Ödüllerle taçlandı

İki önemli ödül geldi şehrimize: Hewsel ve surlar UNESCO’nun Dünya Kültürel Miras Listesi'ne alındı. Restore edilerek kurtarılan Ermeni Kilisesi Surp Giragos’a Avrupa Birliğince Euronostra kültürel miras ödülü verildi. Hafta içinde kurumlar belediye öncülüğünde toplantılarını yapıp kararlarını aldılar. Tarihi sur dokusunun ön görünümünü bozan yapılaşmalara asla müsamaha gösterilmeyecek.

20 Temmuz 2015 Pazartesi, 12:38
Abone Ol google-news

Hayli binler yıl evvel, adı henüz konulmamış bir dağ varmış. Dağın yakınındaki şehrin, şehir olarak konumlanmasına sebep olacaklar, henüz dünya yüzüne gelmemiş(miş). İşte o eski devr-i devranlarda o dağın böğründe, gürlediğinde sesiyle yeri göğü birbirine katıp ateş kusan bir ejderha yaşarmış. Hikayeye konu olan, o çok eski dağın ejderhasının öfkesidir. Ejderhanın kusan öfkesi ve soluduğu kapkara nefesi, her defasında dağın onlarca kilometre çevresi ve dört yanındaki ovayı yangın yerine çeviriyormuş.

Böylesine koca bir tehdidin ve her defasında yeniden kurgulanmak durumunda kalınan hayatların ne zaman sonlanacağını bilmeden, yeni hayatlar kurmanın belirsizliği içinde yaşayan insanlar güç ve kudretleriyle doğaya hükümlerinin geçmesi mümkün çağlarında oturup karar vermişler. Dağın eteğindeki köylerin en cesur ve gözü kara delikanlıları bölge halkının huzurunda söz birliği etmiş. Ejderhaya dersini vermek üzere dağın doruğuna çıkmışlar. Kapkara, koca bir dev görünümündeki ejderhanın derin uykuya yattığını, arada bir homurdandığını, nefesinin dağın tepesindeki delikten çıktığında kızılca kıyamet koparan yakıcılığını hissetmişler.

Gençler dağın yakınındaki demir ve bakır yataklarının binlerce yıldır işlendiği mekânlarında önceden hazırlayıp doruğa taşıdıkları kocaman halkaları olan zincirleri, tepede baca şeklindeki oyuktan dağın böğrüne sarkıtmış. Sonra, inmişler ejderhanın inine. Yıllardır uykuya yatmış, ne zaman uyanıp öfkesini kusacağına ancak kendisi karar verecek uyuyan devi ustalıkla bir güzel zincirlemişler. Daha sonra da ejderhanın nefesinin yükseldiği zirvedeki deliği koca kaya parçalarını kullanıp günler süren emekle kapatmışlar. 

Adı Mêrgemîr Tepesi olan o dağ doruğunun yakınından o günden sonra geçenler, dağın derinlerinden uğultu ile inilti arası gelen boğuk sese korkuyla kulak kabartmış. Ejderhanın nefesi ve kusmuklarından silme ovaya yayılan ateş topları ve ateş dereleri yıllar sonra kapkara taş yığınlarına dönüşmüş. İşte o ejderhanın nefesinin ve kustuklarının ateş söndükten sonraki kapkara taşlaşmış hâli nedeniyle dağa Karacadağ adını yakıştırmışlar. 

Uzun yıllar sonra o taş yığınlarının arasında envai çeşit bitki, çiçek kendiliğinden göğermiş. Meşe, dardağan, alıç, menengiç, yabani armut, dişbudak ağaçları ile geven, safran, düğün çiçeği, papatya, kan damlası, yılan yastığı, hardal, sütleğen, kemê ve elbette kenger bitkileri.  

Sonra ejderhanın nefesinin ve öfkesinin bir blok taş tabakası gibi dağın yakınındaki ve onun kadar eski nehirle buluştuğu noktada insanlar bir şehir kurmuş. Şehrin etrafını ejderhanın kustuklarının taşlaşmış halinden oluşan sur duvarları ile örmüşler. Başka şehirlerden gelenler şehre girebilsinler diye sur duvarlarına dört yöne açılan dört kapı açmışlar. Sur burçlarının dış cephesini şehrin çevresindeki ormanlarda yaşayan aslan, kaplan, boğa, yılan, akrep, yengeç ve çeşit çeşit bitki ve ağaç figürleriyle nakış nakış sur taşlarına işlemişler. Sur duvarları ile nehir arasını da, ejderhadan yılların hıncını alırcasına, bağlık, bahçelik ve bostanlık yapmışlar. Şehrin adı zaman ve mekânlardan azade Amid, Omid, Dikranagerd, Amida, Diyarbekir, Amed, Diyarbakır olarak değişse de nehrin adı hep Dicle ya da Tigris olarak kalmış.

