'Okulum Anadolu oldu'

Ahmet Güneştekin'in Viyana'daki ilk solo sergisi 'Mitoslar Evreni' kentin prestijli sanat mekânlarından Kunstforum Wien'de sanatseverlerle buluştu. Viyana'da bir araya geldiğimiz Güneştekin sergi için 'Ülke sanat tarihi açısından önemli bir çıkış' diyerek yaşadığı heyecanı dile getirdi. Güneştekin ile sanat hayatının önemli dönüm noktalarını konuştuğumuz ve ilk kez Viyana'da görücüye çıkan 'Tanrı'nın Arka Bahçesi'nden, 'Kürtlerin Guernica'sı' olarak nitelediği 'Yoktunuz' adlı eserine uzanan bir sohbet yaptık.

12 Ağustos 2019 Pazartesi, 15:02
Abone Ol google-news

Ahmet Güneştekin bu yaz Viyana'da, hem de turist yoğunluğunun en yüksek olduğu günlerde açtığı sergiyle aslında Klimt, Schiele, Kalb gibi ressamlarla ve Mozart, Strauss gibi batı müziğinin ölümsüz isimleriyle rekabet ediyor. Burası insanların denize girip güneşlendiği bir kent değil (her ne kadar bu yaz önceki yazlara oranla çok daha sıcak olsa da ve vakti olan ahali kendini Tuna nehri boyunca serpiştirilmiş şezlonglara atsa da...), kültüre ve sanata para harcayan, sokak müzisyenlerinin bile üst düzey bir klasik müzik beğenisine hitap edecek denli yetkin olduğunun ayırdında olan ve açılan her yeni serginin çağdaş sanat adına önemli cümleler kurduğunun bilincinde olan turistlerin uğrak yeri. Üstelik DAAX Corporation’ın desteği ve Galerie Michael Schultz’un temsiliyetiyle açılan sergi için düzenlenen resepsiyonda da gördük ki, sadece Viyana ve Avusturya değil, Avrupa'nın birçok ülkesinden gelenler vardı sergiyi gezmek için. Velhasıl-ı kelâm, Ahmet Güneştekin birilerinin yüzyıllardır fetih hayallerini süsleyen Viyana'yı top tüfekle değil, sanatla nasıl fethedileceğinin müthiş bir örneğini sundu ve biz de söyleşimize Viyana ile başladık elbette.

* Viyana gibi bir kentte böylesine kapsamlı bir solo sergi açmak hangi duyguları uyandırdı sizde?

Viyana bir sanat şehri. Hem müzik hem sanat şehri... Yani şimdi hangisini ilk sıraya koyarsın, müzik mi resim mi, çünkü Mozart'ın şehri, bununla birlikte büyüklü küçüklü birçok konser salonları olan, Viyana Filarmoni gibi artık müzikte efsaneleşmiş bir orkestranın bugün halen asırlardır aynı kültürü yaşatan,dokusunun bozulmadığı bir şehir. İkincisi Gustav Klimt, Kokoschka, Egon Schiele gibi dev sanatçıların yaşadığı şehir ve bu sanatçıların eserlerinin sergilendiği bir mekanda aynı duvarlarda sizin eserlerinizin asılması bir sanatçı için çok büyük bir mutluluk ve çok önemli bir şey. Bence her sanatçının hayal ettiği bir şeydir. Bu ayrıca ülke sanat tarihi açısından da önemli bir çıkış. Çünkü Türk sanat tarihinin geçmişi bir asırı bulmaz ama batı rönesansını yaşamış bir coğrafyada, 5-6 asır önümüzde olan bir coğrafyada onlarla aynı dengeye oturmak ya da o dengenin başlangıcı, Türkiye sanat tarihi açısından daha iyi değerlendirilmesi gereken bir şey. Aynı zamanda da Türkiye'den başka sanatçıların da önünün açılması anlamında bence önemlidir çünkü yabancıların alışkın olmadığı bir durumdur; önemli müzelerinde Türk sanatçıların solo sergi açması... Tabii bilmiyorum daha önce burdaki salonlarda karma sergilerde kaç Türk sanatçının işlerinin sergilendiğini ama solo serginin ilk olduğunu düşünüyorum, öyle biliniyor. Yani heyecan verici bir şey.

