Genç Türk Cumhuriyeti, 1930’lu yılların başında, planlı ekonomi ve devletçilik politikasına geçiş yaptı

1929 Büyük Ekonomik Bunalım ve 1929 yılında başlayan Osmanlı Devleti’nin dış borç ödemesi Cumhuriyet hükümetini yeni seçenekler üzerinde düşünmeye yöneltti. Ne yapmalıydı? Türk ekonomisi nasıl kendi kendine yeterli bir duruma gelebilirdi?

30 Mart 2020 Pazartesi, 06:00
Abone Ol google-news

Dünkü yazımızda bütün dünyada etkili olan koronavirüs salgınının iki önemli konuyu ortaya çıkardığını belirttik. Birincisi, kapitalist ülkelerdeki sağlık sisteminin zayıf yönleri; İkincisi, kapitalist sistemin zaaf, sakatlık ve zayıflıklarının belirgin olarak ortaya çıktığını belirttik. Küreselleşmenin sonunda her alanda kamunun geriye çekilmek zorunda bırakıldığı ancak bu krizle, kamunun her alana yeniden el atmak durumunda kaldığına işaret ettik. 

Krizden fırsat çıkarmaya çalışanların bulunduğunu, 0.7 dolar olan bir koruyucu maskenin 10 dolara satılmak istendiği, bu nedenle New York Valisi’nin tıbbi malzeme üreten tesislerin kamulaştırılmalarını istediği belirtildi. Anlaşılıyor ki, bu krizden sonra hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak. Bütün dünyada “Keynesçi Ekonomi” modeli derece derece uygulanacak. Yazıda, Osmanlı’dan yıkık ve harap bir ülke ve ekonomi devralan Cumhuriyet’in özellikle sağlık alanında büyük işler başardığı sıtma ve vereme savaş ilan edildiği anlatıldı. 

Birçok olumsuzluğa karşın 1928 yılında Atatürk’ün yönlendirmesiyle kurulan “Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün bilimsel çalışmalar yaptığı, serum ve aşı ürettiği, bunların Çin’e ve diğer ülkelere yollandığı ancak 2011 yılında bu önemli kurumun kapatıldığı ayrıca bütün KİT’lerin haraç mezat satıldığı da belirtildi. Bu büyük salgın ekonomi politikaları yönünden bütün dünyayı etkiliyor; ekonomiye kamusal müdahalelerin olacağını, Türkiye’nin 1929 dünya ekonomik krizinden sonra bu konuda geçirdiği bir deney ve birikimi olduğunu belirttik. 

Bugün, bu deneyin ve birikimin temel noktaları üzerinde duracağız. 1923-1930 döneminde ısrarla izlenen ulusalcı politikalarla, günün koşulları içinde, çok kısıtlı ekonomik olanaklara karşın, özellikle eğitim, ulaştırma ve tarım kesiminin güçlendirilmesi gibi konularda büyük başarılar elde edilmiştir. Atatürk ve arkadaşları bir yandan yürürlüğe koydukları siyasal ve kültürel aydınlanma devrimleriyle laik temellere dayalı Cumhuriyet Türkiyesi’ni kurarlarken, günün çok çetin koşullarına karşın ekonomik yönde de ciddi ilerleme kaydediyorlardı. Bu geçiş dönemi özellikle 1930- 1940 döneminin atılımlarını kolaylaştırmıştır. 

Bundan sonra devletçilik ilkesiyle, planlı ekonomi ve KİT’ler kullanılarak başarılacak olan büyük ekonomik gelişme ortaya çıkmıştır.

DEVLETÇİLİK POLİTİKASININ BAŞLAMASI

Genç Türk Cumhuriyeti, kuruluşunun 7. yılında 1930’lu yılların başında, planlı ekonomi ve devletçilik politikasına geçiş yaptı. Bu politika değişikliğinin temel nedenleri şuydu: Dünyada 1929 yılı büyük ekonomik bunalımı başlamış, Türkiye’yi de etkilemişti. Kuzey komşu Sovyet Rusya uyguladığı planlı ekonomi politikasıyla ciddi başarılar elde ediyordu.

Devletçilik politikasının benimsenmesinde etkin olan bu noktaları kısaca ele almalıyız.

Birçok olumsuzluğa karşın 1928 yılında Atatürk’ün yönlendirmesiyle kurulan “Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün bilimsel çalışmalar yaptığı, serum ve aşı ürettiği, bunların Çin’e ve diğer ülkelere yollandığı ancak 2011 yılında bu önemli kurumun kapatıldığı ayrıca bütün KİT’lerin haraç mezat satıldığı da belirtildi.

Cumhuriyet Bayramı’nın 10’uncu yıl kutlamaları sırasında çekilen bir fotoğraf

DÜNYA EKONOMİK BUNALIMI 

1929 sonbaharında, New York Borsası’nda başlayan panik Amerika’yı, arkasından bütün Avrupa’yı sarstı, Sovyet Rusya en az etkilenen ülke durumundaydı. Büyük Bunalım adı verilen bu ekonomik çöküntünün etkileri tüm sanayi ülkelerinde 1930’lu yılların sonlarına kadar, 10 yıl sürdü.

