimsiz toprakta çiftçilik yapan, kıl keçi besleyip zor geçinen bir ailenin çocuğuyum. Köyümde ilkokulu bitirdikten sonra Isparta Gönen İlköğretmen Okulu’na (Eski Köy Enstitüsü) girdim.

Burayı 1962’de bitirince, üç kez yinelediğim kendi tercihimle Hakkâri’nin Ördekli köyüne atandım. 1963’te askere alındım ve Ördekli’den ayrıldım. 1964-1966 Isparta Sütçüler ilçesinin Sağrak köyünde öğretmenlik yaptım. 1966 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nün (GEE) Eğitim Bölümü’ne girdim.

Burada iki yıl öğrenim gördükten sonra Diyarbakır ve Yozgat’ta yedi buçuk yıl ilköğretim müfettişliği yaptım. Sonra Konya Rehberlik Merkezi’ne sürüldüm. Bir hafta içinde kurum değiştirip Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE)’ne uzman olarak atandım.

1978-1980 arasında GEE’de müdür başyardımcısı idim, 1980-1993 arasında ortaöğretim kurumlarında rehber öğretmenlik yaptım. 1990’da yeniden kurulan ilk memur ve öğretmen sendikası Eğitim İşkolu Kamu Görevlileri Sendikası (EĞİTİM-İŞ)’nın 1995’e kadar genel başkanlığını yaptım.

Mesleğimi sürdürürken Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nü bitirdim (1970). Ankara Üniversitesi Eğitim [Bilimleri] Fakültesi’nde Yüksek Lisans (1981), aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora (1990) öğrenimi gördüm.

- Yazarlığınız nasıl çıktı ortaya?

Yazarlığım ortaöğretimde (Gönen İlköğretmen Okulu’nda) başladı. Öğretmen okullarının programının belkemiği Türkçe öğretimi idi. Dilsiz ya da bozuk Türkçe ile gelen çocukların okuduğu bu okullarda her branş öğretmeni Türkçe öğretmeni sayılırdı. Bu güzel başlangıç çok işime yaradı. Diyebilirim ki kazandığım tüm sınavları yazılı anlatımdaki becerimle başardım.

Okul yıllarında başladığım yazarlık meslek yaşamımda da sürdü. Örgütçülüğüm ve yazdığım tezler beni kitap yazmaya sürükledi. 1991-2020 arasında oylum olarak irili ufaklı 31 kitabım yayımlandı. Bunların sayfa adetleri 32-1410 arasında değişiyor.

Kitaplarımın bazıları birkaç baskı yaptı. Bu kitaplar içerik açısından genel olarak eğitim tarihi, öğretmen yetiştirme, öğretmen sorunları, öğretmen örgütlenmesi, köy enstitüleri konularından oluşuyor. “Türkiye’de Eğitim Son 100 Yılı” (2020;504 s.) yıllardır kafamda dönüp dolaşan bir konunun yarımıdır. Aslında “Son 200 Yılı” olacaktı. Eğitim – İş Sendikası bu kitabı, yapacağı “Devrimci Eğitim Şûrası”na katkı olarak istemişti. Ankara’da Yeni Türkiye Devleti’nin 100. Yılının çağrışımı ile sendikanın isteği birleşince “100 Yıl” oldu.

- Neden eğitimin son 100 yılı? Öncesi yok mu?

Türkiye’de eğitimde çağdaşlaşmanın ivme süreci 18. Yüzyıl sonları ile 19. Yüzyıl başlarında başlar. III. Selim ve II. Mahmut reformları bu ivmenin başlangıcı sayılabilir. Hele II. Mahmut’un 1824 tarihli ilköğretim zorunluluğu getiren buyruğu (fermanı) Türkiye’de kamusal eğitim için kesin bir başlangıçtır.

Niyazi Berkes’e göre II. Mahmut reformları, içerikleri dinsel olsa bile laik rejimin başlangıcı sayılır. Konumuz açısından 1820’lerle 1920 arası 100, 1920-2020 arası 100 olmak üzere iki eşit zaman dilimi söz konusudur. Ömrüm yeterse ilerde kitap bu biçimi alacak.

Kitap bu haliyle de Covid19 darbesine karşın iyi ilgi gördü. Duyduğuma göre Eğitim Fakültelerinde Türk Eğitim Tarihi dersi için kaynak gösterenler bile varmış. Oysa kitabı ders kitabı olarak tasarlamamıştım. Kapak tasarımındaki grafiğin anlamı açık: Bilimin ışığında yükseliş, dinciliğin karanlığında batışı…

- Kitabınız beş bölümden oluşuyor. Her bölüm derinlikli, belgeli anlatılıyor. Güncel Sorunlar, Geleceğe Bakış bölümleri ilgimi çekti.

