Ece Temelkuran: ‘Dünya çözülüyor!’

“Ece Temelkuran, son yıllarda bazı dergilerde yer almış yazılarını derlediği, yeni deneme kitabı Bu da Geçer’de (Everest Yayınları); otoriter rejimlerin insanlarda “Dibi görünce yukarı zıplarız” yanılgısı yarattığını, bunun da politik bir pasifliği beslediğini söylüyor ve ekliyor: “Yok öyle bir dip!”.

04 Mart 2021 Perşembe, 00:05
Abone Ol google-news

Ece Temelkuran yeni deneme kitabı Bu da Geçer ile çıkageldi. Gerçi bu ‘çıkageldi’ sözü elbette mecazi, yoksa hala yerinden yurdundan uzakta, Zagreb’de yaşıyor, bir dünya vatandaşı olarak.

Son yıllarda bazı dergilerde yer almış yazılarını derlediği ve kısa bir süre önce geri döndüğü Everest Yayınları etiketiyle basılan Bu da Geçer’de ayrıca İngilizce yazılıp yayınlanmış ve Çağatay Yavuz tarafından dilimize çevrilmiş yazıları da yer alıyor.

Yazar, otoriter rejimlerin insanlarda “Dibi görünce yukarı zıplarız” yanılgısı yarattığını ve bunun bir politik pasifliği beslediğini söylüyor ve ekliyor: “Yok öyle bir dip!”.

E-posta yoluyla ulaştığımız Temelkuran’a hem son kitabını hem de pandeminin damgaladığı yeni yaşamımızı sorduk; “Bu da geçecek mi?” dedik kısacası.

‘DÜNYA ÇÖZÜLÜYOR!’

- Seninki gibi deneme yazılarından oluşan kitaplarla ilgili söyleşi yapmayı hep biraz daha zor bulmuşumdur; zira soracağım soruların bir çoğunun yanıtı zaten o kitaptadır. Şöyle başlayayım en iyisi, şu sıralar seni en çok meşgul eden, kafanda en çok dönüp dolaşanlar neler? Neleri düşünüyorsun, dert ediyorsun kısaca?

Hepimize ne oluyor sorusunu cevaplamaya çalışıyorum son iki yıldır. Günlük politikanın “çıldırtıcı gürültüsüne” mesafe alınca dert ettiğim şey şu olmaya başladı: 21. yüzyılda insana ne oluyor? Türkiye’nin son yirmi yıldır yaşadığı ve “Uzaylılar acaba ne zaman delireceğiz diye deney yapıyor” hissi yaratan politik ve toplumsal meseleler artık dünyanın da meselesi oldu.

Artık Hindistan’dan Amerika’ya kadar herkes bu uzaylı esprisini anlıyor mesela! Türkiye’de erken başlayan ama şimdi bütün dünyayı içine alan bir çözülme hali. Sadece politik kurumların değil, temel ahlaki değerlerin de saldırı altında olduğu bir dönüşüm bu. İnsan da zamanın ruhuna bir karşılık veriyor.

Kitaptaki ‘Gürültüde’ ana başlığı altında toplanan seri, bu soruya bakıyor. Güncel bir örnekle söyleyecek olursam, Boğaziçili öğrenciler rektör yardımcısının karşısına geçip “Utanmıyor musun?” diyor. Utanmazlığın gururla kullanılan bir politik araca dönüştüğü bu yeni dünyada, başkaları adına utanan bizler nasıl bir değişimden geçiyoruz, soru bu. Derdim bu.

‘İKTİDARIN DRAMASI DÜŞÜK, HİKÂYESİ BAYAĞI!’

- Ömrümüz hakikaten de ‘Bu da geçer’ demekle geçmedi mi? Geçecek mi sahi tüm bunlar?

Elbette geçecek. Ama içinden geçtiğimiz dönemin bizden istediği tam itaat talebine biz nasıl direneceğiz, bizim meselemiz bu. Meselâ şimdi bu pandemi meselesi. Bu pandemiye kadar kaçımız İspanyol gribinin 2. Dünya Savaşı’nın öldürdüğünün iki katı insanı yok ettiğini biliyorduk? Demek ki o bile unutulmuş.

Draması eksik felaketler çabuk unutulur. Bu iktidarın da draması düşük, hikayesi bayağı. Dolayısıyla unutulacak. Ama şu da var: 12 Eylül öncesi “faşist” olduğu bilinen kaç kişi Türkiye’de demokrat kılığıyla göklere çıkarıldı? Sivas Katliam’ından sorumlu olmalarına rağmen kaç insan bu ülkede ferah feza politika yaptı?

Bu soruların cevabını en duyarlı olanlarımız bile şıp diye veremez. Biz bu dönem geçsin istiyoruz bir yandan, ama bir yandan da unutulmasın istiyoruz.

‘YOKMUŞUZ GİBİ HİSSEDİYORUZ!’

- Kitabın giriş bölümündeki Okura Mektup’ta “Sadece birbirimizin sebebi değil, aynı zamanda birbirimizin kanıtıyız” diyorsun okurlarına... Bunun biraz açmak ister misin?

Kanıtıyız çünkü bizim gibi insanların yok sayıldığı, vatandaş hatta insan yerine konmadığı bir dönemden geçiyoruz. Boğaziçili genç arkadaşlar “Dinlenmediğimi hissediyorum, ülkem adına utanıyorum” diye videolar çekiyorlar. Hepimiz öyle, yokmuşuz gibi hissediyoruz.