* Burada ilk kez sergilenen bir çok eser vardı, en çok ilgi görenlerden biri de "Tanrı'nın Arka Bahçesi" şüphesiz...

Ben genelde serginin açılacağı bir ülkedeki mekânı önceden görmeye giderim ve o mekân için o anda eser düşünürüm; mekânın bütün projesini bütün fotoğraflarını çekerim, bütün ölçülerini alırım ve sonra onun için eser düşünmeye başlarım ve o mekânda eseri yapmadan eseri görmeye başlarım. "Tanrı'nın Arka Bahçesi" o şekilde doğdu ve galiba açılıştan anladığım kadarıyla çok büyük ses getirecek eserlerden bir tanesi. Hemen karşısında "Yoktunuz" eseri de müzenin tam göbeğine kondu. Ben o odayı gördüğümde ilk aklıma gelen "Yoktunuz" oldu çünkü serginin konseptine aykırı bir eser. Tamamen benim renkli, üç boyutlu işlerimden klasik Ahmet Güneştekin eserlerinden oluşan bir sergi planlanmıştı. Ama "Yoktunuz", bu eserleri yaparken sanatçının tanıklık ettiği trajedi karşısında suskun kalmadığını anltan bir eserdi çünkü renksiz ve sosyolojik olarak çok incelenecek bir durumun aslında belgesi niteliğindeydi. O odayı adeta hafıza odası olarak değerlendirdim. Ve dolayısıyla o eserin orda olması gerektiğini düşündüm. İyi ki de koymuşuz çünkü serginin bütün gücü de aslında ordan geliyor bence.

'Kürtlerin Guernica'sı'

* Politik olarak da çok daha net bir sözü var değil mi?

Kesinlikle. Bir de politik olarak tabii ki sanatçıların en büyük özelliği tanıklık ettiği zamanlardaki duruşudur. Bence söylemekten ziyade kendi sanat diliyle bir şeyi tarihe bırakmak çok daha anlamlıdır. Bir bellek vazifesi görür sonraki nesiller için.

* Bunu biraz "Guernica"ya da benzetiyorum ben...

Bence Kürtlerin "Guernica"sıdır... Hiçbir sanat eseri birbiriyle kıyaslanmaz, karşılaştırılmaz ama hafızalarda tabii ki "Guernica"nın ne amaçla doğduğunu hepimiz biliyoruz. "Yoktunuz" da Kürt coğrafyasındaki yıkımların yine Kürt bir sanatçının belleğinde ne bıraktığının belgesidir sonraki nesillere. Çünkü iktidar bazı şeylerin duyumunu engeller, her zaman yayılmasını engeller. Güç kimdeyse, egemen kimse, o kendi yarattığı yıkımların duyulmasını bilinmesini istemez. Sanat bu anlamda esas görevini yapar ve ardında "Guernica" gibi eserler bırakır, toplumun hafızasında unutulmasını önler.

Yerel ve evrensel

* Serginin kataloğundaki yazıda da vurgulanmış, sanatınızdaki yerelliğin evrenselliğe dönüşümü ve sizin kendi kültürünüzden nasıl beslendiğiniz... Bu bağlamda siz nasıl yorumluyorsunuz kendi tarzınızı?

