Mutlu insan sanat yapamaz

“Hayatın resmini yapmalıyız, ruhun derinliklerinin ışığının düştüğü canlı renklerle” diyor Fahrelnissa Zeid. Necmi Sönmez ile yeni kitabı Fahrelnissa Zeid Sözlüğü üzerinden iç dünyamıza seslenen, sıradışı, cesur, döneminin çok önünde vizyoner bir kadının yaşamını, sanat hayatını ve dillere destan davetlerini derinlemesine konuştuk. Buyrun sohbetimize…

26 Aralık 2020 Cumartesi, 16:06
Mutlu insan sanat yapamaz
Abone Ol google-news

- “Fahrelnissa Zeid Sözlüğü”nü yazma fikri nasıl doğdu?

1990’da Paris’teki bir sergi açılışına geleceğini Rabia Çapa’dan duyunca gece treniyle Heidelberg’ten Paris’e gittim. Müthiş bir aurası vardı, sergi açılışında elimi tutarak konuşması, resimlerini anlatması inanılmaz bir tecrübeydi. Bu karşılaşmadan sonra onun hakkında Paris’te, Londra’da ne bulduysam toplamaya başladım. Bu sözlük, A’dan Z’ye anti kronolojik bölümler halinde, hayatındaki değişik dönemleri, hayatına değen insanları, farklı ülkeleri ve kültürleri bir araya getiren deneysel bir çalışma. Bir sanatçının normal hikayesinin dışına çıkıp sanatını, kişiliğini, dünyaya bakış açısını şekillendiren olaylara ışık tutmak bana daha cazip geldi. Normal sanat kitabı yazmak çok da ilgimi çekmedi açıkçası.

- Ailesinden başlamak istiyorum. İçinde büyük dramlar yaşanan soylu bir aile. Çok sevdiği abisi Cevat Şakir’in babasını öldürmesi ve uzun yıllar hapis daha sonra da sürgün yılları. Yasak aşkın trajik boyutu ve Cevat Şakir’in o gece hakkında Azra Erhat’a yazdığı mektuplar. Ne kadar gerçek?

Şirin Devrim ile ortak bir kitap projemizin olduğu dönemde ailesi üzerine sohbetler ederdik. Şirin o gece hakkında gerçekten çok fazla bir şey bilmezdi. Ancak o gece neler yaşandığını merak edip araştırdım. Cevat Şakir’in Azra Erhat’a yazdığı mektuplar 1979 yılında yayınlandı. Bu mektuplar aileyi oldukça sarstı. İlginç olan Cevat Şakir'in ilk eşiyle babası arasında bir aşk ilişkisi olduğu gerçeğini, Halikarnas Balıkçı’nın sarı kızı İsmet Kabaağaçlı’nın yazdığı bir kitaptan anlıyoruz. Kitapta; Cevat Şakir’in ilk eşinden olan kızı Mutarra’nın Bodrum’da kendisini ziyaret ettiğini ve annesinin başucunda vefat edene kadar Şakir Paşa ile birbirlerine sarılı olduğu bir fotoğraf bulunduğunu anlatıyor. Dolayısıyla bu bütün gerçeği ortaya çıkarıyor. Benim anlayabildiğim ve İsmet Hanım'ın da söylediği, kanlı olay bu ilişkinin gerginliği sonucu oluyor. Büyük bir dram var. Biz bunu çok sonra öğrendik ancak Osmanlı aristokrasisinde, paşa ailelerinde sık rastlanan bir durum.  

 - Fahrünnisa ve Aliye. Birbirinden farklı ama birbirine çok bağlı iki kızkardeş. Aralarında yaşanan tatsız olaya rağmen Fahrelnissa’nın kardeşini affetmesi ve birbirlerinden hiç kopmamamaları. O kadar güçlü bir kadın bu olayı nasıl kabul edebilir? 

Sanatın ahlakla bir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Sanat hayatına büyük katkıları olan ilk eşi İzzet Melih ile Aliye’nin ilişkisini tüm aile biliyordu ve saklıyordu. Fahrünnisa çok akıllı, öngörülü bir kadın olduğu için bu ilişkiyi anlamıştı. Ancak bilmediğimiz bir durum, Fahrünnisa ile Aliye’nin tüm hayatlarının birbirine paralel olarak geçmesi ve birbirlerinden vazgeçmeyecek kadar bağlı bir ilişkileri olması. Aralarında çok yaş farkı da yoktu. Bence Fahrünnisa kendi duygu dünyasındaki iniş çıkışlarını, ailesine direkt olarak yansıtıyor ve hissettiriyordu. Bu nedenle duygusal iniş-çıkışları bittiği zaman normale dönüp, affediyor ve tekrar çok yakın ilişki kuruyordu. Eşi keman sanatçısı Carl Berger’in ölümünden sonra da Aliye’yi ayakta tutan Nisa olmuştur.  

- Oğlu Nejad Devrim ile küslüklerinin nedeni sadece sanatsal rekabet miydi? Kardeşlerine bu kadar özverili davranırken oğluna bu kadar katı davranması çok enteresan.

1946 yılında Nissa Paris’e gittiğinde en büyük yardımı oğlu Nejad’dan görmüştür. Bunun altını çizmek gerekir. Aralarındaki ilişki 1955’ten sonra tamamen kopuyor. Bunun nedenleri sanatsal rekabetten çok, her ikisinin de dünyaya farklı noktalardan bakmasıdır. Nejad’ın çocukluğundan, gençliğinden beri annesini başkalarıyla, hatta ablasıyla bile paylaşamayan bir tutkusu var. Bunun daha sonra nasıl bir nefrete dönüştüğünü anlamak kolay değil. 

- Nejad Devrim’in ilk dönem resimlerinde de annesinin izi görülüyor değil mi?

Çok doğru. Hatta bende Nejad Devrim’in gençliğinde Büyükada’da yaptığı bir resmi var. Orada da annesinin etkisini bariz bir şekilde görüyoruz. Ancak kendisinin de müthiş bir yeteneği var. Hatta bazı konularda annesinden daha atak ve cesur.

Nejad 1946’da, henüz 23 yaşında yerleşmek için Paris’e geliyor ve ilk kişisel sergisini bir yıl sonra açıyor. Büyük ilgi görüyor. Sanat ortamıyla çok yakın ilişkisi olduğu için annesine “sanatınla ayakta durmaya çalış” diyor haklı olarak. Ancak Nissa kürk giyen, tüylü şapkalar takan aristokratik bir kadın (gülüyor) ve bu tarzından çok zevk alıyor. Fahrünnisa “hem büyükelçi eşi olup, hem de ressam olabilirim” diyor. Büyük tartışmalar oluyor ama nereden baksanız anne-oğul yaklaşık 20 sergide birbirlerini destekliyorlar. Esas büyük kopuş Nejad Devrim’in 1952’de Paris’te düzenlediği Salon Octobre sergisine Paris’teki diğer Türk ressamlarını davet etmesine rağmen annesini devre dışı bırakmasıyla gerçekleşiyor.

- Fahrünnisa Zeid, sıkı bir Atatürk hayranıydı. İlk eşiyle birlikte Atatürk’le aynı sofrayı paylaşmışlardı. Sesli harf kullanılması tartışmaları, ü harfi uygulanması ve Atatürk tarafından isminin Fahrünnisa olarak yazılması. Yıllar sonra neden ismini tekrar tekrar değiştirdi? Her değişiklikte küllerinden tekrar mı doğuyordu?

Nissa’nın tablolarında 10 farklı imzası vardır. Adını Latinceleştirecek mi, arapçalaştıracak mı, yoksa Fransızca okunuşa göre mi yazacak. Karar verme süreci oldukça uzun. Örneğin; Londra’daki ilk sergilerinde Türkçe Fahrünnisa Zeid olarak çıkıyor adı. Fakat Paris’te 1949 yılında açtığı ilk sergide Fahrelnissa Zeid olarak Arapçalaştırıyor. Arapçalaştırdıktan sonra belirli dönemlerde okunuşu kolay olsun diye de isminin arasına çizgi koymaya başlıyor. Çizgi koymaya başladıktan sonra da ismi birçok yerde farklı yazılıyor. Kendisi de farklı yazıyor. Bunu son derece bilinçli şekilde yaptığını ve bununla kendi aidiyet, kimlik vurgusunu yaptığını düşünüyorum. İnsanları etkilemeyi seviyor ve çok uzaktan bile okunacak bir iz bırakmak istiyor. Bence bunun etkisi.

- Roger Bissiére’nin Fahrünnisa’ya verdiği önemli bir hayat dersi var kitabınızda. Bu dersten sonra mı konularının içindeki şarkıyı duymaya ve bu şarkıyı renklerle betimlemeye başladı?

Doğru. Nissa, 1930’larda Chanel, Lelong gibi o dönemin üst markalarından giyinen tarz sahibi bir kadın. İzzet Melih’in ilişkide olduğu Fransız burjuvası ve sanat ortamıyla da içiçe. Hayatının o dönemlerinde sanatın kendisi için bir çıkış yolu olduğu hakkında kesin bir kararı yok ama hocası Roger Bissiére’nin tuvalini yere atması hayatını çok etkiliyor. Bu dersten sonra sanat yapmaya karar veriyor. Ancak stilinden, tarzından ve lüks merakından asla vazgeçmiyor. 1920’lerde sanatta, edebiyatta yeni yapılanmalar var. Nissa bunların içinde, odağında. Ancak “ben neysem dünya beni öyle kabul edecek ya da etmeyecek” demesi müthiş bir özgüven. Ona olan hayranlığım sanatını ve hayatını tezatlıklar üzerinde kurgulamasından kaynaklıyor.

- Batı Avrupaya yaptığı seyahatler, müze ve atölye ziyaretleri belli birikime sahip olan Fahrünnisa hem profesyonel ressam olduğunu kanıtlıyor hem de bir kadın ressam olarak öncü oluyor. Dönemin gelenekçi ataerkil baskısını düşünürsek büyük bir başarı. Bir kadın olarak D grubu ile yolları nasıl kesişti?

İzzet Melih’in ilk evliliğinden olan kızı Remide Hanım, dönemin en önemli sanat eleştirmenlerinden Fikret Adil ile evleniyor. Fikret Adil ile Remide 1941 yılında Fahrünnisa’yı o sıralarda yaşadığı Büyükdere’deki Şerifler Köşkü’nde ziyarete gidiyorlar. İstanbul sanat ortamını çok iyi tanıyan Adil, Fahrelnissa’nın resimleriyle ilk kez karşılaşıyor. Hem salonları hem de atölyesini dolduran resimlerden etkilenerek Nissa’nın çalışmalarını D grubu üyesi ressam arkadaşlarının görmesini sağlıyor. Köşkün muhteşem Boğaz manzarası karşısında her ay yapılan piknikler sayesinde Adil Fahrünnisa'ya o zamana dek İstanbul’da varlığından haberi olmadığı profesyonel sanat ortamının kapılarını açıyor. O dönem de D Gurubu içinde sadece iki kadın sanatçı var. Eren Eyüboğlu ve Zeid. D Gurubu ile ilişkisi, hiçbir zaman için onun sanatında belirleyici olmuyor. Sanat ortamının Nissa’ya bakış açısı hep ikircikli. Bunu da unutmamak lazım.

- İlk kişisel sergisini Fikret Adil’in karşı çıkmasına rağmen Ralli apartmanındaki evinde açıyor. Tüm ince detayları düşündüğü sergisi büyük bir başarı elde ediyor. Anca bir yıl sonra evinde ikinci kişisel sergisini açtığında Fikret Adil, Bedri Rahmi gibi dostları aleyhinde yazmaya başlıyor. Küsüyor ve yurtdışına gidiyor. Bu olay nasıl etkiledi Fahrünnisa'yı? 

