Geçmişe ve geleceğe ışık tutan bir yaşam

Avangart sanatın öncülerinden Fahrelnisa Zeid, İstanbul’daki ‘Tutkuya Övgü’ isimli bir sergiyle sanatseverlerle buluştu. Zeid’in Büyükada’da başlayan öyküsü, Türkiye ve Ortado-ğu’nun geleceği için önemli ipuçları barındırıyor.

22 Eylül 2018 Cumartesi, 21:56
Abone Ol google-news

Günümüz Türkiyesi’nin yaşadığı kültürel ve siyasi çatışmalarının en belirgin şekliyle ortaya çıktığı isimlerden birisi Fahrelnisa Zeid 

Sanatçının ve içinde bulunduğu kültürel kodların tarih boyunca izlediği yol, sanat üretiminin çeşitliliği ve çağdaş olanı ortaya çıkarma becerisi açısından belirleyici oldu. Çağlar boyu insanlığın yaşamı üzerinde belirleyici olan kültürel akış, kimi zaman fetihler, kimi zaman ticari ilişkiler, kimi zaman da bizzat sanatçının kişisel yolculuğu ile bütünleşti. Geçensalı günü Dirimart Dolapdere’de Tutkuya Övgü isimli sergi ile izleyiciyle buluşan ve RES Yayınları tarafından yayımlanan “İç Dünyaların Ressamı” isimli kitabının tanıtımı yapılan Fahrelnisa Zeid’in hikâyesi sonuncusuna bir örnek.

1901 senesi. Büyükada’daki Şakirpaşa Köşkü. Osmanlı’ya üst düzey yönetici yetiştirmiş, gelecekte de Cumhuriyetin kültürel devriminde etkin olacak Şakirpaşa ailesinde 1890’da Girit valiliği yapmış Mehmet Şakir Paşa’nın kızı dünyaya gelir. Amcası, eski sadrazam Ahmed Cevad Paşa’nın vefatından bir yıl sonra aileye katılan Fahrelnisa ailenin beşinci çocuğudur. Ağabeylerinden birisi ailenin ilk çocuğu Halikarnas Balıkçısı olarak bilinecek Cevat Şakir’dir. Ablası Hakkiye’nin kızı Füraye Koral Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı olarak literatüre girecek ve yaşam öyküsü romanlara konu olacaktı. Fahrelnisa’nın küçük kardeşi Aliye de (Berger) Türk gravür ve oyma sanatını uluslararası alanda görünür kılacak çalışmalara imza atarak kendisine sanat tarihinde yer edinecekti.

İlk travma

Fahrelnisa’nın resme merak saldığı yıllarda, Osmanlı Cihan Harbi’nin eşiğindeyken, Şakirpaşa ailesi maddi sıkıntı içine düşer. Devlet yönetiminde etkin olan aile, Genç Türkler, İttihat Terakki, İstidat Rejimi ve 2. Meşrutiyet süreçleri içinde yıpranır. Baba Mehmet Şakir iki oğluyla Afyon yollarını tutar. Bu sırada ailenin yazgısında derin yaralar açacak bir olay yaşanır. İtalya’dan dönen Cevat Şakir babasıyla tartışmaya tutuşur ve babasını vurarak ölümüne sebep olur. Kimilerine göre tartışmanın sebebi Cevat Şakir’in İtalya’dan getirdiği Aniesi’dir. Paşa, gelini ile yasak bir aşk yaşamaktadır. Bu olayın ardından Fahrelnisa resim eğitimini devam ettirmek için -bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi- olan Sanayi-i Nefise’ye girer. Ailenin yaşadığı ağır travma ise ilerleyen yıllarda ardında bıraktığı eserlerde görülecektir.

İlk evlilik

İstanbul’un İngiltere hâkimiyeti altında olduğu 1920’de Fahrelnisa ilk evliliğini sonradan Devrim soyadını alacak yazar İzzet Melih ile yapıyor. İki çocukları oluyor biri Nejat diğeri Şirin. Ardından Fransa yılları başlıyor.

Ve genç Cumhuriyet mücadeleyi kazanıyor. Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor. Kurucu irade, muasır medeniyetin teknik kadrolarının yanında, bilim, kültür ve sanat alanında nitelikli genç bir kuşak yetiştirmenin gerekliliğinin farkında. Bu amaçla kabiliyetli gençler yurtdışına yollanıyor. Fahrelnisa da bu kuşağın mensupları arasında. Fransa’ya giden Fahrelnisa, dönemin en önemli sanat okullarından birisi olan Ranson Akademisi, Zeid’in dönemini aşan ve çağlar üstü olan sanatının şekilleneceği yer olacaktı. Ancak evliliği de sona erecekti.

Batıya yöneliş

Fahrelnisa Fransa’da kariyer adımlarını çizerken, Cevat Şakir’in özgürlüğü kısa sürmüş, Cumhuriyetin iç isyanlarla uğraştığı, çok partili demokrasi denemelerinin başarısız olduğu yıllarda yazdığı bir öykü sebebiyle, “askeri, isyana teşvik etmek” suçu ile kendisini istiklal mahkemesinde bulmuştu. Bu sefer güney vilayetlerinden birisine sürgün edilecekti. O sürgün ise Halikarnas Balıkçısı hikâyesinin başlangıcıydı. Cevat Şakir’i sürgün eden İstiklal mahkemelerinin önemli figürü Kılıç Ali de daha sonra Şakirpaşa ailesinin damadı olacaktı. Fahrelnisa’nın ablası Hakkiye hanımın kardeşi Füreya Koral, Kılıç Ali’yle evlenecek, ailenin bir kısmı Ankara’nın yüksek mevkilerinde kurulan sofralarda yer sahibi olacaktı. Koral ise zaman içinde, sırf Atatürk’ün de yer aldığı sofraların konuğu olarak kalmayacak, seramik alanındaki çalışmalarıyla çağdaş Türk sanatının öncü isimlerinden biri haline gelecekti.

Kandinski izinde

Fahrelnisa ise aile üyelerinden farklı bir yol izliyordu. Türkiye sınırları içinde edinebileceği şöhreti bir kenara bırakıp rüştünü Avrupa’da ispat etmek hedefine odaklanırken, henüz Batı’da kültürel oryatalizmin sanat kurumlarındaki yolculuğu bile başlamamıştı. Bu yüzden iki savaş arasındaki kıtada üstelik bir kadın ressam olarak yer edinmek için yetenekten fazlası gerekliydi. Onda da fazlası vardı. Spinoza, Kandinski ve Jung ile eşleşen sanat üretimi Fahrelnisa’yı algı üzerine çalışmaya yöneltti. Onun algı gerçekliği gündelik çerçevenin dışına taşarak bilişsel bir boyut kazanırken, duyguları yansıtma biçimi ve yöntemleri de çeşitlilik gösteriyordu.

Çatışkılı üretim

Bu yönüyle Batı için bile yenilikçi bir soyut anlatı içerisinde olsa da ailesinin kökenlerinden hem kültürel hem de yazgı anlamında kopması pek de mümkün değildi. Kardeşleri Cevat Şakir Kabaağaçlı, Aliye Berger ve yeğeni Füraye Koral’ın zaman içinde yerleşik hale gelen çatışkılı iç dünyalarına benzer bir zihinsel iklim içerisindeydi. Ve tıpkı ailesi gibi bu çatışkılı yönelim Fahrelnisa’nın da üretimine fayda sağlarken, gündelik yaşamı ikilemlerle çevreleniyordu. Nitekim Batı’da rüştünü ispat çabasına girerken ve üretimindeki soyut yenilikçilikle, düşünsel katmanları arasındaki derinlikle fark yaratırken yaptığı ikinci evlilik, Türkiye’nin Irak büyükelçisi Emir Zeid’leydi. 1925’e kadar Filistin bölgesini yöneten ve İngiltere’nin Ortadoğu’da güç kazanmasındaki önemli aktörlerden olan Irak Kralı 1. Faysal’ın kardeşi olan Zeid’in soyadını ve prens ünvanı taşıyan kocasıyla birlikte prenses unvanı alması alması onu sanat kronolojisi içinde oryantalist literatüre hapsetmeye olanak tanıdı.

Oysa Fahrelnisa Zeid bundan çok daha fazlasıydı. Berlin’de Hitler’le resim konuştuğu rivayet edilen, sonrasında 1946’dan 1975’e kadar Paris ve Londra’da şekillenen sanat yaşamı, kültürün, sanatçının benliğine işlenen yolculuğunun en iyi örneklerindendi. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan travmalarda, figürün anlamsızlığı ve hiçliğini keşfeden ve renklerin ışıltısının soyut anlatı gücündeki psikolojik verileri bir sanat anlatısı olarak ortaya çıkaran Batı sanat iklimindeki en yenilikçi isimlerden birisi olarak kendisini kabul ettirmeyi başarmıştı. Türk ve Ortadoğu anlatı geleneklerine dayanarak kendi iç dünyasının izlerini taşıyan en bilinen eseri Cehennem’de (1950) bu yaklaşım görülebiliyordu.

İsmi yol gösterdi

Zeid’in ressam olarak öne çıktığı yaşantısındaki gündelik hayatı, zevke ve eğlenceye düşkün bir yaşam tarzı olarak kabul edilse de, kültürel anlamda doyumsuzluğu, öğrenmeye ve öğrendiklerini anlamlı bir felsefi yaklaşımla bir araya getirme biçimi karikatürize edilebilecek bir hikâyeden çok daha fazlasıydı. İsminin anlamı ile “kadın olmanın gururu” sezgisini her daim taşırken, yine isminde yer alan fonetik de egzotik ve çok kültürlü bir hayat yaşaması için farklı bir yol gösterici olmuştu. Zeid, 5 Eylül 1991’de Amman’da hayata gözlerini yumdu. Hayat hikâyesi, sanatsal yaklaşımı ve ardında bıraktığı eserler Türk ve Ortadoğu coğrafyasına ait sayısız ipucu taşıyan eserler olarak ardında kaldı.