Sanatçıların bence en büyük sıkıntılarından bir tanesi kendi kültürlerinden, coğrafyalarından uzaklaşmak... Yani bir batılılaşma arzusu, bir kendi olmaktan uzaklaşma arzusu. Oysa bütün toplumlardaki sanatçılara ve sanat tarihine baktığımız zaman iz bırakanların ve sanat tarihine girenlerin tamamı kendi kültürlerinden yola çıkıp kendi zamanına kendi çağına aktarması; yani bugünkü moderniteyle buluşturması. Benim tabii geldiğim kültür kadim bir kültür ve sözlü kültüre dayanan, yasaklı bir dilin söze yansıdığı, hikayelere, masallara yazıldığı bir kültürden gelmem aslında benim için bir avantaj. Çünkü benzer bir disiplin olan edebiyatta örneğin Yaşar Kemal gibi bir usta aynı şeyi kullanmış aslında. Bizim aslında büyük ustayla baba-oğula kadar dayanan yakın ilişkimiz bizi birbirine bağlayan ortak kültürden dolayı... İkimiz de sözlü kültürden beslenip, ondan uzaklaşmadan, dışlamadan, batıyı referans almadan, ama batıyla aynı zamanda, aynı mantıkla sanat yapılabileceğini gösterdik. O açıdan ben hiçbir zaman kendi kültüründen uzaklaşan biri olmadım, aksine bunu kendi işlerimde kullandım. Ve dışarıda bu büyük etki yarattı. Çünkü dışarda siz onlara ait yani batılılara ait ne yaparsanız yapın onlar zaten yapılmış. O açıdan insanlar yeni bir heyecan istiyorlar; mesela açılış akşamı Türkler kadar yabancılar da vardı sergi salonunda ve merakla hep soru sormaya çalışıyorlardı o kalabalığın içinde. Bu tabii yeni karşılaştığım bir şey değil, dünyanın her tarafında sergiler açan biri olduğum için alışkınım artık, insanlara farklı geliyor. zaten sanatın doğası budur, yeni bir şey söylediğiniz zaman, bugünkü zaman içinde sanatın tanımlarından biri oluşuyor. Yani yeni bir şey söyleme, daha önce görmediği bir şeyi görüp karşı tarafın heyecanlanması, soru sorma ihtiyacı duyması, dokunma ihtiyacı duyması; burada da benzer bir etkiyi gördüm, yani bu tamamen benim kültürümden gelen bir şeydi yani.

Batman'da bir müze

* Siz Batmanlısınız ve hala da gidip geliyorsunuz, bağlarınızı kopartmadınız. Batman'a özgü bir proje düşünüyor musunuz?

Tabii, şu an Batman'da bir çağdaş sanat müzesi projesi var. Batman'da benim adıma bir kültür merkezi var o kültür merkezi Anadolu'nun birçok yerinde olanlara benzer kültür merkezlerinden bir tanesi ama orada zaman zaman gidip söyleşilere ve buluşmalara katıldıkça kendi doğduğum coğrafyanın sanata ilgili olduğunu farkettim ve büyük heyecan duyuldu. Genç nesilin kendine örnek aldığı biri durumuna geldiğimi gördüm ve mutlaka burada önemli bir sanat projesi olması gerektiğini düşündüm. Şu anda projesi yapılıyor, Emre Arolat mimari projesini yapıyor. 1700 dönüm bir arazi tahsis edildi, bu aslında Türkiye şartlarında bir ilktir dünyanın da sayılı müze projelerinden biri olacak.

* Sponsorluk var mı işin içinde?

