Tarihsel gerçekler ve uluslararası hukuk ışığında Ermeni soykırımı iddiası/ 7

Talat Paşa'nın 28 Eylül 1915 tarihli tezkeresi üzerine, Meclis-i Vükela 30 Eylül 1915 tarihinde soruşturma komisyonları kurulması kararını almıştır. Bu kararla, görevini kötüye kullanan birçok görevli azledilmiştir.

05 Mayıs 2010 Çarşamba, 07:42
Abone Ol google-news

Sevk esnasında Ermenilerin katledilmesi ve mallarının gaspı şeklinde cereyan eden olayların üzerine hükümetin kararlılıkla gittiği ve ilgili vilayetlere suçluların cezalandırılması yolunda talimatlar göndermiş olduğu arşiv belgeleriyle sabittir. Bu belgeler, olayların devamı üzerine bu konuda gerekli hassasiyeti gösteren hükümetin, durumu ülke çapında ele almak ve sorumluları cezalandırmak amacıyla radikal önlemlere başvurma kararlılık ve iradesini gösterdiğini de ortaya koymaktadır. Nitekim, Talat Paşanın 28 Eylül 1915 tarihli tezkeresi üzerine, Meclis-i Vükela 30 Eylül 1915 tarihinde soruşturma komisyonları kurulması kararını almıştır. Bu kararda, Ermenilerin sevk ve iskânı sırasında ahaliden bazıları ile bir kısım memurların suiistimalleri ve kanuna aykırı hareketlerinin olduğunun anlaşıldığı belirtilerek, bunları yerinde incelemek ve suçu tespit edilenleri Divan-ı Harplere sevk etmek amacıyla; Hüdavendigar (Bursa) ve Ankara vilayetleri ile İzmit, Karesi, Eskişehir, Karahisar-ı Sahib, Kayseri, Niğde livalarına gönderilmek üzere üç heyet teşkil edildiği, heyetleri oluşturan kişilerin isim ve unvanları da zikredilerek kaydedilmektedir. (Başbakanlık Arşivleri, Meclis-i Vükela Mazbatası, nr. 1999/35

1673 kişi tutuklandı

Bilahare, tehcir bölgelerinde inceleme yapan Soruşturma Komisyonlarının verdikleri raporlara dayanarak görevini kötüye kullanan birçok görevli azledilmiş, ayrıca 1673 kişi de tutuklanarak yargılanmak üzere Divan-ı Harplere gönderilmiştir. Tutuklananlar içinde asker, polis ve Teşkilat-ı Mahsusa elemanı sayısı 528 kişi olup bunlar arasında binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen, jandarma bölük komutanı, polis komiseri ve polis gibi rütbeli kişiler mevcuttur. Ayrıca, sıhhiye müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nüfus memuru, başkâtip ve emval-i metruke komisyonu reisi gibi 170 kamu görevlisi de yargılanmıştır. Diğer taraftan nakil sırasında gasp ve saldırı olaylarına kalkışan çete mensubu ve halktan 975 kişi de yargılanmak üzere Divan-ı Harplere sevk edilmiştir. Tutuklanan zanlılar adam öldürme, yaralama, Ermenilerin mallarına zarar verme, çalma, zorla para ve eşya alma, rüşvet yağma ve yankesicilik, Ermeni kızlarıyla izinsiz evlilik ve vazifeyi suiistimal suçlarından yargılanmışlardır.

67 kişiye ölüm cezası

1916 yılına kadar Divan-ı Harplerde yapılan yargılamaların sonucu verilen cezalar ve mahkeme safahatı şöyledir: 67 kişi, ölüm cezası; 524 kişi hapis cezası; 68 kişi kürek, para, kalebent, pranga ve sürgün cezası; 227 kişi beraat ve yargılanma reddi; 109 kişi mahkeme devam etmekte ve inceleme safhasında; 4 kişi velisine teslim; 674 kişi haklarında henüz bir işlem yapılmayanlar. (Sarınay, Yusuf, Ermeni Tehciri ve Yargılanmalar 1915-1916, Türk Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları Uluslararası Sempozyumu Bildirileri (23-25 Kasım 2005), Ankara s. 257-265.)

Osmanlı Hükümetinin 1915- 1916 yıllarında savaşın olumsuz şartları içinde Ermenilerin sevk ve iskânı sırasında kafilelerin güvenliklerinin sağlanmasına azami çaba gösterdiğini, bu amaçla kanun ve yönetmenlikler çıkarmış olması ve bunlara aykırı davranan ve suiistimali görülen asker ve sivil devlet görevlileri ile çetecilik yapan Osmanlı vatandaşlarını askeri mahkemelerde yargılayarak cezalandırmış olması kanıtlamaktadır.

Hükümetin bu konuda azami hassasiyetle hareket etmesi ve imkânları çerçevesinde her türlü önlemi almış bulunması, Ermeni tezlerini savunan tarihçi ve yazarların, tehcirin Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenileri topluca yok etmeye yönelik kast ve kararından kaynaklandığı yolundaki iddialarını çürütmektedir. Zira, hükümetin böyle bir kararı olmuş olsaydı, önce Ermenilerin tehciri sırasında çıkarılan kanun ve yönetmenlikler ile gönderilen talimatlara aykırı davrananların yargılanarak cezalandıracağını ilan etmek suretiyle caydırıcı bir kararlılık ortaya koymazdı.

Sonra da hukuk sistemini işleterek suç işleyen subaylarla diğer makam sahibi devlet görevlilerini yargılayarak idama ve ağır cezalara çarptırma şeklindeki radikal yöntemlere başvurmazdı.

 

Nemrut Mustafa rezaleti ve Divan-ı Harp kararlarının bozulması

Ne var ki mahkemelerin suç unsuru bulamamaları nedeniyle yargılamalar aylarca sürmüş ve İttihat ve Terakki mensuplarının ileri gelenlerinin topluca ve istenildiği şekilde cezalandırılması mümkün olmamıştır. Bu durumdan son derece rahatsız olan Damat Ferit 5 Nisan 1920de dördüncü kez sadrazamlığa gelmesini fırsat bilerekNemrut veya Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi olarak bilinen olağanüstü yetkilere sahip bir mahkeme kurdurmuştur. Bu mahkeme, 26 Nisanda yayımladığı Divan-ı Harplerin Teşkilat ve Vazifelerihakkındaki bir kararname ile sanıkların savunma ve avukat tutma haklarını ellerinden almıştır. Ayrıca, mahkeme halka açık olmayacak ve kararları temyiz edilemeyecektir. Bu nedenle bu mahkemede yargılanan birçok sanık savunma hakkından mahrum edilmiştir. Ayrıca, sanıklar hakkında Ermeni ve Rum tanıkların suçlayıcı ifadeleri, doğrulanmalarına lüzum görülmeden gerçek kanıtlar olarak kabul edilmiş ve bu şekilde yapılan yargılamalar sonucunda sanıklar idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmıştır.

Nemrut Mustafa Paşa mahkemesinin Bayburt Ermeni tehciri sanığı Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey hakkında iki ayrı çelişkili karar alması bu adalet rezaletini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Nusret Bey önce 4 Temmuz 1920de kürek cezasına çarptırılmış ve bu karar mahkeme heyeti tarafından imzalanmıştır. Buna rağmen, Nemrut Mustafa mahkemenin 20 Temmuz celsesinde Nusret Beyi idama mahkûm ettiren bir ikinci karar aldırmış ve astırmıştır. Bilahare yapılan adli inceleme Nusret Beyin tamamen suçsuz olduğunu ortaya koymustur. (Kocahanoğlu, Osman Selim, İttihat Terakkinin Sorgulanması ve Yargılanması, Temel Yayınları, İstanbul, 1998, s. 42)

Damat Ferit Paşanın istifasından sonra Osmanlı Devletinin son sadrazamı olan Tevfik Paşa tarafından kurdurulan Harbiye Nezaretine bağlı Divan-ı Temyiz-i Askeri, Divan-ı Harb’in mahkûmiyet kararlarını incelemiş ve sonuçta bunların hemen hemen hepsini bozmuştur. Bu suretle Nemrut Mustafanın adalet adına yaptığı haksızlık ve rezillikler tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir. Görüleceği üzere, Mütareke dönemi Divan-ı Harp mahkemelerini Osmanlı Devletinin hür iradesiyle birtakım gerçeklerin ortaya çıkması için kurulan bağımsız ve adil bir kurum olarak görmek mümkün değildir. (Ata, Feridun, İşgal İstanbulunda Tehcir Yargılamaları, TTK, Ankara 2005, s. 290) Bu nedenle, anılan mahkemelerin geçerlilik ve meşruiyetten yoksun kararlarının soykırım tezine kanıt olarak ileri sürülmesi boş ve anlamsız bir çaba olmaya mahkûmdur.

 

Kukla askeri mahkemeler

1915-1916 yıllarında İttihat ve Terakki Hükümetinin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği bu yargılamalar dışında, bir de Osmanlı Devleti için bir teslimiyet ve esaret belgesi olan Mondros Mütarekesiyle başlayan işgal döneminde iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf hükümetleri tarafından kurdurulan askeri mahkemeler tarafından yapılan bir yargılama daha vardır. Bu da Ermeni tehcirine ve azınlıklara yapılan zulüm ve katliama ilişkin suç iddialarıyla İttihat ve Terakki Fırkası mensupları ile kamu görevlilerinin yargılanmasıdır. Bu yargılamalar sonucunda Divan-ı Harp mahkemeleri zanlıları idam da dahil çeşitli cezalara çarptıran kararlar almışlardır. Ermeni tezlerini savunan tarihçiler ve yazarlar, bu kararların İttihat ve Terakki Hükümetinin soykırım suçunu işlediğini kanıtlayan temel belgeler olduğunu iddia ederler. Oysa, Amerikanın soykırım alanında önde gelen akademisyenlerinden biri olan Profesör Guenter Lewy, yazdığı kitap ve makalelerle söz konusu mahkûmiyet kararlarının hukuk ve adaletle hiçbir ilişkisi olmadığını ortaya koyarak bu iddiayı çürütmüştür. Lewy, işgal altındaki Osmanlı Devletinin askeri mahkemeleri tarafından alınan bu kararların, tamamen siyasi amaçlı olmaları ve doğruluğu denetlenmemiş belge ve tanık ifadelerine dayanmaları nedeniyle ciddi ve güvenli kanıtlar olarak kabul edilemeyeceklerini vurguluyor. Bu görüşünü desteklemek amacıyla, İstanbuldaki İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpeun 1 Ağustos 1919da Londraya gönderdiği raporda mahkeme süreci, hem bizim hem de Türk Hükümetinin itibarını zedeleyen bir maskaralığa dönüşmüştüryolundaki değerlendirmesine atıfta bulunuyor. Lewy ayrıca, hem iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf partili hükümetlerin İttihatçılara karşı kin ve intikam hisleriyle hareket etmelerinin, hem de İngiltere başta olmak üzere İtilaf devletlerinin Osmanlı Devletinin parçalanıp taksimini öngören planlarının (Doğu Anadoluda bir Ermeni Devleti kurma), kararların adaletsiz ve siyasi amaçlı olmasına yol açtığının altını çiziyor. (Lewy, Guenter, The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide, The University of Utah Pres, 2005, s. 73-82)

Bu görüşler gerçekleri yansıtıyor. Nitekim Mütareke döneminde peş peşe işbaşına gelen on Osmanlı Hükümetinden sonuncusu hariç olmak üzere hemen hepsi, İtilaf devletlerinin isteklerini yerine getirmek için Divan-ı Harpleri hukuki bir kamuflaj olarak kullanmışlardır. İşgal komutanlığının her cezalandırmak istediği kişi hükümet tarafından derhal tutuklanıp yargılanmak üzere Bekirağa Bölüğüne gönderilmiştir. İngilizler, tutuklamaların olduğu kadar, yargılama ve ceza verme sürecinin de baş takipçisi ve yönlendiricisi olmuşlardır. Bu ortamda, Sultan Vahdettin ve Damat Ferit Paşa, savaşın suçlarını ve Ermeni katliamlarınıİttihatçıların sırtına yükleyerek bu şekilde İtilaf devletlerine yaranmak suretiyle, Paris Barış Konferansında barış şartlarını yumuşatacakları umuduna kapılmışlardı. Bu amaçla ülkedeki örfi idare koşullarını ileri sürerek Divan-ı Harpler kurdurmuşlardır.