Nissa’nın yurtdışına göçme sebebi sanatının karşılığını bulmaması değil, eşi Zeid’in o zamanki Irak Krallığının ilk Londra büyükelçisi olarak atanması ve orada yeni bir hayatın başlamasıdır. Nissa’nın 1945 yılında Ralli apartmanında oturduğu evinde yaptığı sergiler İstanbul’da bomba gibi patlıyor. O dönemde bu cesaretle ilk sergisini açması, tanıtım broşürü hazırlaması, eserlerini fiyatlandırması “satış için tertip ekibine müracaat edin” diye yazabilmesi sanat ortamında tartışılıyor. Müthiş bir vizyon. Halk sergiye büyük ilgi gösteriyor. Hatta Şirin Devrim, Yaşar Kemal’in de sergi sırasında su saatini okumak için görevli olarak oraya geldiğinden bahseder hep. Çok ilginç. Bu iki sergi de fırtına gibi esiyor. 1945’te ilk sergisinden iki ay sonra İzmir Halk Evi'nde de bir sergi açıyor ve çok ilgi topluyor. Bu gelişmeler yıldızını çok erken bir dönemde parlatıyor bu da tabii sanat ortamının çok hoşuna gitmiyor. Akademi çevresinde değil, dışarıda yaşayan, farklı bir sanatçı. Buna rağmen bu başarıyı nasıl elde etti, nasıl öne çıktı diye insanlar tavır alıyorlar. O dönem için büyük bir kıskançlık örneği de diyebiliriz.

- Zeid “hayatın resmini yapmalıyız ruhun derinliklerinin ışığının düştüğü canlı renklerle derken” bir eleştirmen bu sözlerine rağmen onun İslam-Arab medeniyetleri sanatından etkilendiğini yazar. Bu oryantalist bakış açısı büyük haksızlık değil mi? 

Büyük bir haksızlık ama bu haksızlık maalesef Fransız literatüründen kaynaklanıyor. Oryantalist bakış açısı onun sanatının anlaşılmasında en büyük sorunlardan biri. Fransızca yazılan eleştirilerde de bu bakış hakim. 1946-58 arasında İngilizce olarak hakkında daha özgürleştirici yazılar yayınlanıyor. Burada şu ayrımı görüyorsunuz. Nissa’nın eserinin, Fransız resepsiyonuyla, İngiliz resepsiyonu arasında korkunç farklar var. Bu tabii Fransız sanat ortamının Avrupa dışından gelen sanatçıyı ötekileştirme mücadelesinden kaynaklanıyor. Bunu aşabilmesi, yaşadığı dönem boyunca mümkün olmuyor. Tate’deki retrospektif sergisiyle dünya sanatçısı olduğunun kavranmasıyla bu durum aşılıyor. 

- İkinci eşi Emir Zeid ile idealize ettiği mutluluğu bulabilmiş mi?

Emir Zeid, Nissa’ya müthiş aşıktı ve hiçbir Ortadoğulu erkeğin kabul edemeyeceği çılgınlıklarını kabul ediyor, onu özgür bırakıyordu. Önkoşulsuz, karşılıklı bir aşk bu. Nissa Zeid öldükten sonra da ona olan aşkını, tutkusunu, eserlerinde, şiirlerinde birçok kere ortaya çıkarmıştı. 

- Sanat  hayatının her döneminde portre-otoportre çalışmış bir sanatçı olarak ağırlıklı olarak portrelere eğilmesinin eşinin ölümüyle düştüğü boşlukla bir ilgisi olabilir mi?

Ben de böyle düşünüyorum. Ama unutmamak gerekiyor ki portre çalışmaya eşinin vefatından önce başlıyor. Galiba canı sıkıldığından, kendisini eğlendirmek için de etrafındaki kişilerin portrelerini yapmaya başlıyor. Hatta kendisi de “Portreleri gönlümü eğlendirmek için yapıyorum, bunun sanat olup olmadığına dair hiçbir fikrim yok” diyor. Onun bu çalışmalarını son derece sorunlu buluyorum. Ama bazen öylesine tuhaf, palimpsest bir anlam yakalamayı başarıyor ki, şaşırdığım da oluyor. Mesela 1980’de Geçmişten Biri ismini verip otoportresini yapması ilginç. 

- Amman döneminde gelini Majda’nın da saçlarını ilk defa beğenip portresini çizmiş…

Zor bir kadın olduğu kesin. Karşısında durmak etrafındaki insanlar için de kolay olmasa gerek. (gülüyor) Ama Majda ve oğlu Raad ona pek az sanatçıya kısmet olmuş bir konfor sağlayarak çalışmasını destekliyorlar. 

- Kendi yaşamını kendi yaratan bir kadın Fahrelnissa Zeid. Peki iç dünyası  nasıldı?

Bazen manikdepresif olabiliyordu. Budapeşte’de intihara kalkışıyor ve son dakikada kurtarıyorlar. Göze aldığını yapan bir insan. Melankolik iniş çıkışları çok yoğun ancak yaratıcılığının da itici gücü bu aynı zamanda. O sayede ayakta durabiliyor. Mutlu insan sanat yapamaz.

Depresif dönemlerinde evde terör estiriyormuş. Şirin’in bana anlattığı, 1938’de Berlin’den başlayarak böylesi durumlarda İstanbul’da, Londra’da bütün ev halkının, herkesin köşesine çekilip, alanı ona bırakmasını açıklamak kolay değil. Ama böylesi inişli çıkışlı zamanlarda kendisini atölyesine kapatıyor. Günlük yazıyor, resim yapıyor, Tchaikovsky, Dvorak dinleyerek inanılmaz resimler yapıyor. Özellikle otoportrelerindeki ifade, gözlerindeki ışıklar müthiş. Ben buyum işte diyen bir özgüveni var. 

- Yayınlanmayan iki romanı varmış. Doğru mu?

Evet var. Amman’daki arşivde saklanıyor.

- Peki Fahrelnissa sizce nasıl bir kadındı ve sizi büyüleyen ne?

Bence çılgın, ne yapacağı kestirilemeyen bir kadındı. Beni büyüleyen cesareti ve beklenmedik dönemde, beklenmeyen sanatsal atılımları yapabilmesi. Özellikle 1946-69 arasında yaşadığı dönemin beş adım ilerisinde. Özgür. Bu da onu farklı kılıyor. Araştırmalarımda gördüm ki böyle bir yaratıcılık modeli Türk sanat tarihinde yok. Kendisiyle de yüzleşebilecek gerçekliğe sahip. Kendimi oyalamak için yaptım, ne olduğunu bilmiyorum, bunlar benim oyuncaklarım diyebiliyor. Karakteri olmayan sanatçı bununla yüzleşemez. Öyle Türk sanatçıları var ki, resimlerinin üzerine erken tarihli imza bile atabiliyorlar “sırf ilk defa bunu yaptım diyebilmek” için. Nissa’da, Modern Türk Sanatı’ndaki testesteron terörünü yerle bir eden bir potansiyel, duygusal gerçekçilik var. 

- Fahrelnissa Zeid “Bir ulusal ekole ait olmaktansa Ecole de Paris ressamı olmayı tercih ederim” diyor. Siz ise kitabınızda bir İstanbul ressamı olarak tanımlamışsınız. Neden?

Sanatındaki önemli dönüşümlerin İstanbul’da gerçekleştiğini görüyoruz. Fransızca’yı Notre Dame De Sion’da öğreniyor. 19 yaşında İnas Sanayi-i Nefise Mektebi (Kadınlar Akademisi) sınavını kazanıp eğitim almaya başlıyor. Cumhuriyet Devrimleri’yle gündeme gelen kadın uyanışının ilk ikonlarından. 1941-1945 arasındaki resimlerinde sanki tüm sanat yolculuğunun tuhaf bir özeti var. Tüm modern sanatçılarda kendilerini, bir ulusa, bir dine, bir ırka ait değil de bir sanat akımına ait görme eğilimi var. Nissa kendisini bugün “kültürlerarası” olarak tanımladığımız bir konumda görüyordu. Günlüklerini bile Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Türkçe olarak yazması bunun göstergesidir. Benim onu İstanbul ressamı tanımlamamın bir nedeni de bu kentin semtlerini tutkuyla resimlemiş olması.  

