Ian Buruma’dan “Dinin Demokrasiyle İmtihanı”

Ian Buruma, “Dinin Demokrasiyle İmtihanı”nda Avrupa’ya, ABD’ye, Çin’e ve Japonya’ya uzanıyor. Bu üç coğrafyadaki din ve demokrasi algılayışını ele alarak ikisinin birbirini nasıl etkilediğini anlatıyor. Buruma, din ile demokrasinin, ancak dinî ve seküler otoritelerin kesin bir biçimde birbirinden ayrılması koşuluyla yan yana var olabileceğini kesin bir dille ortaya koyuyor.

11 Ağustos 2015 Salı, 16:25
Abone Ol google-news

Ian Buruma’dan “Dinin Demokrasiyle İmtihanı”

Önemli olan insanın değeri ve erdem

Nietzsche’nin “üst insan” kavramında olduğu gibi “Tanrı öldü” lafını da yanlış anlayanlar, garip politikaların yaratıcılığı ve savunuculuğuna soyundu. Yetmedi, 1980’lerde “Tanrı geri döndü” diyenler, 1990’ların ortalarından itibaren silah kuşanıp “ava” çıktı, “başarılı” da oldular; keza “medeniyetler çatışması” tezi epey bir işlevselleşti, ortalık savaş alanına döndü.

Din-devlet işbirliği ya da ayrılığı minvalindeki birleştirici veya gerilim yaratan ortamlar, hem düz anlamıyla hem de siyasi babta çok önemli tüccarları tarih sahnesine yolladı. Dini kullanmanın; siyasi, ekonomik ve kültürel malzemeye dönüştürmenin nasıl bir gayya kuyusu olduğu apaçık meydanda. Kültür araştırmacısı Ian Buruma da bu bozukluğun peşinden gidip şiddeti körükleyen pragmatizmin ötesine geçmeye uğraşıyor ve dinle demokrasinin birlikte var olma ihtimallerine yönelik bir tartışma açıyor.

“İMAN TAZELEYENLER”(!)

Türkiyeli okurların Garbiyatçılık (Avishai Margalit’le beraber) ve Sıfır Yılı kitaplarından hatırlayacağı Buruma’nın uzmanlığının Çin ve Japon kültürü olduğunu anımsatalım. Dinin Demokrasiyle İmtihanı, bu coğrafyayla beraber Batı’dan örneklerle dini ve seküler otoriteler arasındaki gerilimi incelerken çeşitli kültürlerin bundan nasıl etkilendiğine de yoğunlaşıyor.

Pek çok siyasi figür, gerek kampanyasında gerek kazandığı seçimin ardından dini siyasetle harmanlamadan sağlam bir iktidar oluşturamadı. Hatta kimi “politik öznelerden”, “Din toplumun çimentosudur” gibi veciz sözler bile işittik! Dolayısıyla bu politikacıların, koltuğunda rahat oturması için Buruma’nın da dediği gibi “iman tazelemeleri gerekiyordu”, onlar da gereğini fazlasıyla yaptı.
Özellikle Avrupa’da gücünü yitiren Kilise, ABD’de Cumhuriyetçiler’i önüne katarak nüfuzunu günden güne arttırdı ve evanjelizmin yıldızı yeniden parladı. Dinî ve dünyevi işler arasındaki bağı inceleyen, değişik kültürlerde din ve demokrasi algısına eğilen Buruma, atlanmaması gereken bir yorum yapıyor: “Refahın, insanları İsa’nın bağrında yeniden doğma fikrinden soğuttuğu doğru olabilir ama Avrupalıların her zaman şu anki kadar zengin kalacağını kim söyleyebilir? Ayrıca ABD’nin güneyinde artan zenginlik, en az iki eski başkan dâhil, oranın görece zengin sakinlerinden bazılarının dine ilgisini azaltmış görünmüyor.”

Din hakkında söz sahibi olanların siyasileştiğinde gerilimin yükseldiğini söyleyen Buruma, bu gibi durumlarda uzlaşı kültürü demokrasinin, mutlak veya ilahi hakikati temsil ettiğini savunanlarca farklı mecralara itildiğini veya kullanıldığını savunuyor.

Öte yandan, örneğin İslamiyet’in Avrupa’yı teslim alacağı ve Hıristiyanların azınlığa dönüşeceğine dair korku, kimi entelektüellerin, aşırılık yanlılarının ve bu ikisinin sesi olduğunu iddia eden kimi politikacıların olay çıkarmasına yetiyor da artıyor. Hatta Avrupa’nın İslamlaşma ihtimali için oluşturulan bir “kavram” ya da kelime bile var: “Avrabistan.” Hal böyle olunca Müslümanlarca “dinimize küfretti” diye bir yönetmen öldürülebiliyor. Bunun gibi bir başka örnek, Londra’da metroya yetişmek için koşan ve polis tarafından “İslamcı terörist” olduğuna karar verilip vurulan, sonra da Brezilyalı olduğu anlaşılan bir genç. Batı’nın kendi yaratıp sonra da yadsıdığı çokkültürlülük, “duruma göre” yorumlanarak anlamından uzaklaştırıldığında sorunların baş gösterdiği unutulmamalı. Buruma, “gerçek her zaman karışık” diyerek kolaycılığın veya soyutlamacılığın yoluna sapanlara da bir uyarı gönderiyor.

Buruma, dinin rasyonel bir kurum olmadığını, bireyin metafizik iddialara inanıp inanmamasının da herhangi bir gerilim yaratmaması gerektiğini savunurken konunun, “irrasyonel tutkuların şiddete dönüşümünün nasıl engellenebileceğinde” kilitlendiğini belirtiyor. İşte bu nokta, aynı zamanda demokrasi ve dinin ortak sorunu ya da çalışma alanı.

“SİVİL DİN” VE AVRUPA’DAKİ ENDİŞE

Buruma, demokrasiden şüphe duymayan ama onun bir ortaoyununa dönüşmesine ve dinle soslanmasına ses çıkarmayan, üstelik rolünü hep en iyi yapan adayı başkan seçen ABD’lilere alaycı bir gülümseme gönderiyor. Bu gösterinin nedeni, dinin de demokrasinin de ticari kaygılarla veya oy endişesiyle ağza sakız edilmesi. Buruma, “Hıristiyanlığın ABD’de aldığı tuhaf biçimler, aslında Amerikan demokrasisiyle yakından ilintili” diyor. Siyaset ve ahlak bağının din üzerinden sağlanması da bunu bir köşesinden destekliyor. Tabii ABD’lilere göre bu tabloyu özgürlük zeminine oturttuğunuzda algı değişiyor ve herhangi bir çatışmanın akla gelme olasılığı zayıflıyor.

Avrupa’da, siyaseti ve dini çok uzun zamandır elinde bulundurmuş Kilise’nin destekçileri, birbiri ardına patlayan devrimleri “insan kibrinin canlandırılması” diye yorumluyordu. Geleneksel kurumlar ortadan kalktığında çok daha kötüsünün belireceğini söyleyenler ise “geleneğin insanın ölümle ilgili korkusu için gerekli olduğunu” dile getiriyordu.

İnsan kendi araçlarına (demokrasi, hak, eşitlik, bilim vs.) terk edilirse kaosun doğacağını düşünenler buna, Aydınlanma’nın Avrupa’da bir ahlaksızlık kaynağı olduğunu da ekliyordu. Buradan da anlaşılacağı üzere on sekizinci yüzyılın sonlarına dek Kilise ile Devrimciler arasında hararetli bir çatışma sürmüştü. Tüm zenginliği elinde bulunduran Katolik Kilisesi, iktidarının sarsılma emareleri karşısında daha da saldırganlaşırken Devrim yanlıları, ısrarla yeryüzünü işaret ediyordu. Bu kriz, Katolikler azınlıkta olduğundan ABD’ye fazla yansımadı. Ta ki on dokuzuncu yüzyılda kıtaya İrlanda, Almanya ve İtalya’dan yeni göçmenler ayak basana dek.

“Sivil din”in, ABD’deki ve Fransa’daki demokratik devrimlerle ortaya çıktığını söyleyen Buruma, bu yapının evrensel geçerlilik iddiasına dayandığını ifade ediyor. Bu nedenle Avrupa’daki ve ABD’deki din algısını keskin çizgilerle birbirinden ayırmak yanlış. Yalnızca farklı yorumlar ya da varyantlar mevcut. Konuyu “ulusal kültür” sığlığında değerlendirmek isteyenlerin varlığı ise dün olduğu gibi bugün de çatışmadan başka bir şey doğurmuyor. Buruma, Avrupa’da şimdilerde yaşanan bir kaygıya dikkat çekiyor: “Kimilerinin korkusu, Avrupa demokrasisinin İslam yüzünden değil, Avrupalıların kendi medeniyetlerindeki iman eksikliği nedeniyle ve hayatta kalmak için mücadeleyi reddetmesi sonucu çökme ihtimali.”

ÇİN VE JAPONYA ÖRNEKLERİ

Demokrasi, her ne kadar Batı’ya ait bir kavramsa da Doğu; özellikle Çin ve Japon bilgelikleri Buruma’ya göre (bazı zamanlar hariç) onun içini çok daha insani biçimde doldurur. Hatta Avrupalıların, Doğu bilgeliğini idealleştirmesinin altında da bu yatar ve Konfüçyüs burada öne çıkar.

Konfüçyüs’ün başını çektiği Doğu bilgeliğinin, dini değil de erdemi merkeze koyması, bakış açısını kutsaldan insani olana kaydırıyor. Öğrencisinin “Tanrılara nasıl hizmet edilir?” sorusuna Konfüçyüs’ün verdiği “Daha insanlara hizmet edemiyorsun, ruhlara nasıl hizmet edeceksin?” yanıtı, bunun göstergesi. Benzer bir cevabı ölüm konusunda da işitiyoruz: “Daha hayatı bilmiyorsun, ölümü nereden bileceksin?”

Konfüçyüs öğretisinin de beslendiği Çin geleneğinde evrenin, toplumun, siyasetin ve kozmolojinin düzeni birbirinin içinde. Hükümdar, hem toplumsalın hem de kozmik düzenin koruyucusu. Dolayısıyla tüm bu alanların ortak noktası erdem. O erdemin mutlak temsilcisi ise imparator. Bu, yirminci yüzyılda “karizmatik lider” kimliğine bürününce Çin, adeta her şeyin tek elde toplandığı bir yönetimle baş başa kaldı. “Âdil olmayan yöneticiye karşı isyan et” görüşünün yerine mutlak itaat geçince Konfüçyüsçülük de antidemokratik şekilde uygulandı. Bugün Çin’deki arayış, din ile iktidarı Konfüçyüs’ün ahlaki görüşleri etrafında buluşturmaya yönelik.

Buna karşın Japonya’da daha güçlü bir demokrasi geleneğinin varlığından bahsediyor Buruma. Budist sınıfının yumuşatıcı etkisi, Japonya’da Çin’e göre daha âdil bir yönetime kapı aralıyor. Üstelik Budist gelenek Japonya’da, dini ve dünyevi otoriteler arasında ayrım yapılmasını sağlıyor. Buruma’ya göre söz konusu ayrım, ülkenin modernleşmesini kolaylaştıracak hamleleri kolaylaştırdı. Ancak Japonya’nın tam anlamıyla demokrasiye geçmesi, imparatorluğun resmen bittiği ve Şinto’nun devlet kültü olmaktan çıkarıldığı 1945’e denk geliyor.

Peki, Buruma bunca tarihi bilgiyi neden veriyor? Kitap boyu neden bir sürü örnek sunuyor? Yazar, demokrasiyle dinin bir arada var olabileceğine dair güçlü bir inanca sahip. Ama öncelikle kafalardaki zamanla başka biçimlere dönüşen “medeniyetler çatışması” tezi yerine erdem esaslı din yorumlarını da içine alacak medeniyetler buluşmasını (dikkat, “medeniyetler ittifakı” değil!) koymak gerekiyor. Korku kültürü yerine, anlama ve haysiyete saygı duyma inceliğini pekiştirmenin zorunluluğuna vurgu yapıyor. Demokrasi gibi adı her ne olursa olsun, dinin de evrensel noktalarının öne çıkarılmasının önemine göndermelerde bulunuyor.

Buruma kitabında, demokrasiyi teolojik meselelerde hakem tayin etmenin yanlışlığından, dinî kavramların ve o dilin siyasetle birleştirildiğinde büyük bir açmazla baş başa kalışımızdan dem vuruyor. Çokkültürcülük yerine çokkültürlülüğün geçirilmesinin en önemli adımlardan biri bu. Buruma, bu anlamda herhangi bir tarafı tutmadığını beyan ettiği Dinin Demokrasiyle İmtihanı’nı biraz da bu nedenle yazmış. Önemli olan, insanın değeri ve erdem değil mi? O halde çözümü çok uzaklarda veya yükseklerde aramamak gerekiyor…

[email protected]

Dinin Demokrasiyle İmtihanı/ Ian Buruma/ Çeviren: Deniz Ali Gür/ Boğaziçi Üniversitesi Yayınları/ 144 s.

‘Bir partizan gibi yazmam mümkün değil’

Kitaptaki sallantılı tek nokta şu: “Muhafazakârların nefret ettiği ‘çokkültürlülük’ aslında büyük ölçüde Britanya İmparatorluğu’nun sömürgeleştirdiği toplumların üyelerini belli gruplara bölüp liderleri aracılığıyla yönlendirme biçimindeki yönetim tarzını yansıttığı için eleştiriyi yapanların özrü kabahatinden büyük…” Eğer çeviride bir hata söz konusuysa durum başka. Ama Buruma, özgün metinde “çokkültürlülük” diyorsa çok ciddi bir bilgi yanlışıyla karşı karşıyayız. Çünkü çokkültürlülük bölmeyi değil birleştirmeyi, düşman yaratmayı değil düşmanlığı engellemeyi içeren bir kavram. Burada tanımlanan şey, muhafazakârların gerçekten de nefret ettiği çokkültürlülüğü alaşağı eden; onun kasıtlı biçimde yanlış ve pragmatik bir yorumu olan, ortaklıkları değil farklılıkları öne çıkararak kimlik siyasetine kapı açıp şiddet yaratılmasını kolaylaştıran “çokkültürcülük.”

Buruma’nın, bu netameli durum dışında bugünkü gerilimler de göz önüne alındığında üzerinde düşünülmesi gereken satırları var. İşte onlardan birkaç örnek: “2004’te yapılan bir Gallup anketi, Amerikalıların yüzde 43 ila 46’sının kendilerini hidayete ermiş Hıristiyanlar olarak gördüğünü, Amerikalı Hıristiyanların yüzde 77’sinin cehenneme, yüzde 70’inin de şeytana inandığını ortaya koyuyor. Bu arada çoğunluğu Katolik olan Fransa nüfusunun ise yüzde 20’sinden daha azı Komünyon’a katılıyor. Avrupa’nın geri kalanında ise eski kilise ve katedrallerin daha pek meşhur olmayanları şık apartmanlara ya da camilere çevrilirken çoğu, turistler için açık tutuluyor. Giderek daha fazla liberal Avrupalının Amerika’yı küçümsemesinin sebebi bu; başkanlarından birinin kendisini hidayete ermiş bir günahkâr ve kefaretini ödemiş bir insan olarak tanımlaması da bu görüşü destekliyor.”

“Din özel bir iştir ama propagandası kiliselere bırakılamaz. Spinoza özerk dini kurumlara karşıydı; bu, din adına gücün kötüye kullanımına yol açabilirdi. Kiliselere herhangi bir ayrıcalık tanınmasından yana değildi: Toprak tahsisi, vergi indirimi, dini doktrin üzerinde yetki, fikirleri sansürleme hakkı vb. olmamalıydı. Zaman ve mekân göz önünde bulundurulduğunda (kiliselerin gerçekten çok güçlü olduğu on yedinci yüzyıl Hollandası) radikal bir tavır sergiliyordu. Ülkelerin çoğu için bugün bile fazla radikal.”

“Yurttaşların haysiyetine yasayı araya sokmadan saygı göstermenin yolları da mevcut. Medeni toplumlarda insanlar pratikte incitici olacak kelimeler kullanmaktan ya da bu tarz görüşler ifade etmekten kaçınır. İncinme, büyük ölçüde kimin kime neyi hangi koşullarda söylediğine bağlı. Dini inançları eleştirmek kesinlikle yasa yoluyla yasaklanmamalı. İnananlar arasında eleştiri aslında iyi bir şey ve bu konularda eleştiride bulunanlar şiddet biçimindeki tepkilere karşı yasalarla korunmalı.”

Buruma, kitabı yazarken hangi duyguyla ve duruşla hareket ettiğini de açıklıyor: “Bir dini terbiyenin ne nimetlerinden yararlandığımız ne de ıstırabını çektiğimizden (biz ‘liberal payanda’ya mensuptuk), herhangi bir inancın partizanı gibi yazmam mümkün değil. Bir insanın birden fazla tanrıyı arkasına alarak bahse girmesini daha akıllıca bulsam da tektanrıcılık yerine çoktanrıcılık lehine özel bir tercihim yok. Militan ateist değilim ama dini inanca ilişkin tartışmalarda agnostizmin güvenli kanatları altına sığınıyorum. Ancak bir şeye ikna olmuş durumdayım: Dini inancın; akılla yanıtlanamayacak sorulara metafizik yanıtlar verme tutkusunun; mistik ritüel ve dini spekülasyon ihtiyacının ve bunlardan duyulan hazzın ortadan kalkacağını sanmıyorum. Ortadan kalkmaları gerektiğine de inanmıyorum.”