Jenni Fagan'dan 'Panoptikon': Görmek, mutlak bir hâkimiyet biçimi

Anais, sosyal hizmetlerin bir parçası olan Panoptikon’da. Burada gizli kapaklı bir şey yok. Topluma uyum sağlayamayanlar, kalan çoğunluğun refahı için gözetim altında. Jenni Fagan, romanında, uyum sağlayamayan Anais’in hikâyesini anlatıyor. Cem Tunçer'in değerlendirmesi...

01 Nisan 2015 Çarşamba, 15:31
Abone Ol google-news

Jenni Fagan'dan “Panoptikon”

Görmek, mutlak bir hâkimiyet biçimi

Ondan fazla dile çevrilmiş ve sinemaya da uyarlanmaya başlanmış Panoptikon, Granta’nın en iyi genç yazarlar listesinin bir üyesi olan İskoç yazar Jenni Fagan’ın ilk kitabı ve bu cümlelerle açılıyor: “Beni izliyorlar. Sadece okulda veya sosyal hizmet teftişlerinde, mahkeme veya karakolda değil, her yerde izliyorlar. (...) Gözümü hiç çekinmeden veya çok uzun bir süre bir şeye diktiğimde oradalar. Şarkı söylediğimde, arabayla dolaştığımda, ufacık bir kıvılcımdan isyan çıkardığımda, hatta banyodayken bile beni izliyorlar.(...)”

İsminden anlaşıldığı gibi bizi yanıltmıyor hikâye. Gözetim altında tutulmaya, kapatılmaya, kendilerinin göremediği bir “optiğin” esiri olmaya zorlanan insanlara dair bir kitap bu.

DEVLET KORUMASI(?)

Jeremy Benthman’ın hapishane modelinin adı, romanın da adı olan Panoptikon. Yapının ortasındaki kulede bulunan bir kişinin, tüm hücrelerin içini görmesini sağlayan, halka şeklinde bir model bu. Hücrelerde bulunanlar izlenip izlenilmediklerinden her daim emin olamazlar, yine de kuledeki gözlemciyi göremediklerinden, her daim tetikte olmak, izlenildiklerini düşünmek zorunda kalırlar.
Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nda gösterdiği ve yaygın olarak anlaşıldığı şekliyle bakış, hâkimiyet için mükemmel bir araç olarak hizmet görür. Arzu, gizemli ya da belirsiz değil gayet açıktır: Hâkimiyet kurmak, yabancı bir nesneye sahip olup onu kendi parçası kılmak. Foucault’ya göre saklı bir özneyi ve teşhir edilen bir nesneyi içeren bakış anlayışının doruk noktası, Bentham’ın Panoptikon’udur. Çünkü görülmeden görmek, mutlak bir hâkimiyet biçimidir.

Jenni Fagan’ın romanının hem adından hem girişindeki “beni izliyorlar” tiradından, nesneleştirilmek, bakışın hâkimiyeti altına sokulmak istenen insanların hikâyesini bize anlatacağını anlıyoruz. Yine de, kendi adıma, bunu bu kadar etkili yapacağını tahmin etmediğimi söylemeliyim. Fagan, önsezimin aksine, toplumun hâkimiyet altına almak istediği kesimi tek bir kitapta toplamayı ve bu gerçekliği bizlere anlatmayı çok iyi başarmış.

Romanın kahramanı Anais, doğduğundan beri devlet koruması altında. Yedi yaşına kadar yirmi dört kez yer değiştirmiş, evlat edinilmiş fakat çok sevdiği annesi Teresa ölmüş. Anais on beş yaşında bir genç kadın. Bir Panoptikon’a yerleştiriliyor çünkü ortada komadaki bir polis var ve Anais’in giydiği kanlı bir tişört. Cinayeti işlemediğinden emin, yine de kanıtlayamıyor çünkü o gün neler olduğunu hatırlamıyor. En azından, şahidi yok. Polis ölürse Anais ıslahevine yollanır. Suçsuzluğu kanıtlanana kadar, her ânının gözlendiği bu Panoptikon’da kalmak zorunda.

“KORUMA ALTINDAKİ GENÇ İNSANLAR(?)”

Panoptikon’a yerleştirilen çocuklar, “koruma altındaki genç insanlar” olarak tanımlanıyor. Ama bu tanıma bu genç insanlar katılmıyor. Koruma altında kısmı, onlara göre onlarla alaycı bir terim. Çocuklar, burada gerçek hapishaneye hazırlanıyorlar ve bu konuda haklılar: Bu yerin sonu, yüzde yetmişe varan bir oranda ya hapishane ya seks işçiliği ya akıl hastanesi ya da ölüm.

Kahramanımız gözetim altında. Burada her ânı izleniyor. Arkadaşlarıyla her sohbeti izleniyor. Gittiği her yer izleniyor. Aldığı hijyenik ürünler, pedler, tamponlar bile kontrol altında. Anais’in bacak arası izleniyor. İçtiği sigara, izleniyor. Gözleri, dudakları, kirli ayakları izleniyor. Çünkü sistem, korktuğu şey üzerinde tam tahakküm kurmak istiyor. Jenni Fagan, kitabında toplumun her türden kurumuna, devletin her kuruluşuna sataşıyor böylelikle: “Aileye fazla önem veriliyor, onlar fil gibiler. Eğer bir filsen, sadece bulunduğun topluluğa aitsen iyi durumdasındır. (...)Yetimsen? Açlıktan ölürsün. Yalnız başına. (...) Bir deri bir kemik kalana kadar orada dikilirsin.”

Anais, bir topluluğa ait olmayan fil. Aslanlar geldiğinde onu koruyacak kimse yok, nehirde boğulduğunda onun için üzülecek kimse yok, cesedinin yanı başında durup güzel şarkı söyleyecek kimse yok. Fillerin kabile reisi ise acımasız moruğun teki.

Fagan, yarattığı karakter üzerinden sadece aile kurumuna da sataşmıyor. Kitap boyunca sataştığı o kadar çok şey var ki... Sosyal hizmet görevlilerine, öğretmenlere, polislere, psikologlara... İzleme cihazlarına, kameralara, mahkemelere, heteronormativiteye, karnizme sataşıyor... Hapishanelere, ıslahevlerine, okullara sataşıyor. Tüm bu kurum ve kuruluşlara karşı kahramanımız, bilginin iktidarını kurmak istiyor. Bakışın iktidarına karşı bilginin iktidarı. Çünkü Anais’e göre “bilgi iktidar” ve onun elinde bunun dışında bir iktidar yok. Gerçekleri, verileri ve kelimeleri zulalıyor. Bir gün onları kullanacak ve bu dünyayı ele geçirecek. Tek hayali de anlatılan hikâye bounca andığı Paris’e gidebilmek. Bir gün Paris’e gidecek. Orada, Fransa’da bir kez devrim yapıldı ve fakir insanlar hayatlarından bezdirmeye başladıkları için zenginleri öldürdü. Bunu biliyor. Paris, onun için uzaklarda yaşayan bir hayal kent.

KOMADAKİ BİR POLİS MEMURU(?)

Anais'in bilgiye ulaşma çabasına paralel, kitap boyunca ana karakterimizin bahsettiği çokça şeyden biri de deney. Hatta biyolojik ailesini merak etmesinin altındaki en büyük nedenlerden biri, kendisinin bir deney tarafından üretilip üretilmediğini anlamak. Deney tarafından yaratıldı, deney her yaptığını gözlüyor. Dakika dakika, saniye saniye. [Bir not: Yapay Zeka filminde robot David (Haley Joel Osment), dinlediği Pinokyo masalından sonra, kendisini insana çevirecek mavi periyi aramak için yollara koyulmuştu. Mavi periye ulaşmak istemesinin sebebi, onu robot olduğu için terk eden annesine kavuşmaktı. David on bir yaşındaydı, Anais on beş yaşında. Kitap boyunca, Anais’in biyolojik ailesine dair merakına ve kaybettiği üvey annesine duyduğu özleme, bir aileye kavuşma arzusuna da tanık oluyoruz. Biyolojik anneye kavuşma arzusu, aile özlemi, bu arayış ve uzakta bir yerlerde kavuşmayı beklediği hayal kent Paris, kitabın bir kısmında, mavi periyi arayan David’i hatırlattı bana. Anais’in kendisini üretenin bir aile değil deney olduğundan şüphelenmesi, toplum tarafından dışlanması ve hatta bu dışlanmışlarla birlikte kaçıp ıssızlığa yönelmesi, insan olmaya çalışan robot David’i daha çok anmama sebep oldu.]

Bu özellikleriyle sisteme göre, Anais hem kendisi hem de toplum için büyük bir tehlike. Çünkü normlara uymuyor. Normlara uymayan birini toplumdan atmak, eh, ortada bir de komadaki bir polis memuru, kan lekeli bir tişört ve şahitlik edemeyecek ölü bir sincap olunca, pek de zor olmuyor.
Peki bu gözetimden, bu tahakkümden kurtuluş yok mu? Elimizde pek fazla seçenek yok. Kalıcı cinnet veya intihar. Ya daimi delilik ya da atla gitsin.

Fagan, ilk romanı Panoptikon’da bize alışık olduğumuz, maalesef alışmak zorunda bırakıldığımız; her daim kameralar tarafından gözlenen, bacak arasına karışılan, koltuk altındaki kıla karışılan, yediğine içtiğine, yattığına kalktığına, okuduğuna okumadığına, kullandığı ilaca, aldığı nefese karışılan insanları anlatıyor. Hikâyeyi etkileyici kılan en önemli şey, bize fazlasıyla tanıdık gelmesi, bizim gerçekliğimiz olması. Etkileyici, duygusal ve ağır. Mideye atılan bir yumruk gibi değil, hayalara atılan bir tekme gibi. Sembolik anlamı daha fazla ve daha çok can acıtıyor.

Panoptikon/ Jenni Fagan/ Çeviren: Şeyda İşler/ Sel Yayıncılık/ 310 s.