Kitap kurgu bakımından bir yandan tarihsel süreci, diğer yandan da eğitim sorununun önemli boyutlarını göz önünde tuttu. Bu özelliği ile kitap bir “el kitabı” işlevi de görmektedir. İstedim ki okur, eğitim sorununu kuş bakışı görebilsin. Zaten kitaplarımdan birinin adı “Eğitim Sistemimize Kuşbakışı (1996), bir diğerinin de “Eğitimde Geleceğe Bakış”tır (2000).

Bu kurgulama süreci beni söz konusu ettiğimiz son kitaba getirdi. Zaten tüm kitaplarımda “el kitabı” olma özelliğini gözettim. Ama sağlam belge ve kanıtlara dayanmayı da asla elden bırakmadım. El kitabı yaklaşımı, benim öğretmenliğimin getirdiği bir yükümlülüğün sonucudur.

Aynı zamanda bir “akademisyenim” de. Ömrüm boyunca kulağını başının ardından ters gösteren akademisyenlere kafa tuttum. Kıvançla söyleyebilirim ki, “akademisyen” olan öğrencilerimden de bu yaklaşımımdan dolayı övgü alıyorum.

- Eğitim Birliği ilkelerinin yok edildiğini söylüyorsunuz. Nasıl oldu bu?

Eğitim Birliği konusuna değişik yazılarımda çok vurgu yaptım. Çünkü birçok iyi niyetli yazarımızın dillendirdiği gibi yasadaki bu birlik (tevhid), sadece medrese ve mahalle mekteplerinin kaldırılıp tüm öğretim kurumlarının “Maarif Vekâleti”ne bağlanmasından ibaret değildir.

Birliğin özü, eğitimde aklın ve bilimin tekelini kurmaktır. Sorun, eğitim kurumlarının işlevsel olarak değişik devlet erklerine değil, aklın ve bilimin çizgisinden sapmasıdır. Sapma “Maarif Vekâleti”nde de olabilir, oldu da.

- Siz Gazi Eğitim Enstitüsü’nün de kitabını yazdınız. Oldukça oylumlu, tam bir Cumhuriyet Eğitim Tarihi gibi…

Gazi Eğitim Enstitüsü: 1936-1980 (2006,1388 s.) benim hayatımın kitabıdır. Çünkü bu kitap 25 yılımı aldı. Neden bu kadar uzun zaman harcadım? Aşk olmayınca meşk olmazmış; benim Gazi’ye aşkım Ferhat’ın Şirin’e aşkı gibi bir aşktı.

Ben de senin gibi gözümü Gönen’de, ufkumu Gazi’de açtım. Biliyorsun Gönendaşımız Fakir Baykurt Ağabey anılarında Gazi için “Yoksul Üniversitesi” diyor. Bu gerçek bir değerlendirmedir.

Ayrıca yoksul Cumhuriyet’in başkentte açtığı üç önemli eğitim kurumundan biridir ve neredeyse Cumhuriyet’le yaşıttır. Ötekiler, 1924’te açılan Musiki Muallim Mektebi (Bu okul 1936’da Konservatuvarı yarattı), bir diğeri 1925’te açılan Ankara Hukuk Mektebi (Ankara Hukuk Fakültesi)’dir.

Cumhuriyet, Ankara’yı eğitimin de başkenti yapmak kararındaydı. Daha sonra, Ankara’da başlı başına birer ihtisas üniversitesi olan Yüksek Ziraat Enstitüsü (1933), Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (1936) açıldı. İstanbul’daki, Harbiye, Mülkiye gibi önemli eğitim kurumları Ankara bozkırına taşındı.

Devamında, İstanbul’daki yükseköğretim kurumlarının Ankara’da tümünün alternatifleri açıldı. Cumhuriyet, önemli görevler vereceği yeni uzman kuşağını kendi ikliminde, gözünün önünde yetiştirmek istiyordu.

Kısacası asıl Gazi’yi kurmaktan amaç ortaokul öğretmeni yetiştirecek bir “Orta Muallim Mektebi” açmak değildi. Aynı yıllarda Bakan Mustafa Necati, İmparatorluğun payıtahtındaki yetkin eğitimcileri de Ankara’ya taşıdı. Bunları Bakanlık merkez örgütüne, yeni kurduğu Talim ve Terbiye Kurulu’na, Gazi Eğitim Enstitüsü’ne taşıyarak çok önemli bir sacayağı oluşturdu.