Bir vakıf kurduk. "Güneştekin Foundation" diye. Bu vakıf uluslararası bir vakıf. Dünyada birçok sanat vakfıyla ortak takvimi olacak bir vakıf, ortak koleksiyon ve proje ortaklığı olacak bir vakıf. Aynı zamanda müze inşaatı başlamadan sergi programı başlayacak olan bir müze, land art işleriyle başlayacak, açık alanda dünyada land art yapan sanaçılara alan açılacak. Bu yıl ilk açıkhava heykellerini yapmaya başlıyorum, devasa heykeller. Oradaki konsept şu; benim çocukluğumda, Batman'da benim belleğimde kalan şeyler, beni etkileyen aklımda kalan şeyler, onlar orada inşa edilecek ve İstanbul'dan hiçbir şey gitmeyecek oraya. Her şeyi oradaki malzemelerle inşa edeceğim. Çok ilginç bir şey olacak. Tabii müzenin inşa edilmesi biraz kolektif bir mantıkla olacak. Çünkü sadece devletin desteğiyle yapılacak bir şeyin bu ülkede mümkün olmadığını bildiğim için, çok o anlamda büyük bir destek beklemeden kendi imkanlarımla ve sanatseverlerin desteğiyle oluşacak bir şey. Kendi kendini inşa edecek bir proje yani.

Akademi'yi terk etmek üzerine

* Akademiyi terkedişinizin üzerinden 20 yıl küsür geçti, bu kadar yıldan sonra baktığınızda doğru muydu sizce akademiyi terketmek? Ve bugünki gençlere bunu önerir misiniz?

Asla önermem. Akademi okumamak ve eğitim almamak benim kişisel tercihimdir. Sanat her şeyden önce insanın içinde olan bir şeydir. Teorik olarak siz kendinizi yetiştirebilirsiniz ama birinin yaptığını yapmak zorunda değilsiniz. Ben yaptığım işlerin birileri tarafından öğretileceğine inanmadım. Çünkü sonuçta onlar da benim gibi insanlar. Bugün sanat akımlarını yaratanlar, sanat tekniklerini yaratanların pek çoğu deneme yanılmayla birçok şeyi yapmışlardır. Onlarla hareket ettiğiniz zaman işiniz daha kolaylaşır ama yeni bir şey keşfetmenizi de önleyebilir. Bugün sanatım incelendiği zaman kendi içinde birçok yenilik içerdiğini ileriki zamanlarda sanat tarihi çok rahat bir biçimde değerlendirecektir. Ben tabii ki hiçbir sanat öğrencisinin benim yolumu izlemesini tavsiye etmiyorum. Bu benim tercihim çünkü ben başka sanatçının yolunu tercih etmedim kendim olmayı tercih ettim. Bence onlar da kendi olmayı, o tercihleri kendileri yapsınlar. Akademiden alacakları eğitimin mutlaka çok faydası olacaktır. Dediğim gibi, işlerini hayatlarını kolaylaştıracaktır ama eğer ki okumak da zorundaysalar sürekli yenilik peşinde olmaları, sürekli çalışmaları gerekiyor yani ben hala günde 17-18 saat çalışan biriyim, günde 4 saat uyuyan biriyim, ayda en az 7-8 uçuş yapan biriyim. Yani hayat o kadar da kolay değil aslında.

* Şimdi, bundan sonra Bakü var... Oradaki sergi nasıl olacak?

Bakü'deki Haydar Aliyev Kültür Merkezi, Zaha Hadid'in yaptığı ödüllü bir bina. Yapının kendisi zaten bir heykel aynı zamanda. Oradan teklif geldiğinde mekanı incelemeye gitim ve büyük bir heyecanla kabul ettim. Hem Türkiye'de hem dünyada ses getiren "Ölümsüzlük Odası" müzenin açık alanında, müzenin önünde sergilenecek. İki heykel buluşacak... Bu Azerbaycan'da duyulduğundan beri aylardır büyük bir heyecanla oradaki insanlar bekliyorlar. Sergi uzun süreli, oranın tarihinde ilk defa bir sergi 6 ay planlanıyor. Normalde müze sergileri 1-3 ay arasıdır. Bu 6 ay planlanan bir sergi çünkü birçok etkinlik sergi çerçevesinde yapılacak.

* Sık sık gidip gelecek misiniz?

