Ormanların ve Doğanın Tükenişi Durdurulabilir mi?

03 Haziran 2013 Pazartesi, 07:20
Abone Ol google-news

Kara ve denizleri kapsayan tüm ekosistemlerin iyileşmesi için dünya nüfusunun dengelenmesi, tüketimin azaltılması, etkin kaynak kullanımına dayalı tasarruflu teknolojilere yönelme zorunludur. Ayrıca doğal kaynakların akılcı olarak işletilmesi, endüstriyel ağaçlandırmalara önem verilmesi ve ekosistemlerin küresel sermayenin baskısından kurtarılması gerekmektedir.

Milattan 2000 yıl önce 150 milyon olan dünya nüfusu günümüzde 6 milyarı aştı. Buna karşılık milattan önce 8 milyar hektar olan dünya ormanları günümüzde 3.9 milyar hektara geriledi. Orman azalması özellikle 19. yüzyıldan sonra hızlanmış, 20. yy’da tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Verilere göre, 2000-2005 yılları arasında ağaçlandırmalar düşüldükten sonra dünyadaki net orman azalması yılda 7.3 milyon hektardır (FAO, 2007). Azalan geniş orman ekosistemleriyle birlikte bu alanlardaki diğer flora ve fauna da azalmakta veya yok olmaktadır.

İnsanlar avcılıkla geçindikleri dönemde doğayla dost olarak yaşamışlar ve doğadan gereksinimleri kadar yararlanmışlardır. 9-11 bin yıl önce bitkilerin ve hayvanların evcilleştirmesinden sonra yerleşik düzene geçidi. Yaşanan süreçte nüfus arttıkça tarım alanları orman aleyhine genişledi. Ayrıca süreç içinde oluşan bilgi birikimi, 19. yy’nin ikinci yarısında sanayi devrimini yarattı. Sanayinin patlama düzeyine ulaşmasıyla fosil enerji kaynakları, ormanlar ve doğa tükenmeye başladı. Çevre kirlenmesi ve küresel ısınma gündeme geldi.

Tahribatın büyük boyutlara ulaşması çeşitli kuruluşları harekete geçirdi. Roma Kulübü bir küresel tahmin modeli geliştirerek 1900-2100 yılları arasını kapsayan 12 senaryo oluşturulmuş ve sonuçları 1972 yılında “The Limits to Growth” (Büyümenin Sınırları) adlı kitapta yayımlamıştır. Bulgulara göre, küresel nüfus artışı ve endüstriyel yatırımların bu düzeyde sürmesi durumunda doğal kaynakların tükeneceği ve insanlığın 100 yıl içinde yani 2000 yılında büyümenin sınırına ulaşacağı kestirimi yapılmıştır.

‘Kuşaklar ötesi sorumluluk’

Ancak gerekli önlemlerin alınamaması Birleşmiş Milletler’i harekete geçirdi. 1987 yılında “Bruntland Raporu” olarak da bilinen Birleşmiş Milletler Dünya Komisyonu Raporu gündeme geldi. Bu raporda “sürdürülebilir kalkınma” ve “kuşaklar ötesi sorumluluk” kavramları ortaya atılmıştır. Sürdürülebilir kalkınma, doğadan gereksinimlerimizi karşılarken, gelecek kuşakların gereksinimlerini karşılama yeteneğini devam ettirmelerinin engellenmemesi olarak açıklanmaktadır. “Kuşaklar ötesi sorumluluk” ise günümüzdeki ekonomik büyümeye yön verecek bir politik prensip, bir erdem olarak tanımlanmaktadır. Raporda, tüketimin disiplin altına alınmaması ve etkin kaynak kullanımına dayalı tasarruflu teknolojilerin kullanılmaması durumunda ekolojik sermayenin tükeneceği, varsıl ve yoksul ülkelerin gelir düzeyindeki farkın artacağı belirtilmektedir. Nitekim yaşanan süreçte zengin ülkeler daha zengin olurken, yoksul ülkeler daha da yoksullaşmıştır. 20. yy başında zengin ülkelerde kişi başına düşen gayri safi milli hasıla yoksul ülkelerden 22 kat fazla iken, bu fark 1970 yılında 88 kata, 2000 yılında ise 267 kata çıkmıştır.

Brundlant Raporu ve bunu izleyen Rio Deklerasyonu (1992), doğanın insanla birlikte dengeli bir sistem olduğunu ve korunması gerektiğini kabul eden “reformcu çevrecilik” yaklaşımını anımsatmaktadır. Ancak bu yaklaşım da ormanlar ve doğanın korunması için yeterli değildir. Bunun ötesinde nüfusun dengelenmesini, ekosistem bütünlüğünü, insanların diğer canlılarla eşitliğini kabul eden doğa merkezli “derin ekoloji” yaklaşımına yakın bir anlayışı benimsemek gerekir.

