Urfa 11 Nisan 1920-2010...

13 Nisan 2010 Salı, 06:25
Abone Ol google-news

Urfa halkı sola, sosyal demokrasiye oy verirdi. Şimdi dincilik ve etnisite seçim, tercih ve davranışlarda öncü rol oynuyor. Türk toplumundaki değişim doğaldır ki tüm ülkeye yansıyor. Çok uzun sürmez diyorum bu geriye gidiş. Tarihin doğal akışı ve yurtseverler buna izin vermeyecektir.

Çok sayıda adı var Urfa’nın, Edessa, Riha, Ruha gibi. Ama en çok Edessa olarak biliniyor. Haçlıların da mekânı olmuş, Bizansın da Moğolların da. Fransızlar Suriye’ye katmak istemişler. Hıristiyanların ilk kez özgürce ibadet ettikleri yer Harran. Zengin bir tarih. Nihayet bir Osmanlı beldesi olan Urfa. Türklerin, Arapların, Ermenilerin, Yahudilerin yaşadığı bir kent. Peygamberler yaşamış orada, Eyüp, Şuayip peygamberler. En ünlüsü Hz. İbrahim (Abraham).

Putları kıran İbrahim. Bir mağarada doğmuş. Saklamışlar onu. Nemrut şehrinin hâkimi zalim Nemrut yaşatmıyormuş erkek çocukları. Ama nihayet ele geçirilmiş ve ölüme mahkûm edilmiş. Takipçisi (sevgilisi) Zeliha ile birlikte mancınıklardan atılarak ateş üzerine düşecek ve yanarak ölecekler. İki büyük ateş yakılmasını emretmiş Nemrut. Urfalılar iki büyük ateş hazırlamaya mahkûm edilmiş.

Günlerce, aylarca çalı çırpı, odun kömür, ağaç kütük ne varsa toplamışlar iki büyük ateş için. Öyle ki yemek pişirecek yakıt kalmamış onlara. Çaresiz çiğköfteyi icat etmişler. Dünyanın en lezzetli yiyeceğini. İbrahim ve Zeliha aynı anda mancınıklardan o büyük ateş yığınlarının üzerine atılmış. Orada Tanrı müdahale etmiş bu haksızlığa ve ateş suya, odunlar balıklara dönüşmüş. İşte heybetli ağaçlarla, camilerle gölgelenen o iki güzel göl böyle oluşmuş.

Ayn-i Zeliha (Balıklı Göl) ve Halilülrahman. Kutsaldır o göller ve o balıklar, kimse dokunmaz o balıklara, yem verilir. Ama yaz günlerinde bir cennet parçasına dönen o göllerde yüzmek yasak değildir. Urfa 1919 Mart ayında İngilizler tarafından işgal edilir.

Coşkulu bayram

Onlar çekilir, bu defa 1919 Ekim sonunda Fransızlar tarafından işgal edilir. Direnir Urfalılar, birkaç ay içinde yalnız biber tarlalarını değil peygamberlerin yaşadığı şehirlerini kurtarırlar. 11 Nisan 1920. Hiçbir yardım almadan başarırlar bunu. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi açılmadan 12 gün önce. Türk, Kürt, Arap, Yahudi ayrımı yoktur burada. Urfalı vardır ve şehirlerini düşman istilasından kurtarmışlardır. Urfalıyım ezelden, yaşasın Urfalılar teslim olmadı, türkülerini hep birlikte söyler, birlikte övünürler. Topçu meydanında kutlanır 11 Nisan’lar.

Meydan hınca hınç doludur. Öğrenciler bisikletlerini krapon kâğıdı ile süslemişlerdir. İzci kılığındadırlar, trampet ve borazan taşırlar. Meydanın iki yanında eyersiz Arap atları yer alır. Üstünde Arap uşakları. Tılfıdır tepesinde kalede sabah saatlerinde Fransız bayrağı asılıdır. Temsili bir muharebe başlar. Çeteler Allah Allah sesleri ile tepeye doğru savlet ederler. Düşüp yaralananlar olur, onları sedye ile kaldırırlar. Birden büyük hücum başlar çetelerle birlikte. Yerinde duramayan Arap atları üstlerindeki binicilerle tepeye doğru rüzgâr gibi yol alırlar, görkemli bir sahnedir bu ve kaledeki Fransız bayrağını indirir Türk bayrağını asarlar. Topçu meydanı trampet, borazan, davul zurna ve insan sesleri ile inler.

Böyle büyük coşku ile kutlanır 11 Nisan bayramları. Hazreti İbrahim’in gölleri kutsaldır ama yaz günlerinin sıcağında cennete dönen o güzelim serinlikte kutsal balıklarla birlikte yüzme yasağı filan yoktur. Orada gençler yüzer ve hafta sonlarında yüzme müsabakaları yapılır. İyi yüzücüler yetişir bu havuzda. Kazananlar Adana’da yüzme birinciliklerine katılırlar. Abdurrahman Aloğlu Türkiye üçüncüsü olmuştur. Bayramlar coşku içinde kutlanır. Kırlara gidilir birlikte.