Ara ara tabii konuşmalar, eğitim programları olacak gidip geleceğim tabi o arada o coğraftyaya yakın birçok ülkede de serginin bazı bölümleri gidecek. Moskova'ya, Tiflis'e gidecek, oradaki Modern Sanatlar Müzelerine gidecek. Almanya'da sergiler devam edecek, Fransa'da Çin'de Kore' ve birçok ülkede planlanmış sergiler var.

Tabii Türkiye'den de çok talep oluyor, özellikle neden İstanbul'da büyük bir sergi yapmıyorsun diye; çünkü en son sergiyi 2013'de Antrepo binalarında yapmıştım, "Yüzleşme" sergisi... Benim bu büyüklükteki ilk sergimdi Türkiye'deki. Onun ardından ben Türkiyede büyük bir sergi yapmadım, hep yurtdışında yaptım. Marlborough Galery ile çalışmaya başladığımdan beri yurtdışı programı yoğunlaştı. Şimdi 8 yıl aradan sonra Türkiye'de Ekim ayı ortalarında, Pilevneli'de, Mecidiyeköy'deki likör fabrikasının tamamında büyük bir sergi yapılacak. Serginin bir bölümü daha kavramsal işlerden, video ve enstelasyonlardan oluşan, daha politik işlerden oluşan bir sergi; üst katlarında benim bilindik, farklı disiplinlerde yaptığım sanat eserleri yer alacak. Diyebilirim ki Avrupa'da yaptığım sergilerin daha da üzerinde bir sergi olacak.

Karış karış Anadolu

* Son olarak şunu sorayım. Belki çok bilinmez ama belgeselleriniz de var. Bu belgesel işine nasıl girdiniz?

Belgesel şöyle, ben 91-97 yıllarında sanata ara vermiştim. Geçinebilmek için ticaret yaptım İstanbul'da ama sanat hep beni rahatsız eden bir şeydi, yani benim sanat yapmam gerekti. 97-2003 yıllarında ani bir kararla tamamen sanatla yoğunlaşıp ticareti bıraktım. 6 yıl bir inziva hayatım oldu. 6 yılda Anadolu'yu gezdim bir karavanla ve bir anlamda belgesel çekmeden belgesel yaşadım. Bütün bir coğrafyayı, Türkiye'nin 81 ilinin tüm ilçe köy ve kasabalarını... 6 binin üzerinde yer gezdim. Gittiğim yerde hikayeler, masallar, halk ozanları deng bejler... Yani aslında bir anlamda bugünkü sanatımın referanslarını o dönem oluşturdum. 2003'de ilk sergim AKM'de açıldı ''Karanlıktan Sonraki Renkler'' diye çünkü sanat yapmadığım zamanları karanlık olarak adlandırdım. Sonra da renkler başladı ve 2003 yılında yoğun olarak ismim duyulmaya başladı ve insanlar tartışmaya başladı -bugün hala tartışılıyor-. O yıl Coşkun Aral ile birlikte "Haberci" belgeseline başladık çünkü Anadolu'yu karış karış biliyordum, o da yurtdışında belgeseller yapıyordu, sonra dedi ki Türkiye'de yapalım birlikte. Ve aslında o 1997-2003 yılları arasında yaptığım o Anadolu gezilerimi bir anlamda artık insanların göreceği şekilde çekmeye başladım. Böylece kendi hikayemi belgesel olarak insanlara göstermiş oldum; nereden besleniyorum, sanatımın referansı nereden oluştu ve nereden geliyor onu bir anlamda birlikte yaşadık, birlikte büyüdük.

* Aslında o çok önemli bir dönem olmuş sizin için.

Tabii, benim aslında akademim orasıydı, kendimi orada eğittim, Anadolu'da gezerken. Sonra tabii yurtdışı programları, uluslararası galeriler yoğunlaşınca belgesel ve televizyon işine bir nokta koymuş olduk ve bir şekilde sanat yolcuğu devam etti. Ama belgeselcilik, Anadolu gezileri benim hayatımın en önemli kaynaklarını oluşturdu.