İşte o bazalt taş blok üzerine kurulu şehrin hemen yakınındaki nehirle arasındaki bağlık bahçelik, bostanlık alana da Türkçe’de “sık ağaçlık yer” anlamına gelen Kürtçe “hoser” demişler.

Kendisiyle yaşıt olan Babil, Ninova, Efes ve Fasilis’in artık birer ören yeri olmalarına karşın tarihi şeceresi boyunca yaşamın kesintisiz sürdüğü bir şehir olmuş Diyarbakır. İşte bizim bu yazı nedeniyle hikayemize konu olan şehre kimliğini veren binler yıllık surları ve şehrin akciğeri olan Hewsel Bahçeleri'dir. Diyarbakır’la içsel manada muhabbeti olan her kime sorarsanız size surlar, bir de Hewsel’le ilgili anlatacağı ya da paylaşacağı vardır mutlaka.  

Şehrin 2 bin yıllık tarihi köprüsü On Gözlü ile doğu illeriyle karayolu bağlantısı kurmak için otuz yıl kadar önce yapılan yeni Silvan Köprüsü arasındaki 700 hektarlık bağlık, bahçelik sulak alanı kapsıyor Hewsel Bahçeleri dediğimiz coğrafya. Devletin imara açmaya yeltenirken ardına üniversitesini de alarak ağaçlarını “katletmeye” çalıştığı ama kentin duyarlı kamuoyunun mücadele ve müdahalesiyle kurtarılmasının mümkün olduğu Hewsel’den söz ediyoruz.

İşin doğrusu; kenti bir kalkan balığı şekliyle kuşatan bir muhkem mevki gibi bazalt bir plato üzerinde binler yıldır ayakta duran tarihi Diyarbekir Surları ile hemen onun yanı başında bir kadın saçı perçemi, kakülü gibi yemyeşil duran Hewsel'in birbirine ne kadar yakıştığına dünya âlem tanık. Bu sebeple UNESCO’nun Kültürel ve Tarihi Miras Listesi'ne temmuz başı itibariyle kabulu zamanlama açısından çok anlamlı.

Modern dünyanın her şeyi paraya endeksleyen hali pür melali geleneksel eski-kadim kültürleri adeta Terminatör gibi hızla yok ediyor. Güzel olan şu ki; kimi kentlerde buna karşı direnen örgütlü güçler var. Diyarbakır bu açıdan şanslı bir şehir. Kentin atanmış ve seçilmiş temsiliyetleri bu konuda duyarlı. Kentin organik kültürlerini sahiplenip dünyaya anlatmakta kararlılar. UNESCO’nun Dünya Kültürel Miras Listesi'nin amacını, yani “üstün evrensel nitelik” olarak genel kabul gören insanlığın ortak geçmişinin eşsiz örneklerinin ortak irade ve sözleşmelere dayanarak gelecek kuşaklara aktarılmasının sağlanmasını kentin dinamikleri özümsemiş. Adeta 1930’larda eski kent hava almıyor diye sur burçlarını dinamitle yıktıran kentin valisine inat bir toplu karşı duruş ve duyarlılık var kadim Diyarbekir’de.

Kürtler 40 yıldır siyaseten varlık yokluk kavgasında kendilerini kimlikleriyle var ederek önemli bir kavşağa gelip dayandılar. Bu mücadelede sadece siyaseten değil kültürel ve tarihi mirasları nedeniyle de ispatı vücut ettiler. Ortadoğu’da İslam adına yola çıkan IŞİD canilerinin Ninova’da, Palmira’da binlerce yılın kültürel mirasını katliamı dünyaya gösterilirken, Kürtlerin insaniyet varoluşu adına verdiği mücadelenin bir başka boyutu olarak dünya kültür mirasının haklı ortakları arasına dahil edilmesi anlamlı. Her şeyden önemlisi de kent kamuoyunun bu konu ile ilgili farkındalığı çok belirgin. 

 

Halk projeye destek verdi, Surp Giragos'a AB'den ödül geldi

Şehir ve coğrafyası; barış ve çözüm sürecine girildikten sonra sanki asli kimliği olan kültürel ve tarihsel mirasıyla biraz daha hemhal olmaya başladı. 2009-2013 arasında bütün bir Ermeni dünyasının en büyük ve en kadim kilisesi olan Surp Giragos sur içindeki mekanında restore edilerek kurtarıldı ve ibadete açıldı. Ermeni Patrikhanesi ve Surp Giragos Ermeni Kilisesi Vakfı'na, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi de partner oldu. Aslına sadık kalınarak kilise kurtarıldı. Kilisenin restore edilerek kurtuluşu 2015 nisan-mayıs aylarında taçlandı ve Avrupa Birliği tarafından Surp Giragos’a Euronostra Kültürel Miras Ödülü verildi. Üstelik kentin yerel yönetimi ile halkın projeye sahip çıkarak desteği de gerekçe gösterilerek ödül verildi.