Cumhuriyet Genç Yazın

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluştu.

30 Haziran 2021 Çarşamba, 04:00
Cumhuriyet Genç Yazın
Abone Ol google-news

DİN, TOPLUM VE KİLİSE

TAYFUN GENÇ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü

Yüzyıllar boyunca insan yaşamının merkezinde yer alan kültürel, dini, sosyolojik, ekonomik bazı değerler mevcuttur. Sosyal yaşam içerisinde cereyan eden bu değerler bireylerin görüş ve ideolojileri ile harmanlanarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bazı değerler vardır ki asla yok olmaz; o değerlerin başında şüphesiz din faktörü almaktadır. Dinleri bu kadar özel kılan ve toplumların yaşamına yön veren, adeta dünyanın kanunları haline getiren ve hatta demokrasiyi biçimlendiren bu denli güç nereden alınmaktadır? Şüphesiz insanlar Tanrı’nın kutsallığını kendi ideolojik çıkarlarıyla harmanlayarak onları bir bütünlük içerisinde topluma empoze etmiş, kolektif bir hareket tarzı içerisinde temellendirmiş ve güçlü kapitalist sermayenin içine yerleştirmişlerdir. Aslında 21. yüzyılın diğer çağlardan farklı olmasını sağlayan özellik bu olsa gerek... 

Burada belirleyici faktör şüphesiz değişim ve değişim hızı olmuştur. Sosyal yapı içerisinde inşa edilen bilimsel ve teknolojik ilerleme insanların algılarını tersyüz etmiş, dini faktörleri yeniden biçimlendirmiş, hatta onlara yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu durum, kolektif çıkarlarını bireysel çıkarlarıyla bütünleştiren ve bunu yaparken kapitalist bir yapı ve yöntem içerisinde inşa etmesiyle mümkün olmuştur. Köktenci ve kapalı bir din toplumu Sanayi Devrimi ile birlikte yok olmuştur; artık değinmemiz gereken nokta çıkış yolunu bulmak değil, dönüş yolunu bulmaktır.

Kilisenin içinde bulunmuş olduğu durum belki de hiç bu kadar acınası, hiç bu kadar savunmasız ve güçsüz olmamıştı. 21. yüzyıl kilisenin etkisini hem toplumsal hem dini hem de siyasi olarak tamamen ortadan kaldırmıştır. Değişimin hızına ayak uyduramayan kilise, tıpkı imparatorlukların son dönemde yaşamış olduğu gerileme ve çöküş dönemine girmiş bulunmakta, toplumsal sorumluluklarından tamamen kopmuş siyasi anlamda söz hakkını kaybetmiştir. 

Bu elbette neoliberal ekonomik düzenin bize sunmuş olduğu “sınırlı kilise” anlayışı ile mümkün olmuş ancak sürdürülebilirliği oldukça tartışma konusu olmaya başlamıştır. Tıpkı kapitalist, neoliberal ekonomik yapının tartışma konusu olduğu gibi. Sosyal toplum içerisinde bozulmaya uğramış bir faktör mutlaka diğer faktörleri etkiler ve tartışmalı hale getirir. Çünkü sosyal yapı bir bütündür, bozulamaz, birbirinden kopuk bir şekilde düşünülemez. Neoliberal ekonomik yapının bozulması ekonomik olarak değil, dini ve toplumsal olarak gerçekleşmiştir. Burada üstyapı mutlak suretle altyapıyı etkilemiş ve sarsmıştır. 

