Günah ve pişmanlıkla yüzleşmek...

Umut ve sevgiden yoksun bir adam, tarihin en eski ikilemlerinden biriyle karşı karşıya kalır: Sevgi mi, para mı?

07 Mart 2011 Pazartesi, 13:11
Abone Ol google-news

George Eliot takma adıyla yazan 'Mary Anne' ya da 'Marian Evans' , Victoria döneminin en
büyük İngiliz yazarlarından biri olarak kabul edilir. Eliot’ın en kısa romanlarından biri olmasına
rağmen, sevgi ve para arasında kalan insanların büyüleyici küçük dünyalarını anlatan Silas
Marner, içerdiği mizah ve toplumsal eleştiri öğeleriyle akıllarda benzersiz bir yer edinmeyi
başarmıştır. 1985’te, yönetmen Giles Foster tarafından sinemaya uyarlanan eser Eliot’un da
en sevdiği eseridir.

Hırsızlıkla suçlanınca kilise tarafından kovulup yaşadığı köyü terk eden Silas Marner, İngiltere’nin Raveloe adındaki bir köyüne yerleşir. Karşı karşıya kaldığı haksızlık onu insanlardan uzak durmaya iter ve bir süre sonra hayatındaki tek kaygı dokuma tezgahı sayesinde kazandığı altınları istiflemek olur. Bir süre sonra beklenmedik bir şekilde yalnızlığını bozan altın saçlı küçük kız,  Marner’ın yaşamını ve dünyaya bakışını sonsuza dek değiştirecektir.

Dosttan ve sevgiden ırak düşmüş hayatın, küçük bir çocuğa duyulan sevgiyle tekrar şekil
alışını, umudun kapılarını yeniden aralayışını anlatıyor Eliot. Haksızlığa gururla göğüs geren, günahlarla ve pişmanlıklarla yüzleşen insan, konu alan, Silas Marner, son sayfasına kadar soluksuz okunan bir klasik.


Gerorge Eliot

George Eliot, İngiliz romancı, çevirmen ve gazeteci Mary Anne (Mary Ann, Marian) Evans’ın
yapıtlarında kullandığı takma addır. 1819-1880 yıllarında yaşayan Eliot, Victoria
Devri’nin önde gelen yazarlarından biriydi.  Silas Marner,  The Mill on the Floss,
Middlemarch, Daniel Deronda,  “Aşkın Bedeli”,  Romola,  Felix Holt adlarındaki yedi romanı,
çok sayıda şiiri ve çevirileriyle dünya edebiyatında haklı bir yer kazanırken, siyasal tavrıyla da
öne çıktı. Eserlerinde özellikle kırsal kesim yaşamını, toplumdan dışlanmış insanların
sorunlarını işledi.

Gerçekçi bir anlatımla yazdığı kitaplarında derin bir psikolojik boyut ve
ustalıkla işlenmiş karakterler yer alırken otobiyografik öğelere de yer verdi; örneğin
kendisinin kilise cemaatine katılmayı reddedişi bir bakıma Silas Marner romanında
yansımasını bulur. O dönemde kadın yazarlar kendi adlarıyla kitap yayınlarken o, takma ad
olarak bir erkek adını yeğledi. Bunu, “kadınlar yalnızca hafif aşk romanları yazar” önyargısını
kırmak ve ciddiye alınmak için yaptığını açıkladı.