2007’de AKP ikinci kez iktidara geldiği gece “Biz artık bu ülkenin garnitürüyüz” diye yazmıştım çünkü Erdoğan zafer konuşmasında “Bize oy vermeyenler DE bu ülkenin renkleridir” demişti.

O zaman iktidardan hala demokrasi bekleyenler kızmışlardı o yazı için bana. Ama şimdi görüyoruz ki biz bu ülkenin garnitürü bile değiliz. Yokuz biz. Böyle bir dönemde bizim birbirimizden başka kanıtımız yok. Dayanağımız da yok. Birbirimize iyi bakmalı, birbirimizi çarçur etmemeliyiz.

‘AHLAKIMIZI VE POLİTİKAMIZI ARA SIRA YOKLAMALIYIZ!’

- Pandemi sonrası yazdığın yazılardan birinde “Görünüşe bakılırsa insanlık tarihi bütün sürprizleri biriktirip bizim kuşağa sakladı” diyorsun. gerçekten de dibi gördük mü sence, bundan sonrası aydınlık mı? Yoksa aksine daha mı kötüsü gelecek, kötü sürprizler devam mı edecek?

Politika doğanın yasalarına göre işlemez. Orada yerçekimi olmadığı gibi dip diye bir şey de yoktur. İngilizce yazdığım How To Lose A Country kitabında otoriter rejimlerin insanlarda “Dibi görünce yukarı zıplarız” yanılgısı yarattığını ve bunun bir politik pasifliği beslediğini yazmıştım. Hala da var bu dip beklentisi. Yok öyle bir dip. Ama biz toprağa ya da tohuma değil, tohumu atan elimize inanacağız.

‘HAPİSTEKİ ARKADAŞLARI DÜŞÜNÜYORUM EN ÇOK’

- Asıl mesele tüm bunlara karşı bakış açımızı nasıl güncelleyeceğimiz ve kendi duruşumuzu nasıl bozmayacağımız galiba, ne dersin?

Elbette. Ama aynı zamanda kendi ahlakımızı ve politikamızı da ara sıra yoklamak gerekiyor. İnsana inancımız tam mı? En önemli soru bu. Çünkü en sıkı muhaliflerin bile zor dayanabileceği bir sosyal ve kültürel dönüşüm geçiriyoruz.

Durmadan ve sonsuz kere insanoğlunun en kötü örneklerini görmek, sürekli olarak en pespaye insan örneklerine zorla maruz bırakılmak hepimizin insana olan inancını sarstı. Türkiye ana akım televizyonlarını iki gece üst üste izlerseniz, mesela, insanın “kurtarılmaya” değmeyecek bir varlık olduğunu düşünebilirsiniz meselâ.

Bizim de insan nedir, sevilesi bir şey midir sorusuna aklı başında, ayakları yere basan ve umutlu bir cevabımız olması gerekiyor. Bu da Geçer esasen biraz da bu soruya benim yanıtım.

- Bu kitabı okuyanlar da görecektir, çok yer gezdin, gördün... Hala da adını söylediğinde ‘Hangi ülkedeydi orası’ dedikleri bir kentte yaşıyorsun. Bunca ‘göçebelik’ bir yandan “Bu da Geçer” duygusunu da getiriyor olmalı elbette ama senden neler alıp götürdü dersin, ya da tam tersi neler kattı sana?

Annem hep şaka yollu söyler, “Biz senin göbek bağını taşınırken, iki ev arasında kaybettik” diye. Duramamak belki benim kaderimdir ve durmadan ev kurmaya çalışmak.

Muhtemelen ben ölünce yazdıklarım ikinci bir bakışa değer görülürse bir edebiyat doktora öğrencisi külliyatımdaki ev-yol meselesi üzerine güzel bir makale yazar? Ben artık benden ibaretim.

Bu kayıp mıdır kazanç mıdır, uzun konu. Ama yazarlık hiç kimse olmanın evidir. O bakımdan kendi evimdeyim belki de.

- Neyi özledin peki en çok, buralarda ya da başka yerlerde, nedir burnunda tüten?

Lüfer! Lüfer İstanbul’un ve belli bir an’ın balığı. O an’ı özledim. Ve o anda Türkçe konuşarak rakı içmeyi.

- Pandemiyle aran nasıl, sosyal mesafeyle, dokunamamakla, sarılamamakla?

Başlangıçta “Bu tam bana göre” diye düşünüyordum, yalnızlar zaten böyle yaşıyor çünkü. Yazarlar ve yalnızlar. Ama sonra bir ara ağaca filan sarılasım geldi. En çok da hapishanedeki arkadaşları düşünüyorum. Osman Kavala’yı mesela. İnsan sarılmadan kaç yıl geçirebilir? Ayşe Buğra’ya sarılmasını diliyorum en kısa zamanda.

- Yeni neler var tezgahta, okurların ne zaman yeni kitabını okuyacak ve ne okuyacak?

İngilizce bir kitap yazdım, Mayıs’ta İngilizce sonra İspanyolca, Almanca, İtalyanca, Fransızca yayınlanacak. Türkçede de olacak bu sefer. Adı “Hep Beraber: Daha İyi Bir Şimdi İçin On Seçenek”. İnsanlık onuru nedir sorusu üzerine yazmaya başladığım bir kitap. 21. Yüzyılda onur kavramını politikaya nasıl tercüme edebiliriz. Çünkü toplumsal sınıfların daha iyi bir dünya kurması için etrafında birleşebilecekleri belki de tek sözcük bu. En kudretli sözcük bana sorarsan.

Bu da Geçer / Ece Temelkuran / Everest Yayınları / 174 s. / 2021.