Şair Süreyya Berfe: Şiir hep üvey evlat olacaktır

Şair Süreyya Berfe bu yılki PEN Şiir Ödülü’nün sahibi. Bir süredir Ege’nin bir köyünde yaşayan Berfe ile zamanda bir yolculuk yaptık ve kendimizi şiir dolu bir muhabbete bıraktık.

22 Mart 2019 Cuma, 23:09
Abone Ol google-news

Telefonun cızırtısıyla karşımdaki kişinin kırçıllı sesi birbirine karışıyor zaman zaman ve aradan yakaladığım sözcüklerle bir bütüne ulaşmaya çalışıyorum. Eksik kaldıkça tekrar tekrar soruyorum haliyle: “Yani Fethi Naci’nin çıkardığı dergide mi yayımlandı o zaman?” Karşımdaki ses yükseliyor bir anda: “Hayıır. Olur mu? Doğan Avcıoğlu çıkarıyordu dergiyi, aman ha. Fathi Bey kültür sanat sayfasını hazırlıyordu.” Uzak bir Ege köyünden ses veren ve ancak bölük pörçük bir telefon sohbetiyle temas kurduğumuz kişi şair Süreyye Berfe’den başkası değil. 60 yıla varan şiir macerasında birçok ödüle layık bulunmuş ama bunlardan da özel bir mutluluk devşirmemiş biri o ve şimdi de PEN Şiir Ödülü’nün sahibi. Ona ilk sorumuz da bu ödüle dair elbette.

- PEN Şiir Ödülü bu yıl size veriliyor. Ödül haberini aldığınızda hissetikleriniz, aklınızdan geçenler neydi diye sorsak?

Ne diyeyim bilmiyorum ki. Haberim yoktu, aradılar, söylediler, sonra bir patırtıdır gitti işte. Aklımın kıyısına gelmezdi, ben katılmıyorum normalde ödüllere. Kim gönderdi, kim layık bulduysa sağ olsun. Ödül bu, sırayla geliyor herkese, olağanüstü ahım şahım bir şey değil. Ödülü küçümsediğinden değil ama bir saysak kaç ödül var, kaç şair var ödüle değer... Belki şair sayısı daha çok çıkar ödülden.

‘Şiir orta malı olmadı’

- Bu yılki Şiir Günü bildirisini de siz yazdınız. Diyorsunuz ki “İstediğiniz kadar dünyada da kainatta da şiir günü yapalım yalnızlığı gideremeyiz”. Bir yolu var mı yalnızlığı gidermenin?

Şiir her zaman yalnızdır. Dünya ne kadar kalabalık olursa olsun. Yalnız olmasa, bugün, yarın, öbür gün, manzara başka türlü olurdu. Bu yalnızlığı gidermenin bir yolu da asla ve kata yoktur. Şiir üvey evlat olarak var olmuştur ve hep de öyle olacaktır. Belki de şiirin kendisinden, bir türlü orta malı olmadı. Ama iyi şiirden bahsediyorum, uyduruk şeylerden değil. Şiire benzeyen şeyler var ama... İşte.

- İlk şiiriniz 1962 yılında yayımlandı. Bundan tam 57 yıl önce...

Aslında 62’den önce de yayımlandı, birtakım hevesli amatör gençlerin çıkardığı iyice amatör dergilerde... S. imzasıyla. Benim niyetim şair olmak değildi aslında, gelgeç bir hevesti benim için şiir. Arkadaşlar ama benden habersiz rahmetli Fethi Naci’ye söylemişler. Biz delikanlıyız o zamanlar, Fethi Naci ise büyük usta. Yolda rasladı bana, dedi ki “Duydum şiir yazıyormuşsun, getir o şiirleri”. Aman dedim, ne şiiri. Arkadaşların hoşuna gitmiştir herhalde, ama yok dedim ben, ciddi bir şiirsel girişimim yok. Fethi Naci de benim babamın Erzurum Lisesi’nden öğrencisi...

‘Telgrafınız var’

- Ne hocasıydı babanız?

Fransızca hocasıydı... Fethi bey dedi ki “Anlamam ben eve gelir alırım babandan” dedi. O öyle tehdit edince ben korktum, verdim üç dört şiirimi. Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisinin kültür sanat sayfasını Fethi Naci hazırlıyordu, şiirimi oraya koymuş. Nasıl utandım, nasıl utandım anlatamam. Haftalık dergiydi Yön, haftada 70-100 satıyordu, tam 27 Mayıs zamanı... Orada da H. Süreyya Kanıpak imzasıyla çıktı. Hikmet Süreyya babamın babasının adıydı. Öğrenciler Yön dergisini alıp babama gitmişler, bu sizin neyiniz oluyor diye sormuşlar. Babam da yüzünü ekşitiyor, bizim ailede böyle birisi yok diyor. Ben de o zaman ya babam ölünce ya da ben ölünce duyulur, başka türlü duyulmaz bu dedim. İçimden de ama soyadımı suratını çarpıcam ben onun dedim. O yıllarda Talebe Federasyonu festival düzenledi. Şiir, öykü, bir sürü değişik dallarda... Üniversiteler arası bir yarışma gibi bir şey... Rahmetli Tomris (Uyar) tutturdu senin “Kasaba” şiirini göndereceğiz diye. Benden habersiz kendisi daktiloya çekip yollamış. Papirüs dergisi çıkıyor o zamanlar, hepimiz de ara ara gidip yardım ediyoruz dergiye. Bir gidişimde Tomris dedi ki “Telgrafınız var beyefendi”. Ne telgrafı dedim, “Senin adına geldi aç oku”... Bir açtım ki, telgrafta birinci olduğum yazıyor. İkinci Ataol Behramoğlu olmuş, üçüncü Şerif Gönültaş. Bir aşamaya daha geldik böylece, bunun artık yayımlanması gerek bir yerde.. Cemal de (Süreya) çıktı, “Birinci oldun madem, bir paragraf yazarım ben de, seni takdim ederim” dedi. Şiir Sanatı dergisini çıkarıyor o zaman Kemal Özer. Orada yayınlandı şiir, Cemal de hakikaten bir paragraf yazı yazdı. Ama nasıl bir yazı, oy oy oy... Halbuki ben sadece şiir yazmaya çalışıyorum, çok erken geliyor bana öyle yazılar falan... Ok yaydan çıktı ama. Kulağına gitmiş babamın, görmüş dergiyi, “Ödül almışsın” bilmem ne dedi... Arkadaşların marifeti dedim ben de babama. Orada da soyadım Kanıpak yazıyor. O gün ben Kanıpak’ı iade ettim babama.

- Berfe’nin hikâyesi ne peki?

Biz kendi aramızda çift kale maçlar yapardık. Mehmet Fuat abinin evinin orada, Altunizade’de bir arsa vardı, orada oynardık. Haldun Taner, Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Ulvi Uraz, Mehmet Seyda, Murat Belge, Adnan Özyalçıner... Bu isimlerle toplanır, sık sık maç yapardık. Bir gün yine oynadık, meğer özel bir maç olacakmış, benim haberim yok. Soyadı bulma maçı, bana da sürpriz. Maç bitti işte, sonra gidildi Salacak’a. Oturduk büyük bir sofraya, yenilen taraf yenene ısmarlıyor. Ama öyle rakı sofrası falan değil, azıcık bir şey var. Adam başı bir bira, yarım menemen... Şamata patırtı gidiyor, sonra Cemal dedi ki “Sana soyadı bulma zamanıdır”. Herkes bir soyadı önerdi işte. Ülkü mesela Şenşiir olsun dedi falan. Sonra bir ara Cemal kulağıma eğildi “Berfe’yi al” dedi. “Ama” dedi “Ahmet abiden izin alacaksın”. Ahmet Arif’ten... Niye, çünkü Ahmet abi günün birinde evlenirse, evleneceği yok ya, bir de oğlu olursa ona verecekmiş Berfe adını. Neyse aradım Ahmet abiyi, bana “Yalabıklık yapmayacaksın, şöhret için çalışmayacaksın, abuk subuk işler yapmayacaksın. Küçük düşürme Berfe adını, yoksa öldürürüm seni” dedi. Tamam abi, elimden geleni yaparım dedim. Böylece ilk kez 1965’te Şiir Sanatı dergisinde Berfe adıyla yayımlandı şiirim.

‘Zaman yetmiyor’

- Bir süredir Ege’nin bir köyünde yaşıyorsunuz. Neredeyse bir tür inzivaya çekildiniz. Neden?
Ben deniz kenarlarından, turistik tiplerden, insanlardan kaçtım... Sadece yazmaya çalışıyorum. İstanbul’dan çıkalı 20 yıl oldu. Birazı Foça’da, birazı Urla iskelesinde geçti. Şimdi de Urla’nın içlerinde Barbaros köyündeyim.

- Nasıl geçiyor günleriniz, şiir ne kadar yer tutuyor hayatınızda?

Yetmiyor, yetmiyor, yetmiyor zaman. Çok memnumun. Zaman diye bir şey varmış meğer biz bozuk para gibi harcıyormuşuz. Okuyamadığım bir sürü şeyi okuyorum, yazıyorum... Yeni kitap yolda.
n Günümüz Türk şiiri hakkında ne düşünürsünüz? Önemli bulduğunuz şairler kimlerdir örneğin?
Pek iyi değil durum. Burada bizim Rüzgâr Gülü diye bir kitapçı-Kafe var, oradaki arkadaşlara ısmarlıyorum heyecanla. Ne şiir kitapları söylüyorum ama hep hüsran. Dalga mı geçiyorlar bizimle bilmiyorum. Şiir kendini yine de koruyor ama. Şiirin yazgısı bu, piyasası yok, müzik gibi sinema gibi değil maalesef.