Ne yapın edin, bu belgeselleri izleyin!

Her biri önemli bir meseleye temas eden üç belgesel şu sıralar Netflix’te izleyicisini bekliyor. Hollywood’un trans bireylere dair bakış açısını eleştiren “Disclosure”, ABD’deki en büyük cinsel taciz skandallarından birini konu edinen “Athlete A” ve engelli bireylerin hayatlarını değiştiren bir yaz kampını anlatan “Crip Camp” izleyicinin ufkunu açacak cinsten belgeseller.

01 Temmuz 2020 Çarşamba, 12:19
Abone Ol google-news

TRANSLAR VARDIR, BEYAZPERDEDE DE: “DISCLOSURE”

Madem ki Onur Haftası’ndan çıktık ve madem ki devlet büyüklerimiz “Aman ha, sapkınlıktır bu, karşısındayız bu mendeburların” minvalinde açıklamalar yapıyor hâlâ, o zaman biz de yeni belgeselleri ele aldığımız yazıya “Disclosure” (“Beyaz Perdenin Ardında”) adlı yapımla başlayalım.


Sam Feder’in yönetmenliğini üstlendiği “Disclosure” günümüzde Trans bireylerin (ve non binary; gender fluid/cinsiyet kimliği akışkan; tüm bunları bilmeyenler lütfen hızlıca bir internet taraması yapsın) beyazperdede ve TV’de nihayet kendi hikâyelerini kendilerinin anlatmaya başladığını söyleyerek açılıyor ama buraya kadar gelinen yolda neler yaşandığına dair de çok çarpıcı saptamalar ve örnekler sunuyor. 


Trans bireylerin sinemanın ilk dönemlerinde bile beyazperdede temsil edildiklerini ve bu temsilin her dönem ciddi sorunlar içerdiğini anlatan “Disclosure”daki en ilginç tezlerinden biri dinamik montajın, yani “kesme”nin hikâyeyi ilerletmek için kullanıldığı ilk film olduğu öne sürülen 1914 tarihli “The Judith of Bethulia”da (y: D.W. Griffith) yer alan hadım edilmiş bir trans karakterin tesadüf olmadığı ve o hadım edilme sırasındaki “kesme” ile filmdeki kurgusal kesmenin bir şekilde örtüştüğü yönünde. Tarihçi Susan Stryker bunu “Bu hadım edilmiş, kesilmiş figür sinemasal kesmenin keşfine nezaret ediyor bir anlamda. Sanki trans ve sinema birlikte büyüyüp gelişmişler gibi” diye özetliyor. 

Trans ikonları: MJ Rodriguez, Laverne Cox ve Candis Cayne

Sinemaya meraklı olanların mutlaka izlemesi gerektiğini düşündüğüm bu Netflix belgeseli belki de çok sevdiğiniz yönetmenlere ve filmlere yepyeni bir gözle bakmanızı da sağlayacak. Alfred Hitchcock, Brian De Palma, Neil Jordan gibi sinemacıların ipliğinin pazara çıktığı; “Psycho”, “Silence of the Lambs”, “Cryin’ Game” gibi filmlerdeki sorunlu trans temsillerinin nasıl aslında tüm dünyadaki algıyı biçimlendirdiğini ve çok daha fazlasını göreceksiniz. İzlemekle kalmayın, ailenize, çocuklarınıza da izletin; bakmayın büyüklerimize, sapkınlık değil bunların hiçbiri. Asıl sapkınlık dini değerler kisvesi altında küçücük çocuklara tasallut etmek, bunu da unutmayın, asla.

ABD SPOR TARİNİN EN BÜYÜK CİNSEL TACİZ SKANDALI: “ATHLETE A”

Netflix’in bir diğer izlenmesi gereken belgeseli de “Athlete A”. ABD Olimpik Kadın Jimnastik takımında yaşanan cinsel taciz skandalını anlatan film çok çarpıcı ayrıntılar içeriyor ve insan izlerken öfke, merhamet, şaşkınlık, şefkat gibi biribirinden uzak gibi duran ama birbirini de tetikleyen duygular arasında sürüklenip duruyor.  

Maggie Nichols (üstte), sporcuları taciz eden Larry Nassar'ı ilk ifşa eden sporcu.

Filmde anlatıldığı kadarıyla olimpik takımdaki cinsel taciz neredeyse 30 yıldır (1992’den beri ama belki öncesi de olabilir) sürüyor ve buradaki fail de takımın doktoru pozisyonundaki Larry Nassar. Tahminen 250 civarındaki genç kadını ve kız çocuğunu taciz eden (hemen hepsinin ilk cinsel deneyiminin bu adamla olduğunu belirtmekte yarar var, hayatlarındaki travmanın şiddetini anlamak açısından) Nassar’ın bir şekilde bunca yıl kimse tarafından şikayet edilmeden tacize devam edebilmesinde taciz kurbanlarının sıklıkla suçlu konuma itiliyor oluşu ve burada söz konusu olan kızların yaşlarının küçüklüğü önemli etkenler olarak öne çıkıyor. Ama hepsi bu kadar değil elbette.