- Kendini bir çölde bir derviş gibi hissettiği Amman’daki evi ve yaşamı. Özellikle kadınlara ve çocuklara açtığı atölyesinde ücretsiz verdiği resim dersleri…

1975 yılında Paris’i arkada bırakıp Amman’a yerleşmek çok cesur bir karar. Arapça konuşamıyor, hayatının büyük bir bölümünü Batı Avrupa’da geçirmiş ve 1975 yılında karar verip oğlunun yanına gidiyor. Orada kendisine ve sanatına yeniden, farklı köşelerden bakma sürecine giriyor. Evini bir atölye haline sokup ders vermesi de farklı. Klasik bir eğitim vermiyor. Büyük tuvallere kağıtlara fırçayla içinizden geldiği gibi çizin, renkleriniz, çizgilerinizle kendiniz olun diyor. Bu çok önemli. Daha sonra resim dersi verdiği kadınlar Amman’da galeriler, müzeler, vakıflar açıp bir sanat ortamı oluşturuyorlar. 

- İç dünyamıza hitap eden çok renklilikle siyahı bir arada muhteşem bir uyumla kullanan ressam kendi hakikatinin peşinde miydi?

Bence kendi gerçeğini arıyordu, o gerçeğini ararken de yaratıcılığına çok güveniyordu. Renklerini, formlarını o gerçeğin etrafında şekillendirdiği için soyutmuş, somutmuş onu çok fazla ilgilendirmiyordu. 

- Zeid yıllar sonra Tate Modern'de açılan retrospektif sergisiyle Londra’ya muhteşem bir dönüş yaptı. Bu geri dönüşün anahtarı ise Cehennemim resmiydi. Tüm dünya, yeni nesil,  Zeid’i tanıdı. Cehennenim resminin oluşma hikayesini anlatır mısınız?

1951’de Emir Zeid’in yeğeni Kraliçe Aliye, Londra’da kanser tedavisi görüyor. Nissa ona moral vermek için her gün yanına gidiyor ve sevdiği yiyecekleri götürüyordu. Aliye’nin öldüğü gece kendisini atölyesine kapatıyor. Resim malzemelerini aldığı ünlü Windsor&Newton’dan sipariş ettiği büyük boş tuvalin karşısına geçiyor. O sırada odanın içinde beliren sinek tuvalin üzerinde gezinmeye başlar. Nissa da çantasından çıkardığı kurşunkalemle o sineğin gittiği yolları çizmeye başlıyor. Bu dev tuvalin her köşesini kaleydaskopik renk örgüleriye şekillendirdikten sonra siyah çizgilerle üzerinden geçip dramatik bir havaya sokmuştu. Cehennemim resmini etkili kılan her köşesinden adeta bir sel gibi akan yaşam acısıdır. Yapıldığı yıl Paris Modern Sanatlar Müzesi’nde sergileniyor ve müthiş bir ilgi görüyor. O dönem bu kadar büyük ve etkileyici resim yapan başka bir sanatçı yok. Bu ona güç veriyor ve sanatsal yorumunu zirveye taşıyacağı bir dizi resme başlıyor. Geri dönüp baktığımda neden bu kadar büyük resim yapıyordu diye düşündüğümde, kendisini dışavurmak için bu alana ihtiyaç duyduğunu duyumsuyorum. Bu resimlerdeki dram onun ruhunun girdiği çalkantıları da duyumsatıyor. Dışarıdan bakıldığında son derece renkliler, içlerinden adeta hayat sevgisi fışkırıyor gibi ama biraz dikkati bakınca dramlar kendisini belirginleştiriyor. Bu da onun karşıtlıklarla dolu dünyasına gönderi yapıyor. 

- 1958 Irak Darbesi. Kocasını ve ailesini bir arada tutmak için dimdik duran bir kadın. “Mutluluğumu inşaa etmeye karar verdim” diyerek büyük bir fedakarlıklar yapıyor. Resmi bırakıyor. Ailesine  odaklanıyor. İlk kez de 57 yaşında mutfağa giriyor, çocuklarına yılbaşı hindisi hazırlıyor. Ve yemek yaparken içindeki dürtüler mutfak yoluyla açığa çıkıyor. Sizden dinleyelim mi?