Özgür zamanlardan bugüne

Yüzlerce binlerce uçurtma uçurulur kuyruklarındaki fenerlerle, Hıdrellezde (6 Mayıs) Halkevi’nde hemen her gece tiyatro yapılır, halka açık konferanslar verilir, müzik, folklor günleri düzenlenir, o günün eli öpülesi öğretmenleri hep birlikte Halkevi’nde çalışırlar. Cumhuriyetin doktorları aralıksız sıtma, trahom ve frengi savaşı verirler.

Sıra gecelerini bilmeyen yoktur, tadına doyum olmaz onların. Şarkı ve türkülerin büyük çoğunluğu bu yöreden çıkar. Evlerde ve sokaklarda türküler söylenir, sazlar çalınır. Şehrin orta yerinde bir gazino vardır, Türk musikisi yapılan. İsteyenler içkilerini içerler orada. Kadınsız değildir şehir, büyük saygı gören kadın öğretmenler, doktor eşleri, memur eşleri zarif elbiseleri ile sokaklardadır. Yerli halk onlara garip der, katılmasa da hoşgörüyle, saygıyla karşılar onların farklılığını. Türban diye bir şey yoktur, geleneksel başörtüsü takılır, saçlar açıktadır.

El sıkmayan dindar pek yoktu o zaman. Büyük kurtarıcıyı, insanlık idealinin âşık ve mümtaz siması eşsiz kahraman Atatürk’ü karalayan dindar tasavvur edilemez o günlerde. İlişkiler çok uygarcadır. Başörtülü kadınlar sarılıp öperler sizi. Urfa halkı cömerttir, vericidir, merttir, büyüğe, okumuşa saygılıdır. 19 yaşında Urfa’ya öğretmen olarak gelen Lamia Özdemir 30 yıl görev yapar orada ve sevgili Mengü Ertel’in ‘Cumhuriyete Kanat Gerenler’ programında “30 yıl daima ilgi, saygı ve destek gördüm, bir kez olsun kırıcı, saygılı olmayan bir davranışla karşılaşmadım” der. Evet böyle bir Urfa var olmuştur. Çok ilginçtir, sandık demokrasisi ile birlikte Türkiye’yi ileriye, çağdaşlığa taşıyacak ilkeler geride kalır, göz ardı edilir, şehrin çehresi değişmeye başlar. Şimdi artık geri bırakılmış halkı türlü çeşitli yollarla aldatarak oyunu alma zamanıdır. 1984’te Urfa hak ettiği bir unvana kavuştu, Şanlıurfa oldu.

Birkaç kez yineledim sanırım. Bir sohbetimizde benim akranlarım gençleri göstererek bana, “Coşkun beg sen bu gençlere kulah asma onlar Şanlıurfalı, biz senin kimin Urfalıyıh” dediler. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlara Türk ulusu denir demişti. Ulus siyasal bütünlüğün ürünü, bir resmi kimliktir. TC vatandaşlığı ortak resmi yasal kimliğimiz. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman etnik köken cumhuriyeti olmadı.

Kimsenin dini inançlarına ve ibadetine de karışılmadı. Kim Türk, kim Kürt, kim Arap ya da Yahudi böyle bir soru da yoktu o beldede. Köylerde Kürtçe konuşulurdu. Sahnede Babi Yılmaz’dan “top heyye, tüfek heyye, tabanca heyye, ceseret tünne” skeçleri dinlerdik. Ama birileri planlar yaptı, etnik kimlikleri, dinsel kimlikleri öne çıkardı. Vatandaşın bilinci bu ayrılığa yönlendirildi. Kıydılar ve böldüler ülkeyi. Uluslaşma süreci sabote edildi.

Öte yandan din eksenli iktidar tarafından referansı din olan bir toplum yaratıldı. Tüm Türkiye gibi Urfa ve halkı da çok göç aldı, bir değişime uğradı. Gelişmeye, ilerlemeye açık halkımızda tutuculuk arttı, lokantalarda içki içilmez oldu. Göllerde yüzme söz konusu olamazdı artık elbette.

Yakın yıllarda Ayn-ı Zeliha gölünün bir gazinosunun kapısında “Erkekler giremez, aileye mahsustur” uyarısını okudum. Beton binalar, yollar, caddeler, yeni okullar yapıldı ama gelişmenin, ilerlemenin, uygarlaşmanın, kadın-erkek eşitliğinin önü kesildi. Feodalite, aşiret, şeyh, tarikat, cemaat etki ve baskılarıyla birlikte, töre cinayetleri, kız çocuklarını çocuk yaşta başlıkla evlendirmek artarak devam ediyor. Eğitim yetersizliği sürüyor. Israrla anadilde eğitim talebinde bulunanlar neden bunlara, bu derin yaralara değinmiyorlar. açıklayabilir misiniz?

Urfa halkı sola, sosyal demokrasiye oy verirdi. Şimdi dincilik ve etnisite seçim, tercih ve davranışlarda öncü rol oynuyor. Türk toplumundaki değişim doğaldır ki tüm ülkeye yansıyor.

Çok uzun sürmez diyorum bu geriye gidiş. Tarihin doğal akışı ve yurtseverler buna izin vermeyecektir. Türkiye yeniden gelişme, ilerleme, uygarlaşma yoluna girecek, yeni bir kurtuluşu yaşayacaktır. Selam hemşerilerime. 11 Nisan Bayramı kutlu ve mutlu olsun...

[email protected] com