Doğa merkezli yaklaşımın benimsenebilmesinin karşısındaki en büyük engel ise küreselleşmedir. Piyasa ekonomisinin son aşaması olarak kabul edilen küreselleşme, temelde sermayenin küreselleşmesi olup sermaye de genelde doğayı dışlamaktadır. Küreselleşme, özellikle gelişmekte olan ülkelerin doğası üzerinde çok daha büyük olumsuzluklar yaratmaktadır. Nitekim zengin ülkeler bir yandan kendi ülkelerinde bir orman-doğa koruma ağı oluştururken, diğer yandan dünyanın odun hammaddesi gereksiniminin karşılanması için, şirketleriyle yoksul veya gelişmekte olan ülkelerin ormanlarında, örneğin tropik ormanlarda kesim yapmaktadırlar. Bu ülkelerin doğalarının koruması için yeterli yasal düzenlemeleri olmadığından, küresel sermayenin baskısıyla orman ve doğa tahribatı daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Esasen yaklaşık 1990’lı yıllardan sonra, doğadan yapılan tüketim, doğanın kendisini yenileyemeyeceği kadar aşırı olup dünyanın ekolojik sermayesi her geçen gün tükenmekte ve küresel ısınma sürmektedir.

Ağaçlandırmalar yetersiz

Dünya odun hammaddesini karşılamada ve küresel ısınmaya neden olan karbondioksit miktarını azaltmada ağaçlandırmalar, özellikle hızlı gelişen tür ağaçlandırmaları önemli bir işleve sahiptir. Dünyada 2000 yılına kadar 187 milyon hektar ağaçlandırma yapılmıştır. Ağaçlandırmalar dünya orman alanlarının yaklaşık yüzde 5’ini oluşturmaktadır. Bu ağaçlandırmaların yarısı endüstriyel amaçlıdır. Endüstriyel ağaçlandırmalar 2000 yılında dünya endüstriyel odununun yüzde 35’ini karşılamıştır. 2020 yılındaysa yüzde 44’ünü karşılayacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de ise 2010 yılına kadar çeşitli amaçlarla 3 milyon hektar ağaçlandırma yapılmıştır. Bunun yaklaşık 70.000 hektarı endüstriyel ağaçlandırmadır. Öte yandan 2010 yılına kadar ülkemizde 1.6 milyon hektar orman alanı yanmıştır. Yanan orman alanları, 2B ile kaybedilen alanlar ve tüm diğer olumsuzluklara karşın orman teşkilatı, ülkemiz orman alanlarını yaklaşık 1 milyon hektar genişletmeyi başarmıştır. Ancak, ülkemizde yapılan endüstriyel ağaçlandırmalar çok yetersiz olup hızla çoğaltılması gerekmektedir.

Türkiye’de eksik olanlar

Dünya ve ülkemiz ormanlarının ve doğasının tahrip olmaktan kurtulması için orman alanlarının yüzde 7-10’u kadarının endüstriyel ağaçlandırmalara ayrılması zorunludur. Endüstriyel ağaçlandırmalar doğal ormanların ve doğanın sigortası olup diğer ormanların doğaya yakın işletilebilmesinin de güvencesidir. Eğer dünya odun hammaddesi gereksiniminin önemli bir bölümü endüstriyel plantasyonlarla karşılanamazsa ormanların azalması ve doğa tahribi sürecektir. Buna karşılık, orman ekosistemlerindeki iyileşme ile diğer ekosistemlere de olumlu katkıları artıracaktır. Türkiye’de endüstriyel ağaçlandırmaların kurulabileceği yeterli alan, uygun türler ve bilgi birikimi bulunmaktadır. Eksik olan, günümüze kadar endüstriyel plantasyonlar konusunda bir strateji oluşturulamaması ve yaşanan süreçte kişisel kararların kurumsal kararların önüne geçmiş olmasıdır.

Kara ve denizleri kapsayan tüm ekosistemlerin iyileşmesi için dünya nüfusunun dengelenmesi, tüketimin azaltılması, etkin kaynak kullanımına dayalı tasarruflu teknolojilere yönelme zorunludur. Ayrıca doğal kaynakların akılcı olarak işletilmesi, endüstriyel ağaçlandırmalara önem verilmesi ve ekosistemlerin küresel sermayenin baskısından kurtarılması gerekmektedir.

Prof. Dr. Melih BOYDAK Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı