Hız, şiddet, öfke, kan ve intikam

Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn'in yakın zamanda sinemaya da uyarladığı ve bu filmle 2011 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne değer görüldüğü James Sallis'in kara romanı 'Sürücü', karanlığını ve vahşetini okuyucuya sakınmadan sunuyor.

02 Ağustos 2012 Perşembe, 07:59
Abone Ol google-news

Bazı kitaplar sizi sinsice takip eder. James Sallis'in incecik kara romanı Sürücü de onlardan biri. Dramatik, insanı düşüncelere iten ve pek az seçeneği olan birinin hayatını etkili bir şekilde gözler önüne seren roman, karanlığını ve vahşetini okuyucuya sakınmadan sunar, en beklemediğimiz insanlarda bile bir bağ kurma arzusu olduğunu ortaya koyar.

Sallis kendi yazınını 'Huzursuz durumları seviyorum,' diyerek açıklar. 'Suç romanlarına olan tutkum insanları tuhaf durumlara düşürmesinden kaynaklanır. Uç durumlarda insanların dünya ile olan ilişkileri çok daha kuvvetli bir hal alır.'

Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn'in yakın zamanda sinemaya da uyarladığı -Refn bu filmle 2011 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülünü de aldı- Sürücü bir uyarı niteliğindeki ilk paragrafı okuyucuyu olacaklara hazırlarken Sallis'in sözlerini çok daha iyi anlamamızı sağlar: 'Çok daha sonra, Phoenix'in hemen kuzeyindeki bir Motel 6'nın bir odasında sırtını duvara vermiş oturur ve kendisine doğru katlanarak gelen kan gölünü seyrederken, Sürücü korkunç bir hata yapıp yapmadığını merak edecekti. Yaptığının kesinlikle bir hata olduğunu daha sonra anlayacaktı elbette. Fakat şimdilik, dedikleri gibi, anı yaşayacaktı. Ve an, kendisine doğru gelen kan, pencerelere ve kapıya dayanan aydınlanmış şafak, yakınındaki eyaletlerarası otoyolun gürültüsü ve bitişik odada ağlayan birinin sesinden ibaretti.'

Bu 'an'dan itibaren Sallis bizleri doğrudan kaos, kan, ölüm ve 'yanlış giden bir şeylerin' içine bırakıverir. Hikâye ileri geri gidip gelse de aslında Sürücü'de her şey yalındır: Yalın bir dil, yalın bir şiddet, yalın bir karanlık, yalın bir hayatta kalma mücadelesi. Bu yalın ve minimalist hikâyenin kahramanı Sürücü, gündüzleri film setlerinde -Hollywood'da dublör olarak çalışır- geceleri ise suç dünyasında araba kullanan genç bir adamdır. Vahşete bulanmış halde geçen çocukluğunun bir sonucu olarak ne hayalleri ne de uzun vadeye yaydığı amaçları vardır. Her ne kadar -nadiren de olsa- gözüktüğü kadar duygusuz biri olmadığına tanıklık etsek de kimse ona yaklaşamaz. Sadece kendine inanıp güvenir. Kuralları ve sınırları bellidir:

'Ben sürücüyüm. Bütün yaptığım bu. Siz olayı planlarken veya ayrıntıları belirlerken ben dahil olmam. Bana yola çıkacağımız yeri, nereye gideceğimizi, sonrasında ne yapacağımızı, saatini söylersin. Olaya katılmam, kimseyi tanımam, silah taşımam. Sadece araba kullanırım.' Ayrıca; 'Arabasını her zaman kendisi bulurdu. Çalıntı araç kullanmazdı. Profesyonel olsun amatör olsun herkesin yaptığı ilk hata buydu işte. O ise, arabaları partiler halinde satın alırdı. Göze çarpmayan bir şey arardınız, ortama kaynaşacak bir şey. Ama aynı zamanda ihtiyacınız olduğunda arka tekerlekleri üstüne kalkabilecek, havayı pençeleyebilecek bir araç isterdiniz. Kendisi, orta değerde, kahverengi veya gri tonlarında eski Buick'leri tercih ederdi, ama saplantısı yoktu.'

Merhamete yer yok

Fakat Sürücü suç dünyasının yalnızca şoförlüğünü yaptığından, istediği kadar kendi önlemlerini alsın, yanlış gidebilecek pek çok şey vardır: 'Bir işte bazı şeyler ters gider ve terslik bazen o kadar belli belirsiz başlar ki, ilk başta fark etmezsiniz. Başka zamanlardaysa, bağıra bağıra gelir, çorap söküğü gibi ilerler.'

İşler ters gitmeye başladığı andan itibaren roman, bir intikam teması üzerine kurulur. Üstelik ölmesi gereken Sürücü hayatta kalmayı başarınca vahşet ve suç oranı da artar. Bu 'bir değişim değildir. Tek yapılan uyum sağlamak, idare etmektir.' Burada merhamete yer yoktur. Hayat acımasızdır. Gerçi Sürücü bunu çok önce öğrenmiştir: 'Belki de geri dönmeliydi. Geri dönüp onlara hayatın böyle olduğunu, beklediğiniz gibi gitmeyen şeylerden ibaret uzun bir silsile olduğunu söylemeliydi. Boşver gitsin. Sonunda bu gerçeği ya anlarlar ya da anlamazlar. Zaten çoğu insan hiçbir zaman anlamaz.'

Tüm bunlar olup biterken bir yandan da Sürücü'nün hayatına dair rastgele bir sıralamayla verilen kesitler okuyucuyu birer mermi gibi deler geçer ve onu bir bakıma kendi kurgusunu yaratmaya iter. Ortada ne bir başlangıç ne de bir son vardır. Belki aşikâr olunan tek nokta Sürücü'nün şu an içinde olduğu yer ve bu yere gelme sebebidir. Ne de olsa hayat, doğanın en temel yasası olan etki tepkiye dayalıdır.

'Şu anda eve gidiyordu, tabii ki ev dediğiniz göreceli bir şeydi. Her birkaç ayda bir taşınırdı. Yani Smith'lerin tavan arasındaki odasında yaşadığı zamandan beri işler bu bakımdan çok fazla değişmemişti. Varlığını insanların ortak dünyasının bir iki adım dışında sürdürüyordu. Genelde gözlerden uzak, bir gölge olarak, neredeyse görünmez bir şekilde. Sahip olduğu her şeyi ya sırtına alıp gittiği yere taşıyabiliyor ya da bırakıp gidebiliyordu. İsimsizlik şehrin en sevdiği yanıydı, şehrin bir parçası olmak ama aynı zamanda ondan ayrı olmak. Otopark zeminleri çatlaklarla ve yağ lekeleriyle dolu eski apartmanlar favorisiydi; böyle yerlerde birkaç kapı ötenizdeki biri fazla yüksek sesle müzik dinlediğinde şikâyet etmenize fırsat kalmazdı, çünkü kiracılar sık sık gece yarısı eşyalarını yükler ve kendilerinden bir daha asla gürültü gelmemek üzere apartmandan ayrılırlardı. Polisler bile böyle yerlere gelmekten hoşlanmazdı.'

Az rastlanır duygusallık

Roman kurgusunda genel olarak aksiyon sözcüklerden daha ön planda olsa da karşımıza çıkan diyaloglar ve monologlar akılda kalıcı. Sürücü'nün yabancılaştığı annesini ve yanında büyüdüğü bakıcı aileyi görmeye gittiği veya sadece varlıklarını anımsadığı sahneler ise özellikle vurucu çünkü bizlere hayatında pek de tanıklık etmediğimiz bir duygusallığı gösterir: 'Üzgünüm oğlum. Bu gerçek bir anı olabilir miydi? Eğer öyleyse, niçin yüzeye çıkması bu kadar uzun sürmüştü? Annesi gerçekten böyle söylemiş olabilir miydi? Onunla bu şekilde konuşmuş olabilir miydi? Hayal veya anı, boşver gitsin. Lütfen. Galiba tüm yaptığım, hayatını daha karmaşık hale getirmek oldu. Böyle umduğumdan değil... Her şey o kadar arapsaçına döndü ki. Ben idare ederim. Sana ne olacak anne? Zaten olmamış bir şey olacak değil. Zamanı gelince anlarsın. Hayaldi. Sürücü bundan kesin emindi. Ama şimdi kendini annesine zaman geçti ama hâlâ anlamıyorum demek isterken buluyor. Ve hiçbir zaman anlamayacağım demek isterken. (') Adı Bayan Dickinson. Geçenlerde ölen bir arkadaşıma ait olduğunu söylerdim ama doğru olmaz, çünkü kediler kimseye ait değildirler, fakat ikisi aynı zor yolu uzun zaman boyunca beraber, yan yana yürüdüler. Hayatının son yıllarını güven içinde geçirmeyi hak ediyor. Sizler de öyle. Lütfen Bayan Dickinson'a bakın, tıpkı bana baktığınız gibi''

Hız, şiddet, öfke, kan ve intikamla beslenen Sürücü romanı, yazarının ustalığıyla ve okuyucuya hikâyeye dahil olabilme şansı verişiyle, gereksiz ayrıntılardan kaçınıp bizlere nefes alabilme imkânı sunuşuyla benzerlerinden sıyrılır. James Sallis ortaya eylemleri tamamen durumlara yönelik tepkiler olan bir karakter koyar ve bu karakter, romanı sevin ya da sevmeyin, Sürücü'yü haklı bulun bulmayın, sizde bir saygı uyandırır. Anti-kahramanlarla dolu dünyanıza bir yenisini daha eklemeniz için sayısız sebep sunan Sallis özenle seçtiği kelimelerine öyle çok duygu, anlam ve olay yükler ki nesrinin gücü kitabın hacminin çok ötesine geçer. Böylece geriye roman üzerine söylenebilecek tek bir şey kalır.

Suç romanlarına düşkünseniz kendinize bir iyilik yapın ve Sürücü'yü okuyun, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile.

Sürücü/ James Sallis/ Çeviren: Nur Küçük/ İthaki Yayınları/ 152 s.