1958 Irak Darbesinden sonra hayatı oldukça değişiyor. Georgian bir köşkten küçük apartman dairesine geçiyor. Uzun süre resim yapmadım diyor ama günlüklerinden ve birkaç çalışmasından biliyoruz ki çini mürekkebiyle bir şeyler karalıyormuş. Kümes hayvanlarının kemiklerini cilalamasının nedeni ise hayata formlar üzerinden bakması. Normal insan o formu göremez, yaratıcı insan formu görür, algılar. Onun için tavuk ya da başka bir şey olması fark etmiyor. O formu görüyor. O kemikleri temizliyor, cilalıyor. Hatta oturduğu apartmanda bir çok insana tavuk alıp veriyor, bunları yiyin, kemiklerini bana verin diyor (gülüyor). Kemikleri, reçine ve polyesterlerle birlikte kullandığı Paléokrystalo heykelleri de son derece ilginç. 

- Ralli Apartmanı'nda ve dünyanın her yerinde verdiği dillere destan davetler. Eğlenmeyi ve eğlendirmeyi seven bir kadın olduğunu anlıyoruz. Kimler gelirdi bu davetlere?

Dönemin önde gelen yaratıcıları davetlerinde boy gösteriyor. İzzet Melih’le Nissa 1923 sonrasında Kemalist Türkiye’nin örnek çiftlerinden. Dansları, giyimleriyle frankofon kolonisinin de önde gelenleri arasındalar çünkü İzzet Melih Osmanlı tütün monopolüne sahip Fransız kökenli Tütün Reji şirketinin müdürü. Örneğin ünlü Fransız yazar Claude Farrère İstanbul ziyaretinden sonra Paris’te yayınladığı yazıda, “İstanbul’da Madam İzzet Melih’in davetlerini asla unutamayacağım” cümlesini kaleme alır. Bu büyük bir sansasyon yaratıyor o dönemde. 1935-38 arasında Berlin’de, ardından 1941-46 arasında İstanbul’da Orhan Veli’den Léopold Lévy’ye, Nurullah Berk’ten Arif Dino’ya, 1946-58’de Londra’da Giorgio de Chrico’dan Henry Moore’a, şair Kathleen Raine’den Herbert Read’e kadar bir çok önemli isim davetlerde boy gösteriyor. Davet vermeyi bir tür yaşam biçimi haline getiriyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de bence bu sayede farklı kişilerle sosyalleşme imkanını yaratması. Bu dillere destan davetlerini yaşadığı her şehirde devam ediyor.    

- Önce hipoglisemi daha sonra şeker hastalığı.  Yemek ile arası nasıldı? 

İyi yemek konusunda oldukça seçici olduğunu biliyorum. Gerçek bir gurme. Çikolata, şekerleme ikram etmeyi sevdiğini misafirleri hatıralarında, mektuplarında sıklıkla dile getirmişlerdi. Ayrıca çikolataların sarıldığı kurdelaların renkleri, bağlanış tarzıyla da çok ilgilenirdi ve onları saklardı. Amman’daki odasında bu kurdeleleri avizelere bağlayarak oluşturduğu ilginç gece lambaları vardı. (gülüyor)

- Ya Sufizme merakı?

Yok. Kitaplığında bu konuda hiçbir kaynak olmadığı birçok kere yazıldı. Daha ziyade şiire, felsefeye meraklı, Rilke, Baudelaire, Apollinaire, Ahmet Haşim’den ezbere okuduğu şiirler var. 


- Abidin Dino ile ilişkisi nasıldı?

Çok iyiydi. Paris’te görüşüyorlardı. Ortak olarak birçok sergiye katıldılar. İkisi de paşa torunu oldukları için birbirleriyle kesişen çevrelerin içindeydiler. 

Yılbaşı HİNDİSİ

1958 yılında Londra’da yaşadıkları evde çocuklarına hazırladığı bir yılbaşı sofrası var. 

Hindi yapmayı çok önemsiyor. 

Porto şaraplı, şam fıstıklı, kestaneli kendine özgü bir tarifi var. Fahrünnisa’nın Şirin’e anlattığına göre; hindiyi en iyi şekilde pişirmek için önceden çok kısık ateşte haşlamak gerekiyor. Sonra içine şam fıstığı, kuru erik, kestaneden yapılan harç konulup porto şarabıyla fırında 180-200 derecede pişiriyor. Fırından çıkarınca hindinin ayaklarını, kestiği beyaz fırfırlı kağıtla sarıp kağıdın üzerine kırmızı mürekkeple “Merry Christmas” yazıyordu. 

Yanına, sebze, salata, pilav.