Türkiye’nin en eski iki restoranının sahibini Antalya’da buluşturduk

Çocukluğumda hep önünden geçerdim o lokantanın, ortaokul yıllarında ise yaz tatillerinde çalıştığım ayakkabıcı dükkanına ve diğer esnaflara tepsiler içinde piyaz ve köfte servisi yapılırdı oradan. Çırak gönderilir,sipariş verilir ve yarım saat sonra garson elinde koca bir tepsiyle personelin öğle yemeğini getirirdi.

14 Aralık 2019 Cumartesi, 14:56
Abone Ol google-news

Topçu Kebap: Antalya şehir merkezinde, Saat Kulesi’nden 150 metre mesafede, Attalos heykelinin arkasındaki caddede bir restoran. Daha çok lokanta olarak tanımlanabilecek bu mekanın 1885 yılından beri aynı adreste hizmet verdiğini bundan birkaç yıl önce öğle yemeği için gittiğimde duvarda asılı gazete kupürlerinden öğrenmiştim (Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazıydı). Yazıda lokantanın Türkiye’nin en eski lokantası olduğu yazıyor muydu hatırlamıyorum, ancak 1884 yılından beri hizmet vermekte olduğunu o zaman fark etmiştim.

Film yapımcısı, yönetmen ve yazar Ezel Akay’ın bir sosyal medya paylaşımında, halen işletmekte olduğu İstanbul’un Balat semtindeki Agora Meyhanesi'nden bahsederken “Türkiye’nin en eskisi” tanımlamasını kullanması üzerine uzun yıllardır dostum olan Ezel Akay’ın paylaşımının altına yorum olarak, “Ezel, seni üzmek istemem, ama Antalya’da Agora meyhanesinden daha eski bir lokanta var” yazmıştım. Geçenlerde Ezel Akay’ın da Antalya’da olduğunu öğrenince hemen arayıp işte o Türkiye’nin en eski lokantasında Antalya usulü piyaz ve şiş köfte yemeye davet ettim. Bu yazının konusu her ne kadar iki en eski lokanta/meyhane/restoran olsa da, aslında çok can acıtıcı başka bir yönü de var: Geçmişimizin silinmesi. O yüzden Ezel Akay’ın Antalya’da piyaz yemesi önemli diye düşünüyorum. Topçu Kebap'a, Ezel Akay'a, Agora'ya ve piyaza biraz sonra döneceğiz.

1990 yılların ortalarında piyasaya çıkan ve artık teknik olarak işe yaramayan cep telefonlarının bile “vintage”, “nostaljik” gibi tanımlamalara maruz kaldığı günümüzde, sosyal medyanın da kullanıcı sayısının artmasıyla bir nostalji rüzgarı esmeye başladı. Eski fotoğraflar paylaşılıyor, çocukluktaki günlerin şehirlerine, kasabalarına, hatta eşyalarına özlem dile getiriliyor. Tarihi, ruhu, rengi, kokusu olan binaların yıkılıp yerine ruhsuz, steril, cam, çelik ve beton karışımı ucubeler yapılmasına duyulan tepki artmaya başlıyor. Hatta çeşitli nedenlerle imar talanına dayanabilen bina ve yapılar da restorasyon adı altında kimliğinden ruhundan uzaklaştırılıyor. (Örnek: Antalya Kaleiçi’ndeki kesik minare adı verilen, tarihi Roma tapınağındaki restorasyon rezaleti)

(SINCE...) FARKI

Avrupa ülkelerinde sadece cafe, restoran, bar, meyhane değil başka alanlarda da 200- 300 yıldır hizmet eden işletmeler fazlasıyla var. Avusturya’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Macaristan’daki tarihi pastaneler, Almanya’daki fabrikalar, İngiltere’de fötr şapka imal eden ve satan atölyeler, Fransa’daki şarap bağları, İskoçya ve İrlanda’nın viski markaları, kısaca markasının altında “Since….” yazan çok sayıda yeri görünce insan, “Bizde neden yok ve neden olmadı, olamadı?” diye düşünüyor.

Mesut Topçu, 60 yaşında ve bu güne kadar başka bir iş yapmamış, “Mönü kartımız fazla zengin ve kapsamlı değil, döner, köfte ve piyaz yapıyoruz, Antalya’ya özgü tahinli cevizli kabak tatlısı, Arap kadayıfı da var. Ne piyazımızın, ne köftemizin tarifini hiç değiştirmedik ve değiştirmeden devam etmeyi umuyoruz" diyor.

DOĞDUĞUNUZ EV HALA DURUYOR MU?

30 yıldır yaşadığım Kopenhag’da Danimarkalı dostlarımın doğdukları evleri bana göstermeleri, hatta okudukları okul binalarının hiç değişmemiş gibi hala duruyor olmalarını gıpta ile karşılayan biri olarak doğup büyüdüğüm şehirde ülkenin en eski lokantasının bulunması da gururumu okşayan bir teselli oldu, ancak o şehirde çocukluğumuzun mimarisinden neredeyse hiçbir şey kalmadı artık. Tek kalan bölge Kaleiçi, orası da ruhundan çoktan uzaklaştı, cafe, bar, restoranlarla dolup taştı. İşte bu yüzden neredeyse 130 yıllık geçmişi olan iki mekanın hâlâ yaşıyor olması ve bunların işletmecilerini de yan yana getirme şansını elde edince çok mutlu oldum.

ARAPLARLA GELEN LEZZET

Ezel Akay’la merkezde buluştuk ve kısa bir yürüyüşten sonra Topçu Kebap’a vardık. Aslında oraya varıncaya kadar bu kadar tarihi bir olaya tanıklık edeceğimi düşünmemiştim. Ezel’le masalarımıza oturup siparişimizi verip beklemeye başladık. Antalya usulü piyaz son zamanlarda gençler arasında trend olmaya başlamış. Sosyal medyada özellikle Antalyalı kullanıcılar bol bol piyaz resmi, tarif paylaşıp, nerede en iyi piyazın yenebileceğini birbirlerine anlatıyorlar.

UZUN SÜRE SIR KALDI

Piyazı “Antalya usulü” yapan unsur ise tahin sosu. Bundan 20 yıl öncesine kadar Türkiye’de, Antalya usulü piyaz ile birlikte bilinmeyen tek tarif İnegöl köfte tarifi ( O da Türkiye’nin Avrupa Birliği katılım süreci nedeniyle yapılan düzenlemeler sonunda 2003 yılında açıklanmak zorunda kaldı) iken Antalya usulü piyazın tarifi on yıl öncesine kadar sır gibi saklanmış, ancak ustalar emekliye ayrılırlarken sırrı açıklamışlar. Tahinin Antalya’ya göç eden Mısırlı Araplar tarafından getirildiği de yerel tarihçiler tarafından söylenmekte.

Ben Ezel’e Antalya usulü tahinli piyazın tarifini ve tarihini anlatırken lokanta sahibi Mesut Topçu’yu gördüm. Yanına gidip “Biliyor musun şu an burada seninki kadar eski bir mekanı işleten ünlü biri var,” dedim ve 1890 yılından beri çalışan Agora Meyhanesi'nin işletmecisinin orada olduğunu söyledim. Mesut Topçu, masamıza geldi ve Ezel’e bir sinemacı olarak Agora Meyhanesi'ni işletmenin nereden aklına geldiğini sordu. Ezel Akay, yemek yapmayı sevdiği için Agora'yı devralıp işletmeye başladığını anlattı ve Mesut Topçu’ya lokantasının tarihini anlatmasını istedi. Aslında Ezel Akay’ın cevabında şehir kültürünün korunmasında eksik olan şey gizliydi. Son yirmi yılda birçok küğltürel değerin, yapının neredeyse neslinin tükenmesi belki de sevgisizlikti. Acaba gerçekten biz yaşadığımız şehirleri seviyor muyuz? Sevsek ranta karşı mücadelede başarılı olabilir miydik? Topçu kebap, 1884 yılında açılmış ve Mesut Topçu da lokantanın dördüncü kuşak işletmecisiymiş. Her ne kadar Ezel Akay’ı ismen tanımamış olsa da başlangıçta, görünce hemen tanıdığını söyledi ve tam o anda Mesut Topçu’nun Ezel Akay’ı “iyi tanıyan” oğlu Koray Topçu yanımıza geldi.

OĞULLARINA DEVREDECEK

Mesut Topçu 60 yaşında ve bu güne kadar başka bir iş yapmamış, “Mönü kartımız fazla zengin ve kapsamlı değil, döner, köfte ve piyaz yapıyoruz, Antalya’ya özgü tahinli cevizli kabak tatlısı, Arap kadayıfı da var. Ne piyazımızın, ne köftemizin tarifini hiç değiştirmedik ve değiştirmeden devam etmeyi umuyoruz. Burada da fazla bir değişiklik yapmadık, sadece arkaya bir bahçe ile üst kata bir salon yaptık. İşimizden de memnunuz, umarız böyle devam ederiz” diyor. Mesut Topçu yavaş yavaş oğluna mekanı devretmek için hazırlıklara başlamış bile, turizm ve otelcilik eğitimi alan oğlu ise gönlünün burada olduğunu ve bu ata yâdigarı mekânı devam ettirmek istediğini söylüyor.

Mesut Topçu

Ezel Akay ise Agora Meyhanesi'nde genellikle meze ve et yemeklerine ağırlık verdiklerini, ancak yeni tatlara, mezelere her zaman açık olduklarını anlattı. Mesut Topçu motosikletiyle Türkiye’yi gezdiğini, gezdiği yerlerde et yemekleri konusunda birikim sağlamaya çalıştığını anlatıyor. Topçu motosikletiyle Balkan ülkelerini, İskandinavya’yı, Baltık ülkelerini ve Atlas Dağlar'ını da dolaşmış.

Yemeklerimizi yerken yaptığımız sohbetin konusu da bu en eski iki işletmenin mesleki yaklaşımlarının yanı sıra urban kültürün hızla kaybolması oldu. Her ne kadar Topçu Kebap, Agora Meyhanesi gibi şarkılara, şiirlere konu olmasa, filmlere mekan olmasa da Türkiye’nin en eski lokantası olarak gönülleri hoş tutmaya devam edecek ve umarım da bu iki işletme silinmeyen tarihin canlı tanıkları olarak geleceğe yol alacaklar. Ve ben Antalya’ya gezmeye giden her dostuma mutlaka Topçu’ya uğramalarını telkin etmeye devam edeceğim.

Ezel Akay'la Topçu Kebap'ta...