Gazi’de örneğin, Prof. İ. Hakkı Baltacıoğlu, Prof. Faik Sabri Duran, Hasan-Âli, İsmail Hakkı Tonguç, Hüsnü Cırıtlı, Kemal Demiray gibi bilim, sanat kültür insanları müdürlük; Ahmet Hamdi Tanpınar, Mustafa Nihat Özön, Suut Kemal Yetkin, Nurullah Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Agâh Sırrı Levent, Dr. Mehmet Tuğrul gibi yazın ve kültür adamları Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yaptı.

Diğer bölümlerde de sonra da üniversitelere geçen bilim insanları görev yaptı. Yine örneğin, 1930’da Pedagoji [Eğitim] Bölümü’nde “Prof.” ya da“doktor” unvanı olan dört eleman vardı.

- Öteki üniversitelere göre Gazi Eğitim’in farkı neydi?

Gazi’de yetişenlere de bakmak gerekir. Örneğin, aynı kuşaklardan Gazi’de yetişen yazar sayısı, İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nden yetişenlerden daha fazladır. 1960-1980 arasında Gazi’den yetişen ressam sayısı, İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde yetişenlerden fazladır.

Yeni yazı ve fotoğraf sanatını, modern jimnastiği, çok sesli müziği Anadolu’ya götüren Gazi’den yetişen öğretmenlerdir. 1970’lere kadar il milli eğitim müdürleri ile köy enstitüsü müdürlerinin tamamına yakını Gazi’de yetişmiştir. Örnekler çoğaltılabilir.

Torosların iki bin metresindeki Hacıahmetler köyünden çıkıp gelen ben de bir gün (1966-1968) kendimi Gazililer arasında buldum; ona âşık oldum ve ne pahasına olursa olsun onun kitabını yazmalıydım, yazdım.

Gazi Üniversitesi Hasan-Âli Yücel Merkezi’nin ilk yayını olarak beş bin adet basımı yapılan kitap çok ilgi gördü, çok da aranıyor. Tükenen kitabın Milli Eğitim Bakanlığı’nca bugünlerde bir de tıpkı basımı yapıldı. Yeni baskı elektronik ortamda da bulunuyor. Kitabı tanıtan pek çok yazı yazıldı. Açıkçası ummadığım bu ilgi için mutluyum.

- Köy Enstitüleri üzerine de çok eğildiniz. Bunu ben de çok değerli buluyorum. Bu konuda neler yazdınız? Bugün Köy Enstitüleri’ni kurmak olanağı var mıdır? Yoksa sorun bu okulların eğitim yöntemini bütün okullara mı yaymak mı?

Köy enstitüleri konusunda yazdığım bir broşür, bir kitap dörder baskı yaptı: “Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bakış” (4. basım, Cumhuriyet Kitap, 2014, 244 s.), Köy Enstitülerine Toplu Bakış” (4. Basım, EĞİTİM-İŞ Yayınları, 2018, 47 s.) adını taşıyan el kitapları çok ilgi gördü. Bu konuda yaygın bir bilgi kirliliği olduğu için, hem Türk hem yabancı okurlar için 5-600 sayfalık, yarı “akademik” nitelikte kapsamlı bir kitap daha hazırlıyorum.

Köy ensititüleri sadece Türk eğitim tarihinin şanlı sayfalarına geçmekle kalmadı, dünya eğitim tarihine de bir armağan oldu. Sistem aklın aydınlığında, Türk devrimi, ülke gerçekleri, çağdaş eğitim bilimleri arasında Türk eğitimcilerinin yarattığı özgün bir sentezdir. Kuşkusuz bilim ve teknolojideki olağanüstü değişim ve gelişimi de gözden kaçırmamak gerekir.

Konuyla ilgili her katıldığım toplantıda, söyleşide bana hep sorulan demirbaş soru “Köy enstitüleri yeniden açılabilir mi?” oluyor. Buna karşı ben de buna bir soruyla yanıt vermeye çalışıyorum: “Tonguç bugün yaşasa nasıl bir enstitü kurardı?”

Tonguç’un başarısında belki öteki unsurlardan daha etkili olan, o günlere toplumsal gereklilikti. Bu gerçeklik; 40 bin köyden 35 bininde okul olmaması, köyde ortaçağ yaşamının baskın olması, köylüyü kırıp geçiren yoksulluk, kıtlık, bulaşıcı hastalıklar, tüm bunların en çok kadınlar ve çocuklar üzerindeki ağır yıkımı vb. idi.