Tacizci: Larry Nassar

1976 Olimpiyat Oyunları’nda tüm dünyanın hayran kaldığı 14 yaşındaki Nadia Comaneci bu spora az da olsa ilgi duyan herkesin bildiği bir isim olsa gerek. Comaneci’ye dek jimnastik sporuyla uğraşanları yaşları diğer sporcular ayarındaydı ama küçük Nadia tüm rekorları alt üst edince tüm dünyada jimnastikçilerin yaşı da düşmeye başladı. ABD ise her dalda başarıyı ön plana koyan spor politikalarının da bir uzantısı olarak Romanya’dan Comaneci’yi yetiştiren hocaları kaçırmayı akıl etti ve onlara bütün bir nesli teslim etti. Karı koca antrenörle Bela ve Marta Karolyi 80’li yıllardan itibaren ABD’de jimnastik sporunu şekillendirmeye başladılar ve küçücük kızlara çok katı bir program uyguladılar. Zaman zaman onları aşağılayarak motive etmekten kaçınmayan, psikolojik tacizin her türlüsünü eğitim kisvesi altında onlar üzerinde uygulayan ve kol kırılır yen içinde kalır tarzı bir felsefeyi de bunlarla harmanlayarak kurumsal kültür haline getiren Karolyiler aslında cinsel tacizin de yolunu açmış oluyorlardı. Üstelik ilk kez şikayetlerin dillendirilmeye başladığı 2015’ten sonra ne Karolyiler ne de ABD Jimnastik’in başındaki Steve Penny bu konuda bir şey yapmadıkları gibi, ilk şikayette bulunan sporcunun da önünü kesmekte bir beis görmediler. Dahasını anlatmayalım, ama siz ne yapıp edip bir izleyin. Sporcu disiplini denen şeyin aslında küçük çocuklarda yol açabileceği tahribata dair bir fikriniz olsun.


BAŞKA TÜRLÜ BİR KAMP: “CRIP CAMP”

Kimi eleştirmenlere göre yılın en iyi belgesellerinden biri olan Netflix filmi “Crip Camp: A Disability Revolution” ” (“Engelli Devrimi”) geçen ocak ayında Sundance’te İzleyici Ödülünü aldı. Yapımcıları arasında Barack ve Michelle Obama’nın da bulunduğu film 1970’li yıllarda engelli gençler için açılmış bir yaz kampında vakit geçiren gençlerin hayatlarına odaklanıyor. Aslına bakarsanız filmin yönetmenlerinden biri olan Jim LeBrecht o yıllarda kampa gitmiş ve hayatı da bu kampta değişmiş, şekillenmiş biri. 


Belgeselci Nicole Newnham ile daha önce bazı filmlerde ses tasarımcısı olarak çalışan LeBrecht 70’li yıllarda elinde kamerasıyla gittiği kampta da bazı çekimler yapmış ve bu çekimler de aslında belgeselin omurgasını oluşturan görüntüleri içeriyor. Yani bu görüntüler olmadan birileri kamera karşısına geçip kampı ve o günlerde neler yaşadıklarını anlatacak olsa hiç şüphesiz film etkisinden çok şey yitirirdi. Doğuştan bedeninin alt kısmını kullanamaz bir halde dünyaya gelen ama çok küçük yaştan itibaren bu engelini yok sayarak neşe ve umudun eksilmediği bir inançla hayata sarılan LeBrecht’in ve bir şekilde onun kadar dirence sahip olmasalar da, onlarca gencin en büyük şansı ise bir grup hippi tarafından işletildiği kulaktan kulağa yayılan bu muhteşem kampa gitmek olmuş; filmden anladığımız o.

Filmin iki yönetmeni Jim LeBrecht ve Nicole Newnham, engeklli hakları mücadelesinin önde gelen isimlerinden Judy Heumann ile birlikte 

Camp Jened adıyla faaliyet gösteren bu kampa gelen gençlerin hiçbirinini engelli muamelesi görmemesi, ve hemen her şeyin elbirliği ile yapılması gibi durumlar burada vakit geçiren gençlerin ötekileştirilmeden yaşaya alışmaları ve müthiş bir özgüvene sahip olmaları adına çok öenmli bir katkı sağlamış. hatta buradan çıkan gençlerin bir kısmı 80’li yıllardan itibaren başlayan engelli hakları mücadelesinde ön saflarda yer alarak ciddi kazanımların elde edilmesine yardımcı olmuş. Bunların hepsi “Crip Camp”ta var ve şüphesiz, bir kez daha, ailecek oturup izlemeniz gereken, engelli bireylere bakış açınızı değiştirmenize sebep olacak (ya da en azından bazı şeyleri sağlamınıza yarayacak) önemli bir film bu.