Mustafa Kemal’in ulus egemenliğinden, Cumhuriyetten yana tavrı nettir

Türkiye’de demokrasiyi yaratan Cumhuriyettir. Cumhuriyetten vazgeçilemez. Eğer Cumhuriyet korunabilirse yitirilen demokrasiye yeniden kavuşulabilir. Cumhuriyet yitirilirse demokrasi zaten yitmiş demektir.

29 Ekim 2020 Perşembe, 05:30
Mustafa Kemal’in ulus egemenliğinden, Cumhuriyetten yana tavrı nettir
Abone Ol google-news

Prof. Dr. Şaduman HALICI

Cumhuriyet adına, Cumhuriyet katillerine göz yumulamaz... M.K. Atatürk

Anayasamızın 1. maddesi Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir cümlesi ile başlar. O halde cumhuriyet nedir? “Devleti yöneteceklerin seçimle işbaşına geldikleri bir yönetim biçimidir”, şeklinde yapılacak bir tanım yeterli değildir. Cumhuriyet bu anlayışın ötesinde anlam taşımaktadır.

Örneğin Montesquieu’ya göre cumhuriyet, yurt sevgisi ve eşitliktir. J.J. Rousseau’ya göre erdemdir. Atatürk’e göre fazilettir. İlkçağda Yunan ve Roma’da görülen cumhuriyet yönetimleri ortaçağda kimi İtalyan kentlerinde aristokratik cumhuriyetler olarak sürdürülmüştür. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve ardından gelen Fransız İhtilali ile birlikte modern bir içerik kazanmış; ulus egemenliğine dayanan ve demokrasiyi de içeren bir kavram olarak kullanılmıştır. Dolayasıyla Cumhuriyet geniş bir çerçevede değerlendirildiğinde demokrasinin önkoşuludur.

ATATÜRK’ÜN TAVRI NETTİR

Cumhuriyetin gereği olan halk egemenliği düşüncesi, Yeni Osmanlılarla Türk düşün hayatına girerken kişisel saltanatın devlete ve millete verdiği zarar da tartışmaya açılmıştır. Aynı dönemde Namık Kemal, Ali Suavi, Mizancı Murat gibi düşünürler de hâkimiyet-i ahali ve hâkimiyet-i milletten söz etmişlerdir. Ancak egemenliğin Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak halife/sultanda görüldüğü Osmanlı sisteminde cumhuriyet biat derecesine indirilmiştir. Yani, halkın hükümet etme yetkisini biat yoluyla Osmanlı hanedanına bıraktığı savunulmuş, Cumhuriyet ise imparatorluk için sakıncalı bulunmuştur.

Oysa Mustafa Kemal’in (Atatürk) ulus egemenliğinden/Cumhuriyetten yana tavrı nettir. 1906’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik şubesini açarken yaptığı konuşmada milleti hâkim kılmaktan söz etmiş (ASD 2, 1989:1), Sofya’ya ataşemiliter olarak giderken “Diktatörlük milleti mesut ve müreffeh kılmaz. Devletin esasını cumhuriyet prensiplerine göre hazırlamak lazımdır” demiş (Özalp, 1988:26), I. Dünya Savaşı sürerken savaş koşulları nedeniyle cumhuriyetin kurulamayacağını ancak günün birinde bunun kesinlikle gerçekleşeceğini söylemiştir (Tezer, 1972: 131 vd). Amasya Genelgesi’nde ise adı konmamış Cumhuriyete/halk egemenliğine geçişi müjdelemiştir.

Erzurum’da Mazhar Müfit’e (Kansu) zaferden sonra Cumhuriyetin benimseneceğini söyleyen Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi sürerken kongre başkanlığına sarayın hükmünün kalmadığını, Anadolu’da bir cumhuriyet kurulması gerektiğini söyleyen önergenin üzerine “Çok mühimdir, çok dikkate şâyândır, vakti gelince yapılacaktır” kaydını düşmüştür.