BOZULMA VE ÇÖKÜŞ

Bozulma ve çöküş, üstten alta doğru gerçekleşmiştir. Sosyal değerlerin hukuki ve demokratik bir çizgide devam ettirilememesi kilisenin pasif tutumu, antihümanist ve “sahtekâr” bir kapitalist düzenin oluşumunu meydana getirmiştir. İnsanlar için en iyisini değil, “en iyi insanlar için en iyisini” isteyen bir yapı mutlak suretle kendi kendini imha etmiştir. Toplumsal iyiliği ve düzeni önemsemeyen kapitalist iş dünyasını, kendini toplumun alt tabakasından soyutlamış; onlara tepeden bakarak, yönetimsel gücünü acımasız, despot bir şekilde hissettirmiştir. Bu durum sosyalizmin eleştirisinden farklı olarak, hissettirmiş olduğu tutumunu ekonomik olarak değil; demokratik, hukuki, toplumsal olarak yapmıştır. Sosyalizm ve komünizm, kapitalizme daha çok ekonomik olarak bir eleştiri getirmektedir. Aksine çöküş toplumsal olarak sosyokültürel bir şekilde gerçekleşmiştir. 

ÜÇÜNCÜ BİR YOLA İHTİYAÇ VAR

Bilim dünyasının tüm bu yaşananlara karşı tavrı sadece yeniliklerin insanların hayatını değiştirme tarzı bir yaklaşım olmuş, hiçbir zaman sorunlara çözüm üretmek gibi bir amacı olmamıştır. Tam tersi bir şekilde “elitist” bir kılıfa bürünerek kapitalizmin çıplak kollarına kendini bırakmıştır. Bir çıkış yolu olarak görülen bilim o yolun son halkasını oluşturmuş, geri dönüşün başlangıcını gerçekleştirmiştir.

21. yüzyıl bize şunu öğretti: Dön ve arkana bak, daha ileriye gitmek istiyorsan dur ve dinlen! Dünyanın dinlenmeye ihtiyacı var, sorgulamaya ihtiyacı var, düşünmeye ihtiyacı var. Daha adil bir toplum düzeninin oluşması için demokrasiye ihtiyacı var. Üçüncü bir dünya savaşı gelmeden önce “üçüncü bir yola” ihtiyacı var. Dünya şimdi o yolu aramakla meşgul...


GÖÇEBE

FEHMİ MARANKOS

Doğu Akdeniz Üniversitesi

Gidip gidip geliyor. Yıllar yılı böyle bu. Yeni yılın ilk günlerinde garbın soğuğundan şark memleketlerinin ılıman havasına göç ederken burada dinleniyor, üç dört hafta konaklıyor, uzun ayakları ve gagasıyla güneşlenmek isteyen bir avare gibi kızılçamların ve dere sazlıklarının gölgesinden sakınarak yürüyor. Akşama doğru sazlıkların, kızılçamların ve huşların gölgeleri uzuyor, göçebenin kat ettiği mesafe de genişliyor.

Ekseri gelir her yıl. Gelir ve bir ay kadar demir atar bataklığa. Her sene, şaşmadan aynı yeri nasıl bulur bilmem. Bir gemici pusulası yahut rotası mı vardır? Nasıl olur da bulur böyle? Araştırsam, birkaç ansiklopediye baksam bulurum elbet, ama yoo, o vakit gizemi yiter, gizemi yitince de önemi eksilir, kaybolur. Bilmeyeyim onun yolunu, güzergâhını nasıl kaybetmediğini, bir sırrı varmışçasına, bir gizi varmışçasına…

Bir leylek. Göçebe bir leylek bu... Leylekler ürkektir, hep uzaktan seyredilirler, ele avuca sığmazlar. Bilirler insanların düzeni, kurulu düzeni daima değiştirdiklerini; kendi düzenlerinin de değiştirileceğinden şüphelenirler, güvenmezler bu yüzden.

RÜZGÂRLA DOST BİR AİLE

Yılda bir ayım bu leylekle geçiyor. Sabahları yanına gidiyorum ot bürümüş patikadan, bakıyorum, yerinde mi diye, akşamları da aynı. Güneşli günlerde bir taşın üzerine oturuyor, ağzımda bir ot parçasıyla saatlerce ona bakıyorum. İlk 90’da tanıdım bu leyleği. Dört taneydiler o zaman. Bir aile, göçebe, rüzgârla dost bir aile... Yaşam ilerledikçe azaldılar, önce üç oldular, sonra iki ve şimdi... 

Tıpkı bizim gibi; biz de üç dört çocuktuk kışları onların yolunu gözleyen, ama şimdi bir ben varım, herkes işinde gücünde, yalnız. Hayatın çarkını aksatmadan döndürmekle, düzeni sürdürmekle, topluma ayak uydurmakla meşguller. Geçmişten gelen bir dostu görmekle içlerinde bir şey canlanmıyor; çünkü yarını düşünüyor, geçmişe şöyle omuzları üzerinden bir bakıvermeye vakit bulamıyorlar. 

Oysa gitseler, görseler şu leyleği, onlara geçmişten seslenen şu dostun varlığını duyumsasalar, belki bu kadar zor gelmeyecek, hep yarını düşünmeyecekler. Ilgaz’ın dediği gibi “Biz bu güneş ülkesinin çocukları - Güneşi bulutların ötesinde bırakan.” Güneşi bıraktı birçoğu bulutların ötesinde, bıraktılar da ısınamadılar.

Ama şimdi leylekle ben varız. Valery, “Bazen düşünüyorum, bazen var oluyorum” diyor. Ne güzel söylemiş Valery. Evet, insan ancak düşündüğü zaman var olduğunu hatırlayabilir. Aksi halde bir dişliden, bir nesneden, yalnızca hareket eden, çarkı döndüren bir varlıktan bir farkı kalır mı? Ne kadar da az var olabiliyoruz, ne kadar da az varlığımızı, var olduğumuzu hatırlayabiliyoruz yaşamın stresinden, boğuculuğundan arınıp.

KURBAĞALARI SORUYOR BANA

Öyle işte. Şimdi, bir taşın üzerine oturmuş eski dostla ilgiliyim. Bir bakıyorum yüksek bir huş ağacının tepesinde, bir bakıyorum ilerideki eski bir konağın korkuluğunda… Yaklaşıyor hiç çekinmeden, konuşmak istiyor. Dilinden anlıyorum. Ne kadar az oysa bu dilden anlayan! 

Bakıyor, iyice bakıyor. Bir şaşkınlığı var, bir dostluk arar gibi. Eskilerden bir şey bulma umudu var içinde. Beni tanıdı mı yoksa? Öyle ya, onca ülkeyi; İskandinavya’nın bozkırlarından, İsviçre’nin, Avusturya’nın Alpleri’nden geçen millerce güzergâhı hatırlıyor da, daha çeyrek yüzyıl önce kısa mavi pantolonlu ve yumurta sarısı saçlarıyla henüz ot bürümemiş patikada koşturan çocuğu mu hatırlayamayacak?

Pırr uçuyor birden yandaki derenin suları içine, derken yine karşımda. Bir diyeceği, bir anlatmak istediği var, belli. Kurbağaları soruyor bana, anlıyorum. Uzaktan bir koro halinde dinlediğim, gecenin ıssızlığını bozan, Ay’a serenatlar yapan kurbağalar nerede diye dert yanıyor. 60’ların 90’ların otlağı, deresi, konakları nerede? Derken karşıki beyaz konağın bacasına konuyor.

Bir zaman birlikte yaşamıştık bu ahşap konakta, ben bir odasında, o ise bacasında. Onun geldiği günlerde ocağı yaktırmazdı annem, soğukta otururduk tir tir titreyerek, helezon halinde gökyüzüne yükselen dumandan rahatsız olup da başka bir evin damına gitmesin diye. 

Çünkü hoşnuttuk komşuluğundan, sundurmadan bakınca görürdük tuğladan üçgen bacada onu. Ve barındığı eve uğur getirirdi o.

Tren katarının şimal tarafından yükselen dumanlarını birlikte görmüş, düdüğünün sesini birlikte işitmiştik. Bir şiir dünyasında yaşamışız biz. Hepsi geçip gitti, anılar evreninde yerleşti.

BİZE UMUT VEREN ÖYKÜLER

Campanella, “Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden - Niçin bir kez daha olmasın?” diye sormuş bir zaman dizelerinde. Mümkün mü eski zamanlardaki mutluluğu yakalayabilmek, pek mümkün görünmüyor bana. Çünkü mutlu olmak zorlaştı, gülmek samanlıkta aranır oldu.

Kişi arada bir kopmak istiyor yaşadığı zamandan. Ayıp bir şey mi? Gündelik olayların çirkinliği, tekdüzeliği bıktırıyor duyan, düşünen, güzellikler arayan insanı. İçimizdeki çocuğa, insana seslenen şiirler, bize umut veren öyküler, içimizde bir parça sevgi, bir parça sıcaklık duyuran resimler, kulağa akseden bir piyano melodisi, bir bakış, bir gülüş, bir merhaba... 

Bunlardır insan olduğumuzu, var olduğumuzu duyuran, kalıcı olan, ötekiler, bütün tartışmalar, siyasilerin çekişmeleri, kötü sözleri, kutuplaştırmaları, atıp tutmaları, uzay çağrıları hepsi geçici, bir zaman sonra uçucu, bıktırıcı...

Eh işte, böyle göçebe dost! Gelip geçen günler, şu bulutsuz, iç açıcı gökyüzü bile avutamaz bizi. Kurbağalar vıraklamaz oldu, çünkü küstüler üzerlerini örtenlere, derelerini kurutanlara, onlar göçüp gittiler bizlere görünmeden, kuruyan derilerini ıslatacakları yerlere gittiler seslerini duyurmadan. Bir gün gelirler mi? Güvenirler mi bize, hiç sanmam. Sen de gideceksin göçebe dost, yok olacaksın, sen de, sen de.


AMAN

SÜMEYYE EVİS

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi  Fen Edebiyat Fakültesi

Biraz eksildim yağmur rüzgârında

Biraz soldum sarı sonbaharda

Bir eylül yaprağı kadar kurumaya yüz tutmuş

*

Üşüdüğü emare topraktayım tek başıma

Kasımpatı ektim parsel parsel

Ekimden kasıma kadar

Kasımdan güz boyuna, umut adına

*

Belki ilkbaharda açar başka çiçeklerimiz

Laleler, lavantalar ve defnelerimiz

Belki açılır daha da gökyüzünün rengi

Mavilikten akan sular yeniler biraz beni

Yaza koşarcasına tekrardan açarım

Ve

Haylaz bir uçurtma gibi gökyüzüne kaçarım

Ağlamayın arkamdan çocuklar,

Size çok güzel çiçekler bıraktım

Ve her bir yaprağına kocaman umutlar sakladım

Aman onları soldurmayın…


YAĞMUR

ALTAY TUNA POLAT

İstanbul Erkek Lisesi 12. sınıf

Mahşer karanlığında yağmur,

Gecenin bütün şehvetini

Söndürebilmek için

Ölümsüzcesine yağıyordu.

*

Ne senin gözlerin

Ne de benim sözlerim,

Oyalayabilirdi artık

Sönmekte olan ışığı.

*

Belki sadece ben görmüştüm,

Yıldızların gözyaşlarını.

Sen sayarken suyumuzun

Son damlalarını.


BAŞKA BİR YER

ONUR YAMAN

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Başka bir yere uğramak istiyorum

Günler kısalmaya başlamadan

Kış gelmeden

Ağaçlar yapraklarını terk etmeden

*

Ele avuca sığmaz bir heyecan kaplamış

Gecenin ve gündüzün sahiplerini

Yani sokaktakileri

Evsizliğin ne olduğunu bilenleri

*

Ağzından ilk defa güzel birkaç söz çıkmış

Evindekilere huzur vermeyenlerin

İlk defa bir tebessüm uğramış

Pervazı çatlak pencerelerden içeri

*

Sokağından geçmek ne zor önceden öpülmüşlerin

Bakışları ve gamzeleri hatırlayarak

İç çekerek ve irkilerek

Bir sokaktan bile korkarak.