BÜYÜK BUNALIMIN TÜRKİYE’DEKİ ETKİLERİ 

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte ve bin bir güçlükle sağlamlaştırılmaya çalışılan Türk ekonomisi de dünya ölçeğindeki bu ekonomik bunalımdan etkilenmişti. 

1929 Dünya ekonomik krizi nedeniyle Türkiye’nin dış ticaret açığı büyümüş, Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında değer kaybı hızlanmıştı. O dönemde dış ticaretimiz, genellikle tarımsal ürün ve işlenmemiş maden (hammadde) dışsatımına, karşılığında da sanayi ürünleri dışalımına dayanıyordu. 

Ekonomik bunalım, bütün dünyada tarım ürünlerinin fiyatlarında büyük düşüşlere neden oldu. Bu durum, Türk ekonomisinin sarsılmasına ve dış ticaret rakamlarında büyük düşüşler göstermesine yol açtı. Genç Türkiye Cumhuriyeti açısından 1929 yılının ikinci önemli kötü rastlantısı, Osmanlı devletinden kalan ve o yıl başlayan yıllık dış borç ödemeleridir. Bu ödemeler, genel bütçe harcamalarının yüzde 13-18 gibi önemli bir bölümünü yutuyordu. 

Bu durumda genç Türk devleti, 1929 dünya bunalımının yıkıcı etkilerine boyun eğmek zorunda kalıyordu. Örneğin çiftçinin ürettiği buğday fiyatları 135 kuruştan 35 kuruşa; üretilen tütün fiyatları 71 kuruştan 30 kuruşa düşmüştü. Bunalım tüm dünyada tarım ürünleri talebini hızla düşürmüştü, tarım ürünleri ihracatı yapılamadığı için, ihracat gelirleri beklenmedik düzeyde azalmıştı. Bu durum, dış ticaret açığının ciddi şekilde yükselmesini ve Türk Lirası’nın hızla değer kaybetmesini etkilemişti. Osmanlı dış borçlarının ilk taksidinin ödemesinin gelmesi de ilave bir zorluk olmuştu. Bu koşullar, ülkeyi ekonomik yönden zor durumda bırakmıştı.

ARAYIŞLAR 

Bütün bu gelişmeler, Cumhuriyet hükümetini yeni seçenekler üzerinde düşünmeye yöneltti. Ne yapmalıydı? Türk ekonomisi nasıl kendi kendine yeterli bir duruma gelebilirdi?

HÜKÜMETE SUNULAN EKONOMİK RAPOR 

1930 yılının mart ayında Ekonomi Bakanlığı tarafından “İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor” adını taşıyan bir belge Başbakanlık’a sunuldu. Bu çalışmalar Nisan 1930’da bir Sanayi Kongresi toplanması ile sonuçlandı. Aynı günlerde “İktisadi Program” başlığını taşıyan bir belge de hükümet tarafından TBMM’ye sunuldu. 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nden yedi yıl sonra, Ankara’da toplanan 1930 Sanayi Kongresi’nde bu konular konuşuldu. Kongrede sunulan bildiriler, 1930 Sanayi Kongresi- Raporlar- Zabıtlar adıyla ve 529 sayfalık bir kitap halinde yine 1930 yılında yayımlandı. Genç Cumhuriyetin yönetici kadroları, dünya ekonomik bunalımının etkilerine karşı önlemler almak, bunalımı en az zararla atlatmak noktasında çaba içerisindeydiler.

ATATÜRK’ÜN YURT GEZİSİ VE DEVLETÇİLİĞE YÖNELİŞ 

Ekonomik sıkıntılar ve o sırada Serbest Cumhuriyet Partisi deneyiminin getirdiği sonuçlar Atatürk’ü harekete geçirdi. Halkın ne düşündüğünü birinci elden öğrenmek istiyordu. Kimi nedenlerle kısa süreli kesintilere uğrayan, bu arada Menemen’de gerici ayaklanma ile öğretmen yedek subay Kubilay’ın öldürülmesinin de eklenmesiyle daha da önem kazanan Mustafa Kemal’in uzun yurt gezisi, 1931 Mart ayına kadar toplam üç ay sürdü. Atatürk’e kalabalık bir yönetici ve uzmanlar kadrosu da eşlik ediyordu. Atatürk bu gezisinde birinci elden dünya ekonomik bunalımının geniş kitleler, köylü, küçük üretici, esnaf ve halk üzerindeki etkilerini görmek istiyordu. Atatürk gezi süresince halkın ekonomik durumunun hiç de iç açıcı olmadığını gözlemledi. Geziye katılan uzmanlarla ekonomik konular üzerinde görüş alışverişi yaptı. Atatürk, geziden Ankara’ya dönünce 3 Mart 1931 tarihli açıklamasında ciddi önlemler alınmasını istiyor, bunun “sadece halkın gönenci için değil, rejimin siyasi güvenliği” için de gerekli olduğunu belirtiyordu. Ekonomi politikalarında radikal bir değişikliğe olan gereksinme, Atatürk’ün kafasında da şekillenmeye başlamıştı. Yarın, Türk ekonomisinde ilk kez oluşan planlama kavramı üzerinde duracağız.