‘Öykü, bir yanıt arama halidir!’

Geçmişte kalmaya direnen çocukluklar, Avrupa’nın ortasında bir yerde kendini, kimliğini, aidiyetini sorgulayan karakterler; travmalar, yitip gidemeyen anlar ve biriktikçe biriken duygular. Farklı zaman dilimlerine, farklı yaş dönümlerine ait, büyükşehirden taşraya, farklı dünyalarda yaşanan ve bir hayata gölgesini vuran deneyimler... Ramazan Güngör, Gökçukuru’ndaki öykülerinde kimi zaman karakterlerini farklı diyarlar ve kültürlerde yaşadıkları yabancılaşmanın kimi zaman da gelip geçen zamanın dolayımında resmediyor. Varoluşumuzda büyük yarılmalar yaratan anları ustalıkla yakalayıp, arka planı asla ihmal etmediği fotoğraf karelerinde kristalleştiriyor.

20 Mayıs 2021 Perşembe, 00:05
Abone Ol google-news

“Öteki sana kim olmadığını gösterirken kim olduğuna dair de bir yığın soru yaratıyor zihninde. Bence son altı yılda yazdığım her şey bu sorulara aradığım yanıtlarla ilişkili. Edebiyat ve sanatın genel olarak bu yanıt arama hali olduğunu düşünüyorum.”

Ramazan Güngör

ÇOCUKLUK VE ŞİMDİ!

- Öyküler, küçük, uzak ve soğuk bir Anadolu kasabasıyla yine küçük uzak ve soğuk bir Alman kasabası arasında mekik dokur gibi gidip geliyor. Ve tabii, aynı zamanda anlatıcının çocukluğuyla yetişkinliği arasında da. Öykülerin bu dizilimi bilinçli bir tercih mi? Bu iki uzak kasaba arasında bireyin köşeye itilmişliği ve unutulmuşluğu açısından bir iç bağlantı var mı sence?

Gerçekten de öyle bir durum var gibi görünüyor ama özellikle yaptığım bir şey değildi. İnsan yaşamının iki sihirli zaman dilimi olan “çocukluk” ve “şimdi”yi birbirine bağlama biçimim belki de buydu.

Doğup büyüdüğüm ve hep kurtulma hayali kurduğum o küçük ilçeyle, beş yıldır yaşadığım bu Alman kasabası arasında birtakım paralellikler olduğu doğru. İkisi de soğuk, bol yağışlı. İkisi de bir an önce çekip gitme arzusu yaratıyor bende.

Tabii Almanya’da kasaba ile şehir arasında ekonomi ve kültür bakımından Türkiye’deki kadar büyük uçurum yok. Bu anlamda pek de köşeye itilmiş ve unutulmuşluk hissi yaratmaz insanda. Ama yabancı olmanın daima böyle bir yanı var. Hele belli bir yaştan sonra başka bir ülkeye gelmişsen süregiden hayatın içine katılmak o kadar kolay olmuyor.

Senin de Londra ve Zürih deneyimlerin var. Hem de çok daha uzun bir süre. Muhtemelen sen de benzer duygular yaşamışsındır.

‘KÜLTÜREL BİR BARBARLIK DÖNEMİNDE YAŞIYORUZ’

- Hemen başından, kitaba adını veren "Gökçukuru" öyküsü karşılıyor okuru. Hüznü ve çarpıcılığı harmanlamış bir öykü. Gelenekçi taşranın, doğayı ve eski yaşanmışlıkları acımasızca silip süpüren "modernizmi"nin, oralardan çoktan kopmuş genç bir adamın gözünden eleştirisi mi, ne dersin?

Tabii ki böyle okunabilir. Bence bu sadece o genç adamın bireysel yarılması değil, aynı zamanda bizim sürekli kopuşlarla bugüne dek gelen tarihi ve kültürel kimliğimizin de bir yansıması.

İki dünya savaşı görmüş Almanya'da bırakın kentleri, hangi köye giderseniz gidin mutlaka tarihi eser kapsamına giren birçok bina görürsünüz. Bizde üç nesli barındıran bir köy evi bulmak bile çok zordur.

Bana kalırsa her şeyin betona dönüştürüldüğü kültürel bir barbarlık döneminde yaşıyoruz. Kültür sadece slogan ve kaba saba biçimlerle kendini sürdürebiliyor. İçerik bütünüyle ihmal edilmiş durumda. Oysa deneyim, birikim ve yaşanmışlık kendini içerikte ifade edebilir ancak.

Kültürün kendini ifadesinde yapıların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bütün kent ve kasabalarımıza baktığımızda tamamen kimliksiz ve kişiliksiz binaların, mahallelerin, şehirlerin oluştuğunu görürüz.

Bence gencin eleştirisi sadece “başkalarını” hedef almaz, aynı zamanda kendine de dönüktür. Çünkü o da bu kültürel içerikten hiçbir iz taşımaz kendisinde. Öyküdeki sözü edilen o beton ev, köyün ve köylünün kentlileşmesi değil, köylerin de kentlerle birlikte varoşlaşmasının bir ifadesi aslında.

‘KARAKTERLERLE MESAFEYİ KORUMANIZ GEREKİYOR’

- Cevabından, öyküdeki “genç adam” da nasibini almış. Yazarın kendine dönük eleştirel ve alaycı bakışı her öyküsünde seziliyor. Örneğin, “Çocukluk arkadaşı” öyküsü. Mehmet’in dangul dungul taşralı samimiyetiyle artık kentleşmiş Levent’in biraz da sinik uzaklığı arasındaki çelişki bu kadar iyi anlatılabilirdi. Öykülerin en büyük başarısı, yazarın öykü kahramanlarının dışında kalabilmesini becermesi.

Tek boyutlu, yazarın temsilcisi karakterler yaratmayı doğrusu hiç istemem. Bu sebeple böyle düşünmen beni mutlu etti. İnsan taraf tutmaya daima eğilimlidir aslında. Yazarken de bu böyle. Bunu engellemek için sürekli tetikte olmanın gerektiğini düşünüyorum.

Karakterlerin birinin düşüncesinin size daha yakın olması elbette çok mümkün, hatta kaçınılmaz. Ama mesafeyi hep korumanız da gerekiyor. Bunu ne ölçüde başarabildiğim kuşkulu tabii.

Levent ve Mehmet aynı geçmişi bambaşka gözlerle görüyorlar. Aslında bu çok normal. Çünkü geçmişe daima içinde bulunduğumuz anın içinden, sürekli güncellenen birikim ve deneyimimizle bakarız. Doğal olarak bu iki karakter de aynı geçmişi kendi bulundukları konumdan görüyor. Bireysel hikâyelerinin farklı yönlerde gelişmesi oldukça büyük bir bakış açısı farkı yaratıyor.

Levent’in çoktan bırakıp gittiği, vazgeçtiği bir geçmiş bu ama insanda gitme arzusu ne kadar büyük olursa olsun hep gidemeyen, kalan bir yanı da vardır. Belki Mehmet, onda bu yönü görüyor ya da arıyor. Çünkü o, Levent’in kalan yanı. Belki Levent hikâyenin oluştuğu o anda, o ortak geçmişle son bir kez vedalaşıyor.

‘İFŞA ETMEK DEĞİŞTİRME ÇABASININ İLK ADIMI’

- Öykülerin genellikle karşıtlıklar üzerine kurulmuş: kent-taşra; merkez-çevre; batı-doğu karşıtlıkları. Alman bir kadınla Türk bir gencin evlenme öyküsü üzerinden uluslar hiyerarşisini anlatan “Cihan” öyküsü, üzerine makaleler, kitaplar yazılacak bir konuyu bir öykü sadeliği içinde önümüze sermiş.

Bunun nedeni, yaşamın içindeki adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, güç ilişkilerinin kendini en çarpıcı biçimde bu karşıtlıklarda görünür kılması olabilir. Etrafımız bunlarla dolu aslında. Çünkü yaşamımız baştan ayağı dikey ilişkilerden kurulu.

Ya bunu kabullenip o hiyerarşide kendinize yer edinmek için çabalayacaksınız ya da bunu reddedip değiştirmek isteyeceksiniz. İfşa etmek bence değiştirme çabasının ilk adımı.

Ülkeler hiyerarşisi de bu karşıtlıkların bir parçası. Türkiye’de görece eğitimli kitle büyük oranda kendini Avrupalı görür ya da görmek ister. Ama Avrupa’da biraz zaman geçirmeye başlayınca Avrupalılar tarafından hiç de öyle algılanmadığını görecektir.

Bence Türkiyeli entelektüelin sefaretnamelerle başlayan kimlik yarılması ve buhranı hâlâ devam etmekte: Kendini konumlandıramamak.

Cihan kendini bir öteki olarak başkasının gözünden görür. Varoluş biçimi ve ona yüklenen kimlik arasında bir uçurum vardır. Bir yabancının yaşadığı en yorucu ve tatsız zorluk, karşılaştığı her insanın kendisine bu uçurumun diğer yanından bakıyor oluşudur.

Deneyim ve ön yargıların el ele vererek oluşturduğu size yüklenen bu kimlik, sizi onun içinde yaşamaya mahkûm eder. Ön yargıların aslında en kötü yanı budur. Bireyliğinizi silip yok ederek sizi genel, önceden tanımlanmış bir kimliğin içinde hapseder. Bu konu gerçekten üzerinde uzun uzun konuşulacak bir konu. Beni durdursan iyi olacak.

- En iyisi ben kendimi durdurayım yavaş yavaş. Yoksa soruların sonu gelmeyecek. Ücra Anadolu kasabası Akkuş, yoksulluğu ve yoksunluğu oranında hayat dolu. Hayata açılan kapıları var. Örneğin bir düğün alayına takılarak yeni serüvenlere adım atabilirsiniz. Çocukların kaotik ve gürültülü dünyası (“Düğünden Dönerken”). Alman kasabası Hechingen’de ise akşam “panjurların inmesi” o durgun hayatın bile sona erdiğinin ilanı gibi. Yaşlı insanların irkiltici ıssızlığı (“Kleinmann’ın Evi”). Bu iki öykünün art arda gelmesi tesadüf değil sanki.

Aslında orada sözü edilen kasaba geçmişin, çocukluğumun Akkuş’u. Şimdiki durum pek öyle değil. Benim doğup büyüdüğüm mahalledeki herkes başka bir yere taşındı ama çocukluğumuzda gerçekten çok canlıydı. Sokaklar oyun oynayan çocuklarla doluydu. Belki biraz zamanın ruhu da etkiledi. Oyun deyince çocukların aklına artık dijital oyun geliyor.

Hechingen de aslında ölü bir kasaba. Yerli halk merkezden civardaki köylere kaymış. (Tabii burada Türkiye’den bildiğimiz köy anlayışı yok. Köylülük denilen sosyolojik durum tamamen ortadan kalkmış durumda.) Gündüz ve akşam çok boş oluyor. Bir de kültürün etkisi var. Örneğin ağırlıkla yabancıların oturduğu sokaklarda çocuk gürültüsü ve müzik sesi hiç eksik olmaz. :)

Bu öyküleri bilinçli bir biçimde arka arkaya koymadım. Ama bilincimin derinliklerinde neler olup bittiğini de bilmiyorum. :)

BİRLİKTE SORU SORMAYA VE YANIT ARAMAYA DEVAM!

- Öykü anlatıcısısın ama bitirirken öykü sana ne anlatır, biraz da ondan söz et. Seni öyküye çeken etkenler örneğin.

En zor soruyu en sona saklamışsın. Öykü bir süreçten çok an gibi gelir bana. Belli bir hatırlama ya da hissetme anının etrafına olaylar örmek gibi. Bana kalırsa romandan çok şiire yakın. Belki bu yüzden şiir ve öykü yazıyorum. Hemen hemen bütün öykülerim böyle bir anın ardından ortaya çıktı.

Ülke değiştirmiş olmanın öyküye yönelmemde ciddi bir etkisi olduğunu da yadsıyamam. Bilmediğin bir dilin ve kültürün içine girdiğinde o kültürün öğrencisine dönüşüyorsun. Bir yadırgama hali oluşuyor. Öteki sana kim olmadığını gösterirken kim olduğuna dair de bir yığın soru yaratıyor zihninde.

Bence son altı yılda yazdığım her şey bu sorulara aradığım yanıtlarla ilişkili. Edebiyat ve sanatın genel olarak bu yanıt arama hali olduğunu düşünüyorum. Ama okuyucuyu kandırmak istemem. Çünkü o yanıtları bulduğumu söyleyemem. Vadedebileceğim tek şey, birlikte soru sormaya ve yanıt aramaya devam etmek olabilir.

- O zaman hep birlikte arayışa devam. Çok teşekkürler arkadaşım.

Ben de çok teşekkür ederim. Soruların, yazdıklarım üzerine tekrar düşünmemi sağladı.

Gökçukuru / Ramazan Güngör / Can Yayınları / 128 s. / 2020.