KAYITSIZ VE ŞARTSIZ

Gerek Amasya Genelgesi’nde gerekse Erzurum ve Sivas kongrelerinde milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve mücadelesinin kurtaracağının ilan edilmesi, Kuvayı Milliye’yi âmil ve milli iradeyi hâkim kılmak esasında birleşilmesi de demokratik Cumhuriyete giden yolda temel taşlarıdır. İhtilalin her aşaması da seçime dayandırılmış, Saray ve İstanbul hükümetleri halk egemenliğinden ürküp meclisi kapatıp bir daha açmamakta direnirken Sivas’ta seçimlerin bir an evvel yapılması istenmiştir. 1920 Meclis-i Mebusanı İstanbul’un işgalinin ardından padişahın iradesi ile kapatılıp milletin sesi bir kez daha kesilirken ve ülke kan ve ateş deryasında iken yine seçim yapılmış ve TBMM açılabilmiştir. “Savaş yapıyoruz bize meclis değil önce ordu lazım” diyenlere orduyu nasıl yapacaksın yanıtını vererek milleti işaret eden de Mustafa Kemal Paşa’dır.

TBMM, kayıtsız-şartsız egemenliğe sahip olan Türk Ulusu’nu temsil eden tek makam olmuş, 1921 Anayasası da uygulamadaki bu düşünceyi anayasal hüküm haline getirerek Ali Fuat Başgil’in ifadesi ile Türkiye’de reisicumhursuz bir Cumhuriyet kurmuştur (Başgil, 1940: 12). Mustafa Kemal Paşa, rejimin Cumhuriyet olacağını aynı yıl mayıs ayında Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin ulusal mücadeleye katılmak üzere Anadolu’ya geçtiği günlerde Mahmut Esat (Bozkurt) ile de paylaşmış, Osmanlı hanedanının bir daha ulusun başına gelemeyeceğini, zira Cumhuriyetin ilan edileceğini vurgulamıştır. Anadolu’nun sesi olan gazetelerin Sivas’ta İrade-i Milliye, Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye adını alması da tesadüf değil bilinçli bir tercihtir. Büyük Taarruz’la Türkün savaş alanında kazandığı zaferin 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ile diplomasi alanında perçinlenmesi ile Mustafa Kemal Paşa’nın Mazhar Müfit ve Mahmut Esat’a işaret ettiği o gün gelmiştir.

II. TBMM, 23 Ağustos’ta ilk tarihsel görevini Lozan Antlaşması’nı onaylayarak yerine getirirken Mustafa Kemal Paşa Cumhuriyet düşüncesini Neue Freie Presse muhabiri J.H. Lazar’a verdiği söyleşide açıkça ortaya koymuştur. 2 Ekim’de gazete bu söyleşiyi yayımlarken 8 Ekim’de Yunus Nadi Bey’in Anadolu’da Yeni Gün gazetesi “Cumhuriyet idaremiz, tasrih (açıklanacak) ve yakında ilan olunacaktır” başlığı ile çıkmıştır. Kamuoyu böylece hazırlandıktan sonra 24 Ekim’de yaratılan hükümet bunalımı ile Cumhuriyetin ilanına giden süreç başlamıştır. 29 Ekim 1923 Pazartesi akşamı saatler 20.30’u gösterirken anayasa değişikliği oylamaya katılan 158 milletvekilinin “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleri ve alkışları arasında benimsenmiştir. Cumhuriyetin ilanı, 23 Nisan 1920’de kurulan yeni devlete siyasal rejim yönünden gerçek adının verilmesi demektir.

Anayasa Komisyonu da sistemin zaten Cumhuriyet olduğunu vurgulayarak bu gerçeği ortaya koymuştur. Bu nedenle 1921 anayasasında 29 Ekim 1923’te yapılan değişiklikler bazı maddelerin açıklama yolu ile değiştirilmesi olarak nitelendirilmiştir. Yani değişikliklerin bir açıklamadan ibaret olduğu vurgulanmıştır. Bu çerçevede Anayasa’nın 1, 4, 10, 11 ve 12. maddeleri yeniden kaleme alınmış, bir yeni madde eklenmiştir. 1. madde “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Yönetim biçimi halkın kendi kaderini doğrudan doğruya ve eylemli olarak yönetmesi esasına dayanır.

Türkiye devletinin hükümet biçimi Cumhuriyettir” şeklini alırken 4. madde ile Türkiye devletinin BMM aracılığı ile yönetildiği vurgulanmıştır. 10, 11 ve 12. maddeler ise devlet başkanının seçimi, görev ve yetkileri ile bakanlar kurulunun oluşumunu saptamıştır. Anayasa değişikliği dine ve dile ilişkin olarak 1921 Anayasası’nda bulunmayan yeni bir hükme de yer vermiştir. 2. madde ile Türkiye devletinin dini, İslam dinidir.

ULUSALLIK DÜŞÜNCESİ

“Resmi dili Türkçedir” hükmü anayasada yer bulmuştur. Böylece Kurtuluş Savaşı’nın ilk günlerinden itibaren vurgulanan ulusallık düşüncesi Türkçenin resmi dil olarak anayasaya alınması ile somutlaşmış, dil anarşisine son verilmiştir. Devlet dini ile ilgili hükmün anayasa hükmü haline getirilmesi ise saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanı gibi temel devrim adımlarına karşı var olan tepkileri biraz olsun dindirme amacını taşımıştır.

Bu hüküm ile Cumhuriyetin İslamiyet ile çelişmediği gösterilmek istenmiştir. Ancak yine de Cumhuriyetin ilanı Rauf Orbay, Refet Bele ve Kâzım Karabekir’in eleştirileri ile karşılanmıştır ki Karabekir daha 1920’nin ilk aylarında rejimin Cumhuriyete yöneldiğini görerek karşı çıkmıştır (Paşaların Kavgası, 2019: 76). Basında ise Velid Ebüzziya Cumhuriyetin ilanını bir emrivaki olarak nitelemekle kalmamış, “Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?” sorusuyla yöneticilere olana güvensizliğini de dile getirmiştir (Tevhid-i Efkâr, 31 Ekim 1923). Hüseyin Cahit (Yalçın) ise Cumhuriyet daha emeklemeye başlamadan Cumhurbaşkanın hilafeti de kendisinde toplayacağı, diktatörlüğe gidileceği vehmine kapılmıştır. H. Cahit’e göre, “Hilafet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye devletinin İslam dünyası için hiç ehemmiyeti kalmayacakmış.”

Tarih, onları yanıltacaktır. Cumhuriyetçiler, Hüseyin Cahit ve onun gibi düşünenlerin vehmini kısa sürede giderecek, Türkiye Cumhuriyeti’ni hem İslam dünyasında hem de Batı uygarlığında var kılan unsurun hilafet değil, kazandığı askeri zafer ve ardından girdiği çağdaşlık yarışındaki kararlılığı olduğu çok geçmeden anlaşılacaktır. Cumhuriyet okuyucuları, yeni Türkiye devleti kurulduğu günden itibaren Cumhuriyet rejimini ve demokratik sistemi benimsemiştir. Türkiye’de demokrasiyi yaratan Cumhuriyettir. Demokrasi toplumsal eşitsizliği azaltacak, çağdaşlığı hedefleyecek kurumlardan kimi zaman vazgeçebilir, ancak Cumhuriyetten vazgeçilemez.

Eğer Cumhuriyet korunabilirse yitirilen demokrasiye bir gün yeniden kavuşulabilir. Cumhuriyet yitirilirse demokrasi zaten yitmiş demektir. Amaç elbette ki demokratik Cumhuriyettir ama önce Cumhuriyettir. Regis Debray, “Cumhuriyeti demokratikleştirmek gerekir ama bu Cumhuriyeti yok etmeden yapılmalıdır” der (Kışlalı, 1999: 114-115). Tıpkı Atatürk’ün Not Defteri’ne kaydettiği şu cümle gibi: “Cumhuriyet adına, Cumhuriyet katillerine göz yumulamaz. Alınan önlemler, gerek duyulduğunda değil, bazı önlemlerin uygulanmasını mümkün kılmak içindir.” (Not Defterleri XII s.26). Cumhuriyetle kalınız.

Kaynakça: 

Atatürk’ün Not Defterleri, C. XII, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2009. 

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 3, AAM, Ankara, 1989. 

Başgil, Ali Fuat. “Esas Teşkilat ve Siyasi Rejim”, Milletlerin Hukuki Hayatı (Kolektif Eser), İstanbul, 1940. 

Karabekir, Kâzım. Paşaların Kavgası “İnkılap Hareketlerimiz”, Truva Yayınları, İstanbul, 2019. 

Kansu, Mazhar Müfit. Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. 1, TTK Yay., Ankara, 1966. 

Kışlalı, Ahmet Taner, “Cumhuriyet Fikri”, Demokrasi, Kimlik ve Yurttaşlık Bağlamında Cumhuriyet, Haz. Nuri Bilge, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir, 1999. 

Özalp, Teoman, Atatürk’ten Anılar, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 1992. 

Tezer, Şükrü. Atatürk’ün Hatıra Defteri, TTK Yayınları, Ankara, 1972. 

Ziya Paşa, “İdare-i Cumhuriye ile Hükumet-i Şahsiyyenin Farkı”, Hürriyet, 14 Haziran 1870.