Köylerde bunlardan soyutlanmış bir eğitim sorunu yoktu. Köyler için yetiştirilen öğretmen ve köye yarayacak diğer meslek erbabının bu durum göz önüne alınarak yetiştirilmesi gerekirdi. Bugün söz konusu gerçeklikte zorunlu değişmeler olmuştur.

Bu değişimin yarattığı olanaklar ve sağladığı ürünler de var. Örneğin, 1930-40’lardaTonguç açısından köye nalbant, dülger yetiştirmek çok önemliydi. Bugün artık at, katır, eşek kalmadı, her şey motorize oldu. Dolayısıyla nalbanta da gerek kalmadı.

Tonguç bugün yaşasa kuracağı enstitüde bilgisayar da olacaktı. Ama onun yetiştirdikleri hiçbir zaman doğadan, topraktan uzaklaşmayacaktı.

Bugün de çağdaş eğitim derdi olanların Köy Enstitüsü deneyiminden çıkaracağı dersler var. Yine Türk devriminin değerlerine, çağdaş eğitim bilimlerine dayanarak, öğrencilerin ezberlemediği, yarışmadığı; spor yaptıkları, sanatsal etkinlikler gösterdikleri kurumlar yaratılabilir.

Yine yoksul öğrencilerin üreterek, okullarını yapamasalar da onu donatıp güzelleştirdikleri, buna karşılık sosyal güvence kazandıkları, ücret alıp beslendikleri, ücretsiz eğitim yapılır. İşte o zaman gerçek ve eksiksiz eğitim haklarına kavuşmuş olurlar.

Ayrıca, Köy enstitülerinde olduğu gibi yazın, güzel sanatlar (resim, müzik, tiyatro, halk oyunları), spor etkinlikleri her zaman, her düzeyde, her okulda uygulanabilir.

Enstitülerdeki gibi bütünüyle çağdaş bir eğitimin ikliminin çağdaş kafada bir iktidar olmadan tam uygulanması beklenmemeli. Kuşkusuz bu, biz öğretmenlerin, eğitimcilerin, yazarların o güne kadar elimizi, kolumuzu bağlayıp bekleyeceğimiz anlamına gelmez.

- Önerdiğiniz çözümlerden biri de Eğitim Üniversitesi… Çok ilginç. Nasıl bir üniversite olacak bu okul?

Eğitim Üniversitesi, 1978’de ilk kez benim dillendirdiğim bir modeldir. O yıllarda burnumun ucunu bile göremeyen bir bakanımız vardı: Necdet Uğur. Tüm işlerini bir kenara bırakıp kapalı kapılar ardında yeni bir Üniversiteler Yasası Tasarısı hazırlamaya girişti.

Yeni yasa taşlığı, değil Reşit Galip’in, Hasan Âli Yücel’in üniversite yaklaşımları, Osmanlı Darülfünunu’ndan bile gerideydi. Taslak, Gazi Eğitim Enstitüsü ve tüm diğer köklü eğitim kurumlarını darmadağın ediyordu. Hazırlayan üç genç Mülkiyeliden birini bugünlerde televizyon kanallarında gördükçe hüzünle 42 yıl öncesini anımsıyorum.

Sonuçta Bakanın Taslağını biz Gazililer daha komisyon aşamasında engelledik. Ama Bakanın Taslağı, iki-üç yıl sonra oluşan YÖK’e iyi bir esin kaynağı oldu. Bizim gibi köy çocuklarının üniversiteye açılan tek kapısı Yüksek Öğretmen Okullarını kapatan polis Bakandan başka ne beklenebilirdi ki! (Gerçi içimizden çıkan köy enstitülü bir bakan da köy enstitülerinden kalan öğretmen okullarımızı kapatıp “mektupla” öğretmen yetiştirmişti ya!...).

Bugün artık “Eğitim Üniversitesi” kahramanları hayli çoğaldı. İslam Teknoloji Üniversitesi, Asker (Milli Savunma) Üniversitesi, Polis Üniversitesi (Enstitüsü), Ticaret Üniversitesi, Müzik Üniversitesi kurabildiğimize göre, kamu görevlilerinin yarısını yetiştiren Eğitim Üniversitesi’nin zamanı gelmiş değil, çok geçmiştir. Kaldı ki, bu üniversitenin ana görevi eğitim bilimlerinin yaratılmasıdır.

Benim hayalini kurduğum (1950’lere kadar da gerçek olan) gerçek üniversite anlayışına dayanan bilimsel bilgi üreten eğitim sorunlarına çözüm arayan, her tür öğretmen ve eğitim elemanını yetiştiren bilim ve araştırma kurumu olan eğitim üniversiteleridir.

Bunlar, önce üç büyük ilde kurulabilir; bulundukları yerdeki eğitim fakültelerini içine alıp taşradaki eğitim fakültelerine de yön gösterir. Bunların öğrenci kaynağı, yoksul ve dar gelirli ailelerin yetenekli çocuklarını yetiştiren öğretmen liseleri, yatılı bölge okullarının liseleri, burslandırılmış lise ve meslek liseleri öğrencileri olabilir. Kapatılan bazı ilköğretmen okulları ve öğretmen liselerinin fiziksel alt yapıları hala kullanılabilir.

Doğal olarak benimki, gerçekleşmesi şimdilik hayal olan bir umut.

- Kitabınızın son bölümü Geleceğe Bakış? Bu bakışla ne söylüyorsunuz?

Eğitimde geleceğe bakış…Bu cümleyi çok kullandım, burada da kullanıyorum. “Nasıl bir eğitim?” sorusu çok soruldu, buna bir çok aydınımız yanıt aradı.

Eğitim sanıldığı kadar masum bir sözcük değil. Bilinirki eğitim, 1930’larda dilcilerimiz tarafından “eğmek” mastarından türetildi. Osmanlıca karşılığı olan “terbiye” de masum değildi. O da sos ve salça ile kardeştir. Kavramı anlamak için tamlamalar da üretildi.

Çağdaş (çağcıl) eğitim, bilimsel eğitim, laik eğitimi, demokratik eğitim gibi.Eğitimin masumiyeti; öncelikle aklın özgürleştirilmesine bağlıdır. Bu da bilimsel içerik ve uygulama ile olur.

Ayrıntısına girmeyeceğim ama; eğer öğretmen (profesörler dahil), yağmurun oluşumunu fizik deneyi ile göstermezlerse yağmur meleklerce yağdırılır. Günümüzde, fasulyenin dua ile büyütüldüğünü duyuyoruz!. Dahasını söylemeye gerek var mı?

Ülkemizde çağdaş eğitimin serüvenini bilmek isteyenler, 1930’larda yazdırılan ders kitaplarına, özellikle fen bilgisi, tarih, coğrafya kitaplarına bakabilirler.

Eğitimin masumiyeti, çocuğun, gencin yetişkinin aklını özgürleştirirken, onu kuramsal olarak korumaya da bağlıdır. Bilimsel öğretimi yapsanız bile, çocuk ailede, okulda, okul yolunda korunmuyorsa, yaptığımız eğitim yine masum ve meşru olmaz.

Tüm tehlikelerden “korunmamış” bir çocuk “eğitilmiş” olamaz; belki bilgilendirilmiş, beceri sahibi yapılmış olur. O zaman çocukların ve gençlerin okula korkusuz gitmesi, okulda ve dışarıda beden ve ruh sağlığının korunması, yeterli beslenmesi, yarıştırılmaması, tüm yetenekleri (bedensel, bilimsel, sanatsal) geliştirmeyi deneyebilmesi gerekir.

O zaman gelin eğitimin işlevi ile ilgili anahtar sözcükleri bir kez daha anımsayalım. Korumak, özgürleştirmek, geliştirmek…

- Şimdilerde ne yapıyor, ne yazıyorsunuz?

Torunlarımı seviyorum, okuyorum, yazıyorum. Şu lanet virüs yüzünden dostlarıma, öğrencilerime hasret düştüm. Gerçi, virüsün bir yararı da oldu: Uzun zamandır oturup yazamadığım bir kitabı bitirmek üzereyim: “Türkiye’de Beden Eğitiminin Öncü Kızları.”

Bu kızlardan yaşayanların yaş ortalaması 75 civarında. Kendileriyle sık sık haberleşiyoruz. Hepsi Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve idealist. Bıraksanız bugün de çocuklara, gençlere spor yaptıracaklar...Yarım kitaplar da var: Anılar, kapsamlı bir Köy Enstitüleri kitabı. Sonrasını ben de bilmiyorum.

Türkiye’de Eğitimin Son 100 Yılı / Niyazi Altunya / Eğitim-İş Yayınları / 504 s. / 2020.