Prenses Fevziye'nin hazin öyküsü

Abdülmecit'in torunu Tevfik Efendi'nin kızıydı. Sürgünde Fransa'da dünyaya geldi. Küçük yaşta yetim ve annesiyle birlikte beş parasız kaldı. Babadan kalma hiç bir gelirleri olmadığı için annesi yeniden evlenmek zorunda kaldı. Liseyi bitirdikten sonra Mısır Kralı'nın amcazadesi ile evlendirildi...

04 Mayıs 2014 Pazar, 11:57
Abone Ol google-news

Enformasyon Departmanında görev almıştı. Yani aynı bölümdeydik. Aramızda ufak bir arkadaş topluluğu oluşturduk. Bu grup iki Türk (o ve ben) bir Montecarlolu, bir Kamerunlu, bir İsviçreli, bir Amerikalı, bir Alman, bir Perulu ve bir Fransız’dan oluşuyordu. Topluluğumuza “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” deyiminin Fransızca karşılığı “Un Pour Tous-Tous Pour Un (UPT-TPU) adını vermiştik. Sık sık öğlenleri self-serviste ellerimizde tepsilerle sıraya giriyor ve birlikte yemek yiyorduk. Bazen de akşamları içimizden birinin evinde toplanıyorduk. Kongolu şair-yazar Feilix Tchikaya Utamsi de sonraları bize katıldı. Aramızda hiçbir milliyet ve din farkı yoktu. Hepimiz aynı havadaydık.

Fevziye padişah Abdülmecit’in Torunu Tevfik Efendi’nin kızıydı. Saltanat’ın, ardından da Hilafet’in kaldırılmasından sonra hanedanın yurtdışına çıkartılmasıyla Tevfik Efendi de Fransa’ya yerleşmişti. İstanbul’dan ayrılırken beş parası olmadığı anlatılırdı. Tevfik Efendi Fransa’da İstanbul’dan gelme 17 yaşlarında Hayriye adında güzel bir Çerkez kızıyla evlendi. 1928’de bir kızları oldu, adını Fevziye koydular. Ama kısa süre sonra Tevfik Efendi gözlerini yumdu.

Hayriye Hanım yavrusuyla ortalarda kalmıştı. Ailenin hiçbir geliri yoktu. Tek çare Hayriye Hanımın yeniden evlenmesiydi. Yakınları ona İslam Beyi uygun gördüler.

Sefülislam Bey Orta Asya kökenliydi. Ana dili Çağataycaydı. Çarlık ordusunda süvariyken devrim gerçekleşmiş, o da öteki Çarlık subayları gibi Türkiye’ye sığınmıştı.

İstanbul’da Türkçe öğrendi, Kızılay’da ufak bir iş buldu. Baktı ki olmayacak, Fransa’ya göç etti. Dil bilmiyordu. Sıkıntılı dönemler yaşadı. Sonra bir sabun fabrikasında ufak bir iş buldu, ama kısa zamanda yükseldi. Yalnız yaşıyordu. Yakınları ona Hayriye Hanımı önerdiler. İslam Bey Hayriye Hanımı çok beğendi, evlendiler. İki yaşındaki Fevziye’yi de kendi öz kızı gibi sevdi. Böylece Paris’te ufak bir aile oluşturdular.

Uzun yıllar geçim sıkıntısı içinde yaşadılar. Fevziye liseyi bitirdi. Artık evlenme yaşına gelmişti. Yakınları Fevziye’yi Mısır’a çağırdılar. Hanedandan Kahire’ye göç etmiş olanlar Fevziye’ye eş olarak kralın amca çocuklarından genç pilot Prens Hayrı’yı önerdiler.

Fevziye 20 yaşlarındaydı, Prens Hayrı’yı çok beğendi ve evlendiler. Ama mutlulukları çok kısa sürdü. Mısır’da devrim oldu. Nasır iktidara geldi. Kral Faruk ve yakınları ülkeden uzaklaştılar. Prens Hayrı o sıralarda cephedeydi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

Prenses Fevziye felakete uğramıştı. Eşinin nasıl yok olduğunu bir türlü öğrenemedi. Şehit mi olmuştu, gizleniyor muydu, yoksa başka bir ülkeye mi kaçmıştı? Kimse bir şey bilmiyordu.

Bu durumda Fevziye Paris’e annesinin ve üvey babasının yanına dönmek zorunda kaldı. Artık yaşamında mutsuz bir dönem başlamıştı.
Paris’te özel gazetecilik okuluna yazıldı. Orayı bitirdi ve sonra da iş aradı. Bu sıkıntılı dönem 1963’te Unesco’ya girmesiyle sona erdi. Mutsuzdu. Yıllar boyu kocasının dönmesini bekledi. Fevziye artık hüzünlü bir dul prenses olmuştu. Bir daha ne evlendi ne de bir erkek arkadaşı oldu. Erkeklerle arasına mesafe koymayı her zaman başardı.  

Fevziye eşim Nezihe ile de dost olmuştu. Evimde düzenlediğim toplantılara onu da çağırıyorduk. Annesi ve babasıyla birlikte bize katılıyordu. Onlara tanıttığım dostlarımın arasında kimler yoktu: Abidin Dino, Avni Arbaş, Bedri Rahmi, Melih Cevdet Anday, Hasan Esat Işık, Üstün ve Gülgün Üstündağ, Ferruh Doğan, Beklan ve Ayla Algan, son olarak da Şaylan ve Üstün Akmen…

Fevziye onları da yemeğe davet ediyordu. Apartmanının duvarları kısa zamanda Abidin ve Bedri’nin resimleriyle donandı. Onun evinde Osmanlı Hanedanından birçok kişiyi tanımak fırsatını buldum. Örneğin Sultan Murat’ın torunlarından Fuat Efendi’yi hiç unutmadım. Bana Birinci Dünya Savaşı yıllarında Pera Palas’ta Atatürk’le dostluğunu anlatmıştı.

Son Padişah Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’ı, onun kızı Prenses Hanzade’yi, eşi Prens Mehmet Ali’yi ve kızları Fazıla’yı o dönemde tanımıştım. Zaman zaman bir araya gelmiştik. Hepsi çağdaş insanlardı. Hiçbirinde Cumhuriyet karşıtlığı göremedim. Osmanlı döneminin özlemini de taşımıyorlardı. Hepsi batılılarla yarışacak ölçüde şık ve zarif giyimliydi.

Fevziye Cumhuriyet bayramlarında büyükelçilikte yapılan törenleri ve Unesco Daimi Delegasyonundaki davetleri de hiç aksatmıyordu.
Fevziye’nin anadili Türkçeydi. Ama dil döneminden sonraki sözcükleri anlamakta güçlük çekiyordu. Türkçeyi eski İstanbul ağzıyla ve belki de biraz saraylı diliyle konuşuyordu. Fransızcası ve İngilizcesi de anadili gibiydi. Unesco’da başarılı bir bürokrat olarak görev yaptı ve üst derecelere yükseldi. Beş on yıl sonra üvey babasını yitirdi, sonra da annesini…

Ben Unesco’dan ayrıldıktan sonra onunla dostluğumuz devam etti. Üç yıl önce Ayşe’yle birlikte Paris’te bizi bir lokantada yemeğe çağırmıştı. O sıralarda onun anlattıklarından da esinlenerek Abdülmecit’i yazıyordum. Ama bende onun son resimleri yoktu. Yanıma makine de almamıştım. Sofraya oturur oturmaz “Fevziye Sultan,” dedim, “kusura bakma, ben hemen gidip bir fotoğraf makinesi alıp geleceğim.” Yemek soğur, olurdu olmazdı, dinlemedim, fırladım gittim. Yakınlarda bir Darty vardı ama o gün pazardı, kapalıymış. Lokantaya ancak yarım saat sonra dönebildim. Ama makineyi bulmuştum. O gün Fevziye’nin son resimlerini çektim.

Fevziye son yıllarda yalnız yaşıyordu. Çaresi bir türlü bulunamayan Alzeimer’a yakalanmıştı. Belleği zaman zaman gidip geliyordu. En son iki yıl önce Paris’te telefonla aradığım zaman çok sevindi. Hemen o akşam yemeğe çağırdı. Kerem, Ayşe ve ben onu göreceğimiz için çok mutlu olduk, ama kapı duvardı. Çaldık, çaldık, ses yok. Telefona da cevap vermedi. İletişim kuramadık ve bir daha buluşamadık. Alzeimer’ın amansız bir hastalık olduğunu bir kez daha anladım. Belleğimde ondan hiçbir kötü görüntü kalmadı. Ölümüne bir türlü alışamadım.