Murat Kılıç: 'Komünist asker bir babanın oğluyum'

“Kumbara” adlı son filmiyle 8. Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan Murat Kılıç bağımsız sinemanın tanınmış simalarından. Nuri Bilge Ceylan, Pelin Esmer, Mahmut Fazıl Coşkun gibi isimlerle çalışan Kılıç ile ödül sonrası Cumhuriyet Pazar için söyleştik.

09 Kasım 2020 Pazartesi, 13:33
Murat Kılıç: 'Komünist asker bir babanın oğluyum'
Abone Ol google-news

Onu ilk “Albüm” filminini yarıştığı Adana Altın Koza Film Festivali sırasında tanıdım. Yıl 2016. Bir yıl sonra, kader bu ya, aynı filmde rol aldık Murat Kılıç ile. O gün bugündür de samimi bir dostluğumuz; müdanasız, zaman zaman sert ama her daim sevgi dolu bir arkadaşlığımız var. Bir araya geldiğimizde hem kendimiz, hem de etraftaki herkes kahkahalara boğuluyor, nedense. Murat’ın keskin zekası, mizahı hemen tespit edip ortaya çıkaran bakış açısı ve lafını hiç sakınmadan konuşması onu hem popüler hem de ‘tukaka’ yapan özellikleri galiba. Bildim bileli kendi bildiği gibi yaşayan ve kendini değil de işini ciddiye alan özel bir insan ve onu bu söyleşi vesilesiyle bir kez daha tebrik etmek de bana gurur veriyor doğrusu. 

Boğaziçi Film Festivali’nde aldığın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nden başlayalım mı? Ne anlama geliyor bu ödül senin için? 

Boğaziçi Film Festivali, ülkemizin diğer başat festivallerine göre oldukça genç olmasına karşın, içerikleri ve ulaştığı zemin bağlamında  diğer festivallerden geri kalmıyor. Öncelikle bu festivalde bana ödülü layık gören jüriye buradan bir kez daha teşekkürü borç bilirim. Ödül her oyuncu için daha iyisini yapmak adına bir teşvik gibi aslında. Bazen kimsenin sizin farkında olmadığınızı düşündüğünüz ve iç dünyanızda kaybolduğunuz zamanlarda '' ödül'' sanki elinde fenerle birinin size yol göstermesi gibi aslında. Benim için önemli bir yerde duracak.

'KARİYER VE SANAT UZUN YILLAR BİR ARAYA GELEMİYOR'

Tanıdığım oyuncular arasında kariyerini ya da sanatını paranın önüne koyan az sayıda isimden birisin. Bu bir tercih elbette ve popülerliği paraya tahvil etmektense böyle bir yolu seçmenin bir bedeli var kuşkusuz. Ne düşünüyorsun bu konuda?

'Kariyer ve Sanat’… bu ikisinin bir araya gelmesi uzun yıllar alabiliyor hatta bazen de gelemiyor. Başarının tesadüf olduğuna inananlardan değilim ve hep çok çalışmak gerektiğini düşünürüm. Sanatın içinde varolma nedenimi biliyorum. Komünist asker bir babanın -1402’lik bir siyasi suçlu-çocuğuyum ve her zaman onunla ve yaptıklarıyla, duruşuyla iftihar edip, gururla taşımışımdır ondan bana miras kalanları. İyi şeyler yapmak istemenin bedeli her zaman ağır olmuştur -en azından bizim ülkenin şartlarında ve bu meslek kolunda- ama hayatımdaki bu yönelişin bana neler getirmeyeceğini hep bildim. Lakin inan ki, o getirmediklerinin karşısında ise, hep daha fazlası olarak getirdikleri duruyor ve bu beni daima kamçılıyor.

Oyunculuk geçmişin bir yana, çok farklı iş kollarında çok farklı işler yaptığını biliyorum. Biraz anlatır mısın, neler yaptın, ve neden oyunculukta karar kıldın?

Pek çok oyuncunun röportajını okuduğumda gördüm ki ne kadar çok benziyoruz birbirmize (en azından eski röportajlarda böyleydi..:)..) Bakırköy Teknik Lise'den mezun olduktan sonra üniversite hayatına başlamak, o zamanki imkanlar çerçevesinde zor oldu ama dört yıl sonra bile olsa üniversiteli oldum. Ben aslında oyunculuk dışında başka işler yapmak hiç istemedim ki… Ama hayallerime ulaşmak için başka yolum yoktu; ya da belki de ben bulamadım kısa yolları o zamanlarda. Yaptığım işlerin inanın hepsini de ustalık seviyesinde yapmışımdır. Konfeksiyonda ortacılık, babamla birlikte eski Topkapı otogarında köftecilik, komilik ve sonra garsonluk, kasiyerlik, mobilya cilacılığı, anketörlük -ki dayak bile yedim bu işi yaparken- restaurant işletmeciliği, palyaçoluk, araba motor-şanzıman, araba kiralama, taksicilik; tiyatroda da ışıkçılık, yardımcı yönetmenlik, asistanlık, prodüksiyon, dekor… Sonra yavaş yavaş bizim sektörün işlerinde çalışmaya başladım. Üstelik dekor asistanlığından ve reji asistanlığından başlayarak. Tüm bu saydığım işleri yaparken tek hayalim, daha önce çok defa söyledim sen de biliyorsundur, Zeki Alasya'yla tiyatro yapmaktı. Kendimi başka bir işi yaparken hiç düşlemedim. Tek düşündüğüm Zeki Alasya idi ve ona ulaşana kadar da pek çok ustayla çalıştım. Rahmetli Tunç Başaran’ın setinde asistanken (“Azmi” dizisi) yine rahmetli ve önünde saygıyla eğildiğim Savaş Dinçel'in bana söylediği şeyleri hiç unutmadım. Tüm ustalarımın ellerinden öperim bu vesileyle..

Eğitimin oyunculuk üzerine değil ama, yanılıyor muyum?

Yanılıyorsun..))

Sağol, beni bozduğun için...

Ama hakkettin... (gülüyor) İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü'ne ara verip 3 yıllık Akademi İstanbul Tiyatro Bölümü'nü bitirdim. Çok kıymetli hocalarım vardı, hepsiyle de tiyatro yapmış olmanın mutluluğunu yaşadım ve sonra da dönüp Maliye'yi de bitirdim. Halen Semaver Kumpanyada Işıl Kasapoğlu hocam ve arkadaşlarımlayım.

'OYUNCULUK DELİ OLMA HALİ DEĞİL'

Oyunculuğu nasıl tanımlarsın peki, nedir sence oyunculuk?

Kesinlikle bir deli olma hali değil… Tam tersi; yaşamda var olan ve hatta var olma ihtimali olan tüm olayların farkında olup, bunları belleğine yerleştirerek kendine arşiv yapan, sonrasında da bu arşivi zamanı geldiğinde kullanan kişidir oyuncu. Algıları herkesten daha gelişkin olmak zorunda olan kişidir oyuncu. En büyük hayalperest ve aslında en büyük gerçekçidir ve hatta bu ikisini bir bedende barındırmanın acısını sonuna kadar yaşayan kişidir oyuncu. Ülkemizin oyunculuk geçmişinde yer edinmiş, pek çoğumuzun örnek aldığı şüphesiz dev oyuncular var. Bazen yol gösterici, bazen yol arkadaşı, bazen de yolculuktur oyunculuk... Tıpkı İtaka'ya doğru yaptığımız yolculuk gibi..

Bu konuda dersler verdiğini de biliyorum. Hangi metodu uyguluyorsun ya da sence bu işin bir metodu var mı?

Öyle çok iddialı bir yerden konuşmak istemem henüz; ama kendimce bir takım çalışmalarım var ve bunların doğrultusunda çalışmalar yapıyorum desem daha doğru olur. Önünde sonunda tüm bu metod dediklerimiz, Stanislavski'nin yanında doğrudan ya da dolaylı olarak yetişen pek çok öğrencisinin kendi yollarını seçmelerinin sonucudur. Ustalarının farketmediği ya da seçmediği pek çok noktayı farkederek, oralara yönelip kendi öğretilerini geliştirdiler ve günümüze kadar gelen metodlar olarak karşımıza çıktılar. Hepsi Stanislavski'nin şemsiyenin altından çıkmıştır dersek yanlış olmaz. Tüm metodların amacının aynı olduğu gerçeğinden yola çıkarak; hepsi de o  amaca farklı yollardan varmayı seçiyor. Metodları bilmenin, donanımlı ve bilinçli oyuncuya zarar verdiğini düşünmüyorum açıkçası. Öyle ki, tiyatro eğtiminin bir parçasında da bunları bilmek oyunculara yeni alanlar açabilir diye düşünüyorum. Bu işin metodu var mı sorusunun karşılığı olarak, sanırım 20 ye yakın metod var diyebilirim, belki daha da fazla… Kısaca Seç beğen al...))

Nuri Bilge Ceylan (“Bir Zamanlar Anadolu’da”), Mahmut Fazıl Coşkun (“Anons”), Pelin Esmer (“İşe Yarar Bir Şey”), Tayfun Pirselimoğlu (“Yol Kenarı”), Erden Kıral (“Yük”), Mehmet Can Mertoğlu (“Albüm”), Derviş Zaim (“Rüya”)… Bunlar çalıştığın yönetmenlerin bazıları. Günümüzün en önde gelen sinemacılarından bazılarıyla çalışmışsın baktığın zaman. Bilinçli bir plan mı bu, yani çalışmak istediğin yönetmenler miyidi bunlar hep, yoksa bir takım tesadüfler mi oldu üst üste?

Yok canım oturup bağımsız sinemanın önde gelen yönetmenleriyle ilgili bir liste yapmadım elbette..)) Ama çalıştığım tüm yönetmelerin, daha önceden filmleri izleyip (Mehmet Can Mertoğlu hariç çünkü o ilk film.Ama hayatımda yeri apayrıdır kardeşim dostumdur.:)) hepsine saygı beslerdim. Esasen her şey benim “Bir Zamanlar Anadolu’da"da oynamamla başladı. Sonra beni orda görüp hikayesini bana göre yazan Mehmet Can Mertoğlu ve “Albüm” filmi… Hayatıma girmelerini tesadüf diye nitelendirmek istemiyorum aslında, çünkü hepsi  çalışmak istediğim yönetmenlerdi ve hala da deliler gibi çalışmak istediğim insanlar. Zeki Demirkubuz'u bu listenin dışında tutmak benim için imkansız çünkü çok seviyorum ve çok çalışmak istiyorum kendisiyle.

O zaman tam bu noktada sana çalışmak istediğin yönetmenleri sorayım.

Paul Thomas Anderson (hayalim)..:) Zeki Demirkubuz elbette, onu zaten söyledim. Fikret Reyhan, Zeynep Dadak, Gülse Birsel, Reha Erdem, Ercan Kesal, Emin Alper, Tolga Karaçelik, Seren Yüce, Onur Ünlü…

Dizi piyasasına nasıl bakıyorsun? Dizilerde çok fazla yer almadığın için soruyorum bunu…

Öncelikle ne kadar zor bir iş yaptıklarını söylemeliyiz… Bir haftada neredeyse uzun metraj bir film çeker gibi dizi çekmek, gerçekten zor, çok zor hatta ama bizimkiler başarıyorlar işte bunu, ne güzel. Çok iyi oyuncular da var, ''hadi işimiz bitsin de gidelim'' diyen de var. Ama artık kimseyi suçlayacak durumda olmadığımızı düşünüyorum çünkü sektörün kendisi şu an çok zor şartlarda gerçekleşiyor ve pek çok insan eziliyor bu hengamede… Pandemi süreci -evlerine kapanıp tv başından ayrılmayan insanları düşününce- oyuncuların kıymetini arttırması gerekirken, tam tersi oldu. Bizimkiler eskisinden daha az kaşelerle çalışmak zorunda kaldı. Bunu çözemiyorum..))

Yakın gelecekte Netflix’te başlayacak "50 M2" adlı dizide rol aldın. O projede seni çeken neydi?

Sıkı takiptesiniz Emrah beycim..))

Alakası yok, o kadar çok anlattın ki, aklımda kalmış...

(gülüyor) Evet sanırım ocak ayında Netflix bunu yayına sokacak. Burak Aksak benim sevdiğim bir yazardır eskiden beri. Hatta bu dil konusunda pek çok şeyin de öncüsü olduğunu düşünürüm. Selçuk Aydemir ve Burak Aksak beraber çektiler bu diziyi. Ben orada mahallenin dürüst ve yardımsever imamını oynuyorum. Çok harika oyuncularla çalıştım gerçekten ama gerçekten. İzlediğiniz çok güzel bir hikaye olduğunu ve o hikayeyi ayağa kaldırıp o hikayelerle bütünleşen çok yetenekli arkadaşlarımı göreceksiniz. Çok seviyorum onları.

Sana ödül getiren rolden bahsedelim biraz da… Ferit Karol ile bir araya gelişin nasıl oldu ve rolde seni çeken neydi?

Aslında bu senaryoyu Serkan Fakılı ve Ferit beraber yazdılar. Ferit beni oynadığım diğer filmlerden görüp seçiyor ve aklında hep şu varmış; öyle bir adam olsun ki ona bakınca yüzümüzde hep bi pozitif düşünce ve tebessüm oluşsun (bu benim için iyi mi kötü mü bilemedim..:)) Serkan ve Ferit bu hikayeyi yazarken karşılıklı oynayarak yazmışlar. Bu bana hep muhteşem dostça gelir ve gerçekten bulunması zor bir süreç olduğunu düşünüyorum. O yüzden sadece rol demem yetersiz olur zira hikaye o kadar güzel ki, sevdiğimiz hatta en çok sevdiğimiz bir insana neler yapabiliriz ve bunun sınırı ne..? Üzerine uzun uzun düşünüp saatlerce konuştuğumuz bir konuydu bu Ferit’le. Senaryo avcısı değilim ama bu hikayenin çok güzel bir buluşu vardı ve ona vuruldum diyebiliriz.

Tiyatro ve sinema arasında bir tercih yapıyor musun? Yani illa tiyatro yapmalıyım diyor musun?

Böyle bir tercih yapma anlayışının anlamsız olduğunu düşünüyorum. İkisini de zamanı iyi kullanarak ve programlayarak yapmak istiyorum, hayatımın sonuna kadar.

Hep oynamak istediğin ama hala fırsat bulup da oynayamadığın bir rol var mı?

Tiyatro da Cyrano de Bergerac… Sinemada ise, sıradışı suçlular ya da psikolojik sorunlu katil karakterlerini oynamak istemişimdir hep. 

Nasıl bir izleyicisin? Ya da nasıl bir okur?

Ben belki garip gelebilir ama science fiction bağımlısıyım diyebilirim..Ve hep aç gözlü bir izleyiciyimdir. Eskilerde günde 4-5 bazen 6 film izleyebiliyordum ve dünyayı tamamiyle unutup kaptırıyordum kendimi. Şimdi fazla bilim kurgu olmadığı için, önceden izlediklerimi başa dönüp yeniden izliyorum tek tek..:) Son 10 yıldır  farklı türlerde şeyler de izliyorum ve çok keyif alıyorum. Gün içinde elime geçen her şeyi okurum. Şu akıllı telefonlar çıktı çıkalı artık her yerde bişey okuma ya da izleme imkanınız var. Bu imkanı iyi kullandığımı düşünüyorum. Senin gibi bir okur olmadığımı biliyorum ama umarım senin okuduklarının yarısına ulaşmayı başarırım.

'SİYASİ SUÇLU BİR BABANIN ÇOCUĞUYUM'

Siyasetle aran nasıl? Toplumca içinde bulunduğumuz yarılmayı nasıl yorumluyorsun örneğin?

Siyasi suçlu bir babanın çocuğuyum. Onu mahkum eden 12 Eylül anlayışının babamın üzerindeki izleri elbette bizim hayatımıza da damgasını vurdu. Siyasetin içinde değilim ama bir dünya görüşüm var ve ülkemin olaylarının sıkı bir  takipçisi ve arşivcisiyimdir. İçinde bulunduğumuz ya da itilmeye çalışıldığımız bu yarılma elbette ki suni bir durum yaratma çabasıdır. Şunu anlamak çok önemli; toplumları birbirinden ayırmak, ötekileştirmek bir gün elinizde patlayacak ve sizi de yok edecek saatli bombadır. Fakat iyiniyet ve hoşgörüyle bunun üstesinden geleceğize inanıyorum elbette… Gün gelecek ülkemizde siyaset de kendini yenilemek ve değiştirmek zorunda kalacak. Artık talepleri karşılayamayan ve halkını görmeyen, tanımayan bir siyaset var. Adaletin olmadığı ya da işlemediği dönemlerde bu tür şeyler hep görülmüştür. O yüzden ilk olarak onu var etmek çok önemli.

KISA SORULARA HIZLI CEVAPLAR

Neyi kaybetmekten çok korkarsın?

Ailemi ve dostlarımı kaybetmekten çok korkarım.

Hiç umurunda olmayan şey nedir peki?

Başkalarının özel hayatı.

Sosyal medyaya bakışın nasıl?

Çok zaman ayırmamak gerektiğini düşünmekle beraber, geldiğimiz çağın gerekliliklerinden biri gibi duruyor ama tam çözemedim desek..))

En çok kime gülersin?

Peter Sellers, Ricky Gervais, Cengiz Bozkurt.

Ağlar mısın peki? En son neye ağladın mesela?

Çok ağlayamazdım eskiden ama babamın ölümünden sonra bu değişti.. Çok acı ama “Aylan bebek” sahile vurmuş cansız bedeni beni darmadağın ediyor hala.. Ve son olarak izmir’de depremden çıkarılan Elif ve Ayda çok etkiledi beni sanırım hepimiz gibi..

Tuttuğun takım var mı?

Çocukluktan beri Galatasaray ama yine de iyi oynayanın hakkını veririm.

Sporla aran nasıl?

Geçen seneye kadar aktif olarak yapıyordum ama maalesef halı saha gazisi oldum..

Oğluna okuduğun ilk kitap ya da masal neydi?

Oğluma çok masal anlatıyorum ve pek çoğu doğaçlama..:) Lakin "Küçük Prens", "Küçük Kara Balık", "Pamuk Prenses"  masalları başlıcalarıdır.

Seyahat etmeyi sevdiğin, kendini mutlu hissettiğin bir yer var mı?

Uçaktan korkarım hala ve arabayla giderim pek çok yere..:) Bana gezmek dediğin an  da çantam hazırdır..

Keşke gitsem dediğin ama henüz gitmediğin bir yer?

Hindistan , Peru, Maldivler, Kamboçya, Yeni Zelanda ve Avustralya’ya gitmek çok istiyorum..

En sevdiğin yemek?

Annem’in yaptığı yoğurtlu makarna, ki önceleri "Star Wars" izlerken yediğim tek şey.:)

En sevdiğin türkü ya da şarkı?

Mükerrem Kemertaş’tan "Huma Kuşu" -uzun hava- ki babam’ın en sevdiği ve söylediğinde bizi her seferinde ağlattığı türkü.. Bir de "Shine on you crazy diamond".:) Sevdiğim rengi de soracak mısın? Kırmızı tabii ki.

Aynaya baktığında seni rahatsız eden ya da aksine mutlu eden şeyler var mı?

Son zamanlarda aynaya baktığımda babama daha çok benzediğimi farkediyorum. Bu mutluluk veriyor bana. O'ndan fazla neler yapabildim insanlar için diye düşündüğümdeyse, mutsuz oluyorum ama yılmıyorum.

İnançlı biri misindir? 

İnandığım şeyler elbette var..

TİŞÖRTÜN UĞURU...

Ödül töreninde giydiğin “Star Wars” tişörtünün özel bir anlamı var mı?

Ömrümde izlediğim ilk film “Star Wars” ve öyle büyülenmiştim ki sinemada. Bu arada hatırlarsan eskiden sinemalarda film aralarında müzikler çalardı, hatta Bakırköy'de İncirli Sineması vardı ve film aralarında sahnede bulunan dev hoparlörlerden The Alan Parsons Project çalardı, inanabiliyor musun.. Ayda bir tüm “Star Wars”  serisini  izlerim mutlaka.:)) Sanırım o akşam o tişörtü giymem bana uğur getirdi. Buradan “Star Wars” hastası olan sevgili Ege Aydan'ı da anmadan geçemeyeceğim… Bu arada demin sormadın ama ben söyleyeyim, şu sıralar en severek izlediğim dizi "Mandalorian" elbette.