İlhan Selçuk’tan Eyüboğlu’na

26 Ocak 1974’te kurulan birinci Ecevit Hükümeti’nin, Ecevit’li CHP Erbakan’lı MSP koalisyonunun göreve başlaması ile duyurulan ortak ilkelere ilişkin protokol metninin içeriği, besbelli 12 Mart’ın sol gösterip sağ vuran askeri ve sivil siyasal yapıları içindeki kadrolar, liderlikler üzerinde yarattığı şok etki, dip dalgaları önemliydi. Ancak geri dönüş yansımaları öncelikli en yakın Yunanistan, Kıbrıs, AB ülkeleri derken, daha geniş dip dalgaları ile dünyayı yönetme iddiasındaki Amerika’dan gelecekti..

18 Aralık 2020 Cuma, 06:00
İlhan Selçuk’tan Eyüboğlu’na
Abone Ol google-news

Hükümetin ilk icraatları sıralamasında haşhaş ekimi ön alınca, Amerika’dan çok şiddetli yaptırım kararları gelince, restler büyüdü.. Yabancı petrol şirketlerinin fiyatları yükseltme, ürün satmama, petrol getiren gemiyi geri çevirme üzerinden çatışmalar çok sert yaşandı. Suudiler Amerikan şirketlerinin dayatmalarının dışına çıkamayınca, gerilim tırmandı. Savaş gemileri korumasında Çandarlı ile petrol arama, yabancı petrol şirketlerini devletleştirme resti.. zoraki bir uzlaşmanın yolunu açtı.

Ecevit’li CHP, Erbakan’lı MSP koalisyon kuruluşunun aylar süren çalışmaları, kuruluş protokolünün içeriği, dünyayı yönetme tutkusunda dur durak bilmeyen Amerika’yı hemen harekete geçirmişti. Önce Amerikan petrol şirketlerinin fiyat zamları, olmadı ürün satmama, boykot eylemleri gözlemlendi. Petrol zammı kapıya dayanmıştı. Aylarla, yaşamın her alanına yansıyacak, yayılacak, yapılmak istenenleri, hükümetin aldığı kararları yıkmaya yönelik bir savaş başlıyordu.

Kurulmaya çalışılan Ecevit Hükümeti programlarına yönelik Amerika odaklı savaş ilanına geçmeden, bugünler için de herkesi acı acı gülümsetebilecek bir Amerika merkezli haberle girmek istedim.. 11 Ocak 1974 tarihli birinci sayfamıza giren dış haberler servisimizin haberine, “Amerikan şirketleri petrol üreten Arap ülkelerinde sanayi kurmak üzere harekete geçti” propogandasının haberi var. Girişinde kendi fabrikalarına yakıt bulmakta güçlük çeken bazı şirketlerin, petrol zengini Suudi Arabistan’a milyon dolarlık fabrikalar kurmaya hazırlandıkları duyuruluyor. Günümüz Suudi Arabistanı’nda fabrikalardan geçilmiyor değil mi! Paylaşılması gerekli 20 Ocak 1974 tarihli haberimiz, o günlerin ülkemiz gündeminden. 12 Mart’ın dönemine hizmet eden geçiş hükümetleri sıralamasında iki kez Nihat Erim, Ferit Melen’den sonra dönemin dördüncüsü Talu hükümeti, zorlandığı petrol zammını CHP-MSP hükümetine bırakmak istiyor. Bakanlar Kurulu’nun bir gün önce yaptığı toplantıya ilişkin açıklamada Naim Talu hükümetinin istifasının 23 Ekim’de Cumhurbaşkanı tarafıdan kabul edildiği hatırlatılıyor.. Alınması gerekli icra kararları arasında sayılan petrol zammının da bunlar arasında olduğu duyuruluyor. Pancar fiyatına da zam yapılmayacağı, şeker fiyatının da artırılmayacağı açıklanıyor. Ecevit’li CHP, Erbakan’lı MSP koalisyon hükümetinin kuruluşu, kuruluş protokolünde yapılacak işlerin ayrıntılı raporu olmak üzere 26 Ocak 1974 tarihi ile geçerlilik kazanıyor.

12 Şubat 1974 tarihli Cumhuriyet’te Ecevit, Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi Kemal Aydar’a verdiği özel demeçte “demokratik sol kavramının aydınlanma, aklanma sürecine girildiğini” açıklıyor. “Türkiye’de bozuk düzenin, sömürünün, halk ve devlet sırtından aşırı ve haksız kazanç sağlayabilme olanaklarının kaldırılması, demokratik özgürlüklerin önünün açılması” yolundaki çalışmaları özetliyor. 14 Şubat tarihli Cumhuriyet’in manşetinde ise Talu Hükümeti’nin yeri belirsiz projeye teşvik belgesi verilen yolsuzluk haberine yer verilmiş. Erdal Öz’ün, dönemin acı yaşanmışlıklarının romanı “Yaralısın” Cumhuriyet’te yayımlanmaya başlıyor. Turhan Ilgaz, yazarının değerlendirmesini özetlerken “büyük fırtınaya karşı ayakta durabilmenin yollarını araştıran roman” saptamasını yapıyor. Yaşar Kemal, “insanlık adına bir utancın romanıdır” diyor. Günler içinde devam eden haberlerin bütününde, 12 Mart döneminde açılmış yaraların kimilerinin kapanabilmesi, onarımlara dönük çabaların örnekleri gündeme geliyor. Gümrüklerde birikmiş araçların satılması, televizyonların köylere verilmesi kararları yer alıyor..

HÜKÜMETİN HAŞHAŞ EKİMİ KARARINA KARŞI, AMERİKA’NIN TÜM AMERİKAN ASKERİ VE EKONOMİK YARDIMININ KESİLMESİ TEHDİDİ

16 Şubat 1974 tarihli sayfa kupürümüzde haşaş ekimine başlanacağının haber kupürü ve koşulları var. Ali Ulvi’nin aynı günlü, aynı sayfada yayımlanan karikatürü ile birlikte paylaşıyoruz. Tepkisi çok sert Amerikan Kongresi’nden geliyor. Arkadaşımız Ümit Gürtuna’nın 15 Mart tarihli haberinde, Dışişleri uyarısına karşın Türkiye’ye gelen Kongre üyelerine hiçbir ödün verilmeyeceği belirtiliyor. Haşhaş yasağı kaldırılırsa, Türkiye’ye yapılan tüm Amerikan askeri ve ekonomik yardımının kesilmesinin isteneceği bildiriliyor. Büyükelçilik, Amerikan Kongresi arasında işleyen trafiğin ayrıntılı açıklamalarına yer veriliyor.

25 Mart tarihli haberimizde, devlet üretme çiftliklerinde başlayan haşhaş ekiminin fotoğraflı haberi var. 17 Nisan tarihli haberimizde Turan Güneş, Kissinger’a “Haşaş ekmeyeceğiz diyemeyiz, ancak zarar görülmesi önlenecek” dedi. 11 Mayıs tarihli haberimizde Güneş: “Haşhaş yasağını sürdürmek için ABD’den yardım almak bir çeşit dilenciliktir” diyor. 2 Temmuz tarihli haber kupürümüzde ise haşhaş ekimi yasağının kaldırıldığının haberi veriliyor. 6 Temmuz tarihli haberimize göre ise Amerika, “Haşhaş için istişare” gerekçesiyle büyükelçisini geri çağırıyor. Ecevit, kararın demokratik ülkeler halklarınca anlayışla karşılanacağını söylüyor. BM’den bir uzmanlar heyeti çağırıyor.

Hükümeti petrol fiyatları üzerinden yıpratma, yıkma savaşlarında, Amerika petrol şirketlerini, Suudi yönetimlerini de kullanarak ön almakta sınır tanımıyor.

1 Mayıs 1974 tarihli, arkadaşımız Ümit Gürtuna’nın Riyad’dan verdiği haberden, Başbakan Yardımcısı Erbakan’ın Riyad’a gittiğini, petrol fiyatları üzerinden Türkiye’nin zorlanmasına karşı çözüm arayışı içinde olduğunu öğreniyoruz. İlk görüşmelerin, pazarlıkların sonuçları olumsuz. S. Arabistan, Türkiye’ye ek petrol satışında Aramco’nun aracılığını şart koşuyor. Kredi anlaşmaları üzerinden de Türkiye’nin teklifleri çok fazla kabul görmüyor. Erbakan, her dönem Türkiye’nin İslam dünyasının yanında durmasına karşın, yapıcı yanıtlar alınmamasında sitemkâr oluyor. Arkadaşımızın 2 Mayıs tarihli haberinin başlığı biraz daha olumlu, petrol konusunda anlaşmaya varıldığını, alınacak petrol ve sonuç fiyatları konusunda Türkiye’nin istediklerine yanıt verilmemiş olsa da belirli iyileşmeler yapıldığının ayrıntılarını aktarıyor. Hemen yanında Hacı Ali Demirel’in usulsüz kredilerle ilgili yayınlar konusunda açtığı davayı kaybetmesi haberi ise tamamen bir rastlantı. 3 Mayıs tarihli haberimizde de S. Arabistan’ın petrol alımı ile ilgili isteğimiz konusunda karar veremediği bilgisi var. 5 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te yer alan haberde ise Senato’da AP Sözcüsü İnan tarafından, Erbakan’ın S. Arabistan’daki davranışları eleştiriliyor. Erbakan, bu eleştirilere 6 Mayıs tarihli gazetemizde de yer alan habere göre yanıt verirken, “Eli boş döndü” diyenlere “Bre mübarek, ben petrol tankeri değilim” cevabını veriyor. Aynı tarihi taşıyan Ümit Gürtuna’nın, “Erbakan’ın gezisi ve oyun içinde oyun” başlıklı değerlendirmesinde, “Suudi Arabistan’da işe yarayan insan dahil her şey ithal malı” başlığı var. Petrol savaşlarının sonrası gelişmeleri, sayfa kupürleri ile bir fotoroman gibi de izleyebiliriz...

Araya yer kazanmak üzere birkaç haberin gelişmesini katabiliriz. 4 Haziran tarihli haberimizde Enerji Bakanı, BP ve Mobil şirketlerini suçlayarak “Yanlış zamanda yanlış kararlar aldılar” diyor. 5 Haziran günlü haberlerimizde Petkim-İş Sendikası, ATAŞ’ın hemen devletleştirilmesini öneriyor. Görevini tamamlayan Çandarlı gemisi geri dönüyor.

6 Haziran günlü haberimizde Ali Sirmen’in Ege’de kıta sahanlığı kavgası yazısı var. Altındaki haberde Çandarlı’nın yeniden Ege’ye açılacağı duyuruluyor. 8 Haziran günlü sayfamızda Türkiye’nin kıta sahanlığının Yunanistan yakınlarına kadar uzandığı açıklanıyor. Ümit Gürtuna’dan ayrıca Ege’de petrol aramayı AP iktidarının reddettiği özel haberi var. 18 Haziran günlü haberimizde ise Yılmaz Gümüşbaş imzasıyla, hükümetin ATAŞ’ın 270 günlük yasal sürenin sonunda devletleştirileceğini, iki şirkete resmen bildirdiği duyuruluyor. 14 Haziran günlü haberde BP şirketi bugünün fiyatlarıyla ikmal yapamayacağını bayilerine duyuruyor. 15 Haziran günlü haberimizde Mobil de yakıt ikmalini kesiyor, halkın ve sanayinin ihtiyacı devletçe karşılanıyor. 16 Haziran günlü kupürümüzde, Çandarlı için yeni bir nota var. 18 Haziran günlü haberimizde Mobil ve BP’nin hükümetin istediği şartları kabul ettiklerinin haberi var. ATAŞ’ın bir gün sonra eski fiyatlarla üretime devam edeceği duyuruluyor.

İLHAN SELÇUK’TAN SABAHATTİN EYÜBOĞLU’NUN “FIRILDAKLAR”INA

Sizinle paylaşacağım 4 Kasım 1971 tarihli Cumhuriyet’in birinci sayfasında yayımlanmış bu fotoğraflı haber kupürünün, rahatça okunabilen başlıkları ve paylaşılmış fotoğrafından da kolayca anlaşılacağı üzere, Eyüboğlu, Günyol ve Azra Erhat’ın tahliye edilişlerinin gecesinden alıntı. Aslında Harun Karadeniz’in kansere yakalandığı biline biline tedavisinin engellenmesi kasıtlı, gelişmelerin özetlendiği 11 Aralık tarihli sayfaya sığdıramadığımız haber kupürlerinin içinde kalmıştı. Üç ünlü aydınımızın tahliyesine karar verilen duruşmada mahkeme ayrıca, sanık Y. Müh. Harun Karadeniz’in sağlık hususunun da dikkate alınması için, durumu sıkıyönetim komutanlığına bildirme kararını da vermişti. Karadeniz’e ayrılmış geçen haftanın sayfasında özeti yapılmış gelişmelerden de görüleceği üzere, Harun Karadeniz’in tedavi için Londra’ya gitmesine izin verilen tarih 24 Aralık 1973 olarak kayda geçiyor. Sayısız bilimsel rapor ve başvurulara karşın, iki yılı aşan bir gecikme ile kolunu kesmek zorunda kalan doktorları “Altı ay önce neden gelmediniz?” sorgulamasını yapıyor. Harun, artık kurtuluşunun olmadığını bile bile ülkesine geri dönmeyi seçiyor, kesik kolu ile de toplumsal savaşımdan vazgeçmeyerek toplumsal etkinliklere katılıyor, kitap çalışmalarını hızlandırıyor.. Ülkemizin Cumhuriyet sonrası gelişiminin tersyüz edilmesinde etkinliği hafife alınmış 12 Mart’ın, yaşamın her alanına dönük sol gösterip sağdan vurma sayısız operasyonları nedeniyle, İlhan Selçuk’un, 1 Şubat 1974 yılında Cumhuriyet’in ikinci sayfasında yayımlanmış, Sabahattin Eyüboğlu’nun cezaevi anılarından alınmış, tanıklığını paylaştığı gerçek fırıldakları üzerinden esinlenmiş yazısını, dönemin yaşanmışlıklarının mizah ustalığının örneği olarak sizinle paylaşmamak haksızlık olacaktı:

“FIRILDAKLAR

Nereden nereye, adamın yüzüne bakarken, birden Sabahattin Eyüboğlu’nun fırıldakları geldi aklıma./Sabahattin Eyüboğlu âlâsını yapardı fırıldağın./ Maviye, yeşile, sarıya, kırmızıya boyardı. Avlunun bir köşesine oturur, araç-gereç kutusunu yanına alır, özenli işe başlardı. Bir şiiri Türkçeye çevirmekle, bir fırıldak yapmak arasında hiçbir ayırım yokmuş gibi işine ciddiydi Eyüboğlu./Avlu yedi adım eninde, sekiz adım boyunda bir dikdörgendi. Yirmişer kişilik iki koğuşun kapısı buraya açılırdı. Tutuklular kaçmasın diye bir demir kafes örmüşlerdi avlunun üstüne./Günlerden bir gün Eyüboğlu, Vedat Günyol’a sormuştu./- Vedat bizi buraya neden getirdiler?/Ve herkes gülüşmüştü./Sahi yahu bizi buraya neden getirdiler?/Sık sık tekrarlanan gülüşmeler arasında Sabahattin Eyüboğlu, yumuk gözleri ve alabildiğine tatlı gülüşüyle bakar, tadına vararak bir daha söylerdi./Gülüşmeler arasında işine eğerdi başını. Bazan bir sigara içmek için dururdu. Oyuncak bittikten sonra avlunun bir yanına konur, hafifçe bir rüzgâr esse fır fır dönmeye başlardı./Fırıldağın şerefine çaylar içilirdi./ Bir çay meraklısı da Dündar Kılıç’tı. Dündar, efendi bir adamdı. Masanın bir köşesine geçer. Çayını ağır ağır yudumlarken geçmişten söz açar, hikâyeler anlatırdı. Dört duvar arasında gelecekten söz açmak anlamsızdı. Geçmişte yaşam vardı, gelecek ise çok bilinmeyenli denklem. Bu denklemi çözmek için zaman gerekiyordu.. Zaman tutukevinde yaşanırken boldu; gevezelik edilir; konuşmalar kahkahalar arasında sürer; şakalar, nükteler birbirini izlerdi... Eyüboğlu gene;/ -Yahu biz buraya niye geldik? diye sorunca Dündar Kılıç ülkenin gerçekleri adına açıkladı:/ “Bakın hocam, siz şimdi burada biraz yatacaksınız. Ben diyorum altı ay, siz deyin 16 ay geçtikten sonra çağırıp soracaklar:/- Kimsiniz siz?/- Ben Profesör Sabahattin Eyüboğlu’yum./- Ne, siz Profesör Sabahattin Bey misiniz?/- Evet benim./- Ya öyle mi! Biz sizi manav Sabahattin sanmıştık, bir yanlışlık olmuş.” / Dündar Kılıç kahkahalar arasında Sabahattin Eyüboğlu’na:/- Türkiye böyledir hocam diyordu./- Söylediği çıktı Dündar Kılıç’ın, altı ay sonra salıverildi./ Ama içersini arar olmuştu Eyüboğlu. Dört duvarın içi de Türkiye idi, dışı da. Gerçek her duvarı aşar, her yerde ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşır. Gerçeği tanıyanlar, ona her yerde rastlayabilirler. Hiçbir savcı, hiçbir yargıç gerçeği gözaltına alamaz, tutuklayamaz./Gözaltına alınanlar, tutuklananlar, insanlardır, gerçekler değil./Sabahattin Eyüboğlu’nun fırıldakları türlü türlüydü. Allısı, morlusu, sarılısı, mavilisi, kırmızısı. Her rüzgâra göre fırıl fırıl dönerlerdi./ Nereden nereye.. Geçenlerde birinin yüzüne bakarken Sabahattin beyin fırıldaklarını hatırladım: demir kafesli avlunun rüzgârıyla dönen fırıldakları.../Ne tuhaf! Böyle adamın yüreği de tutukevinin avlusu kadar oluyor: Bir ömür boyu bir duvardan ötekine volta atıyor zavallı.” İlhan Ağabey’in yüzüne bakarken Sabahattin Eyüboğlu’nun cezaevinde yaptığı, demir kafesli avlunun rüzgârıyla dönen fırıldakları hatırlatan kişiyi bilemesem de aklımdan geçen pek çok isim oluyor.. 23 Mayıs 1971, ünlü sokağa çıkma yasağının ilan edildiği pazar günü, muhtarlar, apartman görevlileri bile görevlendirilmiş olarak ülke çapında operasyonların gerçekleştirildiği gün, Turhan Selçuk, Ruhi Su, Yılmaz Güney’in yolları, ünlü İstanbul 1. Şube Müdürlüğü’nde en yaygın toplamalar, işkencelerin yaşanması sürecinde çakışmıştı. Okurla açtığı, ama sonuç alınamayan davalar da içinde, Turhan Selçuk’un gördüğü işkencelerin vahşetini, kendi el yazısı ile yazdığı notlar, söyleşilerden, düşüncelerinden ayrıntıları ile paylaşmıştık. Turhan Selçuk’un kaburgaları kırılmış, göğüs bölgesinde ömür boyu akciğer, solunum sağlık sorunlarına neden olan hastalıklara, bir gözünün görme kaybına yol açmıştı. Turhan Selçuk’un, işkencelerden sorumlu 1. Şube Müdürü’nü çizdiği karikatürleri nedeni ile yaşanmış bu ağır işkencenin, sorgu tutanaklarında imzaları olan polislerin kısa süreli tutuklanma, yargılanmalarından öte bir sonucu olamaması sürpriz değildi elbet. Dönem iktidar erkinin Başbakanı, en yetkin siyasal erkleri adına verilen sorgulama, hesap sorma sözleri kaçınılmaz boşta kalacaktı. O en büyük kalabalıkların toplandığı işkence mekezinde Turhan Selçuk ile yolları çakışanlardan, söylediği türkülerle komünizm propagandası yaptığı ileri sürülen Ruhi Su hakkında açılan davada ise beraat ancak üç yıl sonra verilecekti. 30 Mart 1974 tarihli 1. sayfamızdan Ruhi Su’ya verilen beraat kararı paylaşılacaktı. Yılmaz Güney ise açılmış davada verilen ceza süresi ile bağlantılı olarak gelen Cumhuriyet affı kapsamında, Anayasa Mahkemesi’nin 141- 142 suçlarını da kapsama alması ile bağlantılı olarak tahliye edilecekti. 21 Mayıs 1974 tarihli birinci sayfamızda yapılmış fotoğraflı röportajı paylaşıyoruz. Güney, Yalçın Doğan’a verdiği söyleşide, duruşmalar boyunca hiç tahliye istemediğini, affı beklemediğini, affın sevinç olmadığını da söylemiş, keyifsiz çocuğuna sarılmış olarak evinin yolunu tutmuştur. Bu sayfamızın özel kutusunda bir fotoğrafı daha paylaşmak istedim. Tam tarihinde yanılabilirim ama 1974 yılının Cumhuriyet ailesinin, 7 Mayıs ya da Yunus Nadi Ödülleri gecesi yemeğinden olabilir. Arka masalardan birinde Yılmaz Güney arkadaşlarıyla oturuyormuş. Masamıza gelip, Nadi Nadi ile İlhan Selçuk’un, Anadolu geleneğine uygun ellerini öpmeye çalışarak sonunda aralarına oturup bir süre sohbet etti. Turhan Selçuk’un işkence gecesini, Ruhi Su ile birlikte paylaşmıştı. Gördüğü işkenceler henüz yüzünde çok taze, İlhan Selçuk’a sanki geçmiş olsun demeye çalışmıştı.. Nadir Nadi’nin gözlerinin içine bakışını yorumlarken, inat edip Cumhuriyet’i okurlarına yeniden kazandırdığı için teşekkür ettiğini düşlemiştim..