Meyhaneler, yazarlar, edebiyat ve Mehmed Kemal

Salt yazıya tutunmak, ondan başka herhangi bir işi, eylemi anlamlı bulmamak değerlidir; bazı yazarlar bunun için yaratılmıştır, toplumcu meselelere değinseler bile, işlerin yazın bağlamında kalmasına bakarlar. Sait Faik öyleydi.

11 Temmuz 2020 Cumartesi, 14:58
Abone Ol google-news

1.

Mehmed Kemal’in “Acılı Kuşak”ını yudum yudum okudum. Bir yerde diyor ki: “Ben kitaplarımda, yazılarımda hep kendimden söz ettim, anlatacağımı anlattım, artık tükendi.” Bazı yazarların kendinden söz açmayı ayıp saydığı, bunun bir tür yaratıcılık yoksunluğu olduğuna işaret etmelerini de eleştiriyor. Kim tamamen kendi dışına çıkabilir ki? Mümkün mü, gerekli mi?

Elbette doğrudan kendini anlatmak sanatsal iş görmek anlamına gelmez. Dostoyevski’nin tüm yapıtlarını ruhunun karanlığını açığa çıkarmak için yazdığını bilmeyen var mıdır? Kurgu yapmak güç iştir, ancak hepten yoku var kılmak eylemi de değildir. Bundan değil midir; “En iyi bildiğini yaz” öğüdü verilir mesleğe yeni başlayanlara. 

Kemal’in kitabı bitiyor diye üzülüyorum. Çok yaşantıya tanıklık ettim, çok şey öğrendim.

2.

Meyhaneler bir dönem yazarların, sanatçıların sığınağı olmuştur. Hoş, eskisi gibi değilse de, hâlâ benzer işlev görmektedirler. Yoksul yazarlar, bir çeşit kulüp misali, bu yerlerde toplanırlar. Onları görmek, izlemek, tanımak isteyenler bu yerlerde bulunur, fırsat yakalamaya çalışırlar. Geceyi sabaha bağlamayı alışkanlık edinenler, farklı dükkânları gezerler; her birinde başka gruplar toplanır, kimi yazar bunların tümüne eşlik eder saatler boyu. İçkiciliğin sanılandan öte anlamı vardır bizim yazın dünyamızda. İç dünyalar orada açılır, hesaplar görülür. Kimse de görünür diye kadehini saklamaz masa altına. 

3.

Memed Kemal’den devam edelim;

“İyi içkici çok içene değil, içkinin tadını çıkarana derler. Bunu insan zamanla öğreniyor. Zamanla öğrenince de ya tadını çıkarıyor, ya tadını kaçırıyor. Ahmet Rasim’e ilk içkiyi içiren ustası şöyle öğüt vermiş:

“İlk kadehi kaldırırken aman Allahım diyeceksin, başlıyorum, beni rezil etme…”

Ahmet Rasim, bir başlamış, öyle bitirmiş.”

4.

İyi içkicilerin başında Melih Cevdet Anday gelir. Son söyleşilerinden birini Milliyet Sanat’ta Zeynep Oral’a vermişti, ben yayımlandığında okudum, şimdi kitap olmuş. Oral soruyor: “Artık ileri yaştasınız, ah keşke şunu da yapsaydım, eksik kaldı dediğiniz bir şey var mı?” diye. Soru tam böyle değil, ben anladığımı yazıyorum. Anday: “Daha dövülecek çok kişi varken ölecek olmak üzücü” diyor. Zeynep Oral bunu mecaz olarak algılıyor doğal olarak, Anday düzeltiyor: “Bazısı sözden anlamaz, sahiden döveceksin!”

İlk bakışta şiddet yanlısı gibi duran bu tavır, elliye vardığım şu günlerde ben de büyük karşılık buluyor. Laftan anlamayanlar arasında olmaktan yoruldum. Melih Cevdet bilgeydi, tokat gereken yerde esirgeyecek hali yoktu elbette. 

5.

İçkiciliği meşhur isimlerin en önde olanı Can Yücel’dir. “ben hayatta en çok babamı sevdim” demekte haklıymış, çocukluğu yolunu gözlemekle geçer. Ankara’dan geldiğinde gözünden nasıl sevinç taşarsa, dönerken yerine hüzne bırakır. Hatta hastalanırmış her seferinde. Benzer duyguyu babam Datça’ya çalışmaya gittiğinde yaşamıştım. Erkek çocuk için ayrı önemli baba. 

Hasan Ali Yücel’in oğlu olmak güç iş! Serserilik etmeye hakkın yoktur. Şiire sevdalanırsın, söylersin de, lakin babandan dolayı ya hor görülürsün ya pohpohlanırsın. Kendi sesini bulmak, bağımsızlığını ilan etmek ayrıca güçtür. Bereket Cumhuriyet kuşağı etik ölçüler konusunda nettir. Can Baba zamanla şiirini benimsetir sanat çevresine, çünkü şiiri şiirdir. Yalçın Peksen sorar “İyi şiir nedir?” diye. Can Baba yanıtı;

“İyi şiir şöyle bir şey. Picasso Paris’in Monmartre’ında oturuyor.  Çocukları da çok seviyor. Komşu atölyelerden 8 yaşında bir kızcağız ona âşık olmuş. Ama Pablo Picasso demezmiş. Tablo Picasso dermiş. Gördüğüm en güzel şiir budur.”

6.

Salt yazıya tutunmak, ondan başka herhangi bir işi, eylemi anlamlı bulmamak değerlidir; bazı yazarlar bunun için yaratılmıştır, toplumcu meselelere değinseler bile, işlerin yazın bağlamında kalmasına bakarlar. Sait Faik öyleydi. 

“… Yazı yazmayı iş saydığım için başka iş yapmamaya karar vermiştim. Kim ne derse desin… Yalnız yazımla geçinmek kararını (kimse) kafamdan sökemez” der.

Sabahattin Ali tersine yol tutuyordu. O toplumcu yazıya inanıyordu. Bu yolda mahpus yattı, öldürüldü. Öyküleri sarsıyor, topluma biçim veriyordu. Mehmed Kemal: “Siyasal olarak Sabahattin gözden düşüp, adı unutturulmaya başlandığında birini çıkarmak gerekiyordu yerine, Sait’i o zaman keşfettiler. Sait’te bulunmayan neler yüklediler Sait’e!... Semaver sabahleyin kaynarken işçiler işe gidermiş, Sait işçileri anlatırmış… Falan filan zorlamalar…”

İki büyük öykücü, ters yöne akıyorlardı…

7.

Mehmed Kemal kaç hafta meşgul etti, iyi ki etti, yeniden sevdiğim